TERÖR /// GÜLTEKİN AVCI : Tevhid-i Selam gerçekleri

Gültekin AVCI

gavci

Selam soruşturmasındaki dudak uçuklatıcı bilgi ve belgelere rağmen inanılmaz bir hukuk skandalıyla soruşturma kapatıldı.

Daha doğrusu kapattırıldı.

Kolay değil 106 klasör ve 55.000 belge var o dosyada.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ihanetinin öyküsü var o klasörlerde.

O soruşturma dosyasındaki vahim bilgi ve belgeler casusluk değilse, Türkiye’de casusluk suçunu tanımlamak veya “şudur” demek mümkün değil.

Kimseyi casusluk suçuyla itham etmek de mümkün değil.

Kamile Yazıcıoğlu’nun eşi H. Avni Yazıcıoğlu, Akabe Vakfı’nın başkan yardımcısı.

Tüm ülkeye yansıyan polis görüntülerinde ne vardı?

O görüntülerde H. Avni, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü (DMO/KG) Türkiye Sorumlusu Naser Ghafari isimli İran ajanına mavi dosya içinde devletin gizli dokümanlarını vermişti.

Hüseyin Avni’nin kullanımında bulunan telefonun HTS kayıtları incelenmiş.

2009 yılından itibaren 2012 yıllarının başına kadar bu şekilde düzenli görüşmeler yaptığı, bu buluşmaların özellikle 2010-2011 yıllarında yoğun olarak gerçekleştiği, özellikle 2 ayda bir ayın 15’inde görüşmeye özen gösterdikleri anlaşılmış.

Kamile’nin polise teslim ettiği ve Hüseyin Avni’ye ait olduğunu söylediği belgelerde, Türkiye haritası üzerinde belirli illerin X işaretiyle işaretlenmiş olduğu 1/25.000 ölçekli topografik haritalar var.

Harita Genel Komutanlığı’nca hazırlanan bu haritalar üzerinde gizlilik ibaresi var.

Ve Kamile’nin polise getirdiği bu haritaların üzerinde ne yazıyor biliyor musunuz?

Aynen şöyle.

"Devletin emniyetiyle ilgili bir milli savunma sırrı olan bu haritanın alınan maksat dışında kullanılması aslının veya kopyasının herhangi bir tarzda yetkisi olmayan kişilere verilmesi muhteviyatının açıklanması veya kayıp edilmesi Askeri Ceza Kanunu ve TCK gereğince ağır cezayı gerektirir” notu var.

TSK isabetli olarak haritaların üstüne, “Bu haritalar gizli, yetkisiz kişilerin eline geçmesi ağır ceza gerektirir” diye not düşmüş.

Ama savcı her nasılsa “Hüseyin Avni yabancı değil, yetkisiz de değil” dercesine basmış takipsizliği.

Savcının ve takipsizlik kararının bittiği ve yakalandığı yerdir bu.

Bu ihanet asla kapatılamaz, kapanmayacak.

Yandaş 2 kanalın İran temsilcisi

Tevhid-i Selam terör örgütü ile ilgili Ankara C. Başsavcılığı’nca iddianame tanzim edilmişti.

Ve bu iddianame de sanıklardan biri de Fatih AYDIN.

Fatih’in 12.05.2000 tarihinde Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nde ifadesi var:

Şöyle diyor:

“…Hasan Kılıç Tevhid cemaatinin sorumlusu idi. Yusuf Karakuş isimli şahısla da yine Tevhid dergisinde tanıştım. Daha sonra Mehmet Şahin, Yusuf Karakuş akademiye gittik, burada Hasan KILIÇ ile olan güven ve itibarımız ilerlemeye başladı. Sohbetlerimizin konuları genelde İran rejimiyle ilgili, sık sık İmam Humeyni konusu ele alınırdı. Daha sonra Hasan KILIÇ beni, Yusuf Karakuş ve Muzaffer Değdeviren’i İran’a göndereceğini söyledi. Orada askeri eğitim yapacağımızı söyledi. Biz de tereddüt etmeden kabul ettik.

Ben, Muzaffer Dağdeviren, Yusuf Karakuş karayoluyla Doğubayazıt’a gittik. Oradan Gürbulak Sınır Kapısı’ndan geçip Mako’ya gittik. Mako’dan Tebriz’e taksi tuttuk.

Tebriz’den de Tahran’a ayrı bir taksi tutarak geçtik. Tahran’da ismini hatırlamadığım bir parkta Mehmet Ali AKBULUT’un evine telefon açtık. Mehmet Ali AKBULUT bizi bu parktan alarak kendi evine götürdü. Bu evde Abdülhamit Çelik ve Mehmet Ali Tekin bulunmakta idi.”

Yukarıda ismi geçen ve diğer Tevhid-i Selam sanık ve hükümlülerince de doğrulanan ifadelerde kim kimdir biliyor musunuz?

Hasan Kılıç ve Mehmet Ali Tekin, Selam terör örgütü özel görevli yöneticisi olmaktan 12 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. Selam terör örgütü hakkında aydınlatıcı bilgiler verdiği için 4959 Sayılı Topluma Kazandırma Kanunu’ndan faydalanmak istedi. Ve anlatımları neticesinde cezası 6 yıl 3 ay hapse indirildi.

Verilen ceza Yargıtay’ca onandı. (Yargıtay 9. Ceza Dairesi Esas No: 2013/14623 ve Karar No: 2014/3651 sayılı onama kararı)

Yusuf Karakuş, anayasal düzeni silah zoruyla yıkarak yerine din (Şia) kurallarına dayalı devlet kurmayı amaçlayan silahlı Tevhid-i Selam örgüt üyesi olmak suçundan, aynı kanundan istifadeyle 3 yıl 9 ay hapse mahkûm oldu. Cezası Yargıtay’ca onandı.

İfadeyi veren Fatih Aydın ve Abdülhamit Çelik, Tevhid-i Selam’dan 3 yıl 1 ay 15 gün hapse mahkûm oldu. Cezası Yargıtay’ca onandı.

Gelelim Ali Akbulut’a.

İktidara yandaş 2 medya grubunun halen İran temsilciliğini yürütüyor.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın (1999/648 Hazırlık, 2000/158 Esas) sayılı iddianamesi şu tespiti yapıyor:

“Tevhid Selam Grubu içerisinde yer alarak yasal yollardan İran’a gittiği ve orada örgütün Kudüs Ordusu Örgütü ile irtibatını sağlayan Mehmet Ali AKBULUT ve Selahattin EŞ ile örgütsel faaliyetlerde bulunduğu dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmıştır.”

Tevhid-i Selam soruşturmasını yürüten bugünün polisleri ise şu tespiti yapmışlar:

“Günümüzde de anılan örgütün aynı amaçlarını gerçekleştirmek üzere İran’da bulunan, İttihadiye (İslami Radyo ve Televizyonlar Birliği) isimli kuruluşta İran Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’nde görevli Ali AKBULUT aracılığıyla benzer faaliyetlerini icra ettiği görülmüştür.

Ali Akbulut’un Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “Yasa dışı Selam-Tevhid-Kudüs Ordusu Terör Örgütü üyesi olmak ve faaliyetlerde bulunmak” suçundan aranmakta, ayrıca Interpol Genel Sekreterliği tarafından da hakkında tanzim edilen A-3309/5-2013 kontrol numarası ile KIRMIZI BÜLTENLE ARANDIĞI BİLİNMEKTEDİR” (Selam Takipsizlik Kararına İtiraz s.105)

Mehmet Ali Akbulut olarak zikredilen şahıs o Ali Akbulut’muş.

Polisler öyle söylüyorlar.

Düşünebiliyor musunuz?

Zaman zaman canlı yayınlara bağlanan ve iktidar ve havuz medyasında “görevli” 2 kanalın İran (Tahran) temsilcisi olan Ali Akbulut kırmızı bültenle aranıyor.

Şaşırtıcı değil tabii.

Devlet İran’la kucak kucağa olunca Havuz Medyası’nın İran’la sevişmesi gayet doğal.

Google’a yazıp bakınca A Haber ve Hilal TV’yi görüyorsunuz.

***

Tevhid-i Selam espiyonaj ve terör örgütüne “uyduruk” diyen sefiller için tekrar hatırlatalım:

1- Yargıtay’ın 2002, 2006 ve 2014 tarihli kararlarıyla bu örgütün silahlı terör ve casusluk örgütü olduğu“hukuki kesinlik” olarak kabul edildi.

2- EGM TEM Daire Başkanlığı’nın “Türkiye’de faaliyet gösteren terör örgütleri listesi”nde 11. sırada bu örgütün adı vardı.

3- Ağır Ceza Mahkemeleri’nce Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Bahriye Üçok cinayetlerinin ardında bu örgütün tetikçileri çıktı ve ağır hapis cezalarıyla mahkûm edildiler.

4- Selam örgüt üyeleri Tevhid-i Selam gerçeğini anlatıp kabul ettiler. Topluma Kazandırma Kanunu’ndan yararlanmak istediklerini söyleyerek örgütü ve ilişkilerini samimi şekilde anlattılar.

Bunca delile rağmen havuz sapkınları hâlâ şarlatanlığa devam ediyorlar.

Biz mahkeme kararları ve belgelerle gerçekleri suratlarına çarpmaya devam edelim.

Bakalım Yargıtay nasıl anlatıyor bu örgütü?

İşte 2014 tarihli Yargıtay kararından aynen naklediyorum:

Sanıklar Yusuf Karakuş, Abdulhamit Çelik, Fatih Aydın, Hasan Kılıç, Mehmet Şahin, Mehmet Ali Tekin ve Recep A’nın üyesi oldukları dava konusu "Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu" adlı örgütün, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 12.06.2000 tarih 4240 sayılı ve 13.04.2005 tarih 70495 sayılı yazı cevapları ve tüm dosya kapsamından anlaşıldığı üzere;

1985 yılında yayına başlayan İstiklal ve Şehadet Dergileri ve sonra da Tevhid Dergisi, Zamana Selam ve Selam Gazetesi ile Selam Kültür ve Dayanışma Vakfı çevresinde oluştuğu,
Türkiye’de mevcut Anayasal düzeni yıkarak yerine İran İslam Devrimi’ni model alan bir devlet kurmayı amaçladığı,

Bir kısım üyelerinin İran’a giderek askeri bir kuruluş olarak bilinen Kudüs Ordusu ve İran gizli servisiSawama mensuplarından askeri ve örgütsel eğitimin yanında silah ve mühimmat yardımı aldıkları,

İran’a ait istihbarat teşkilatları tarafından kullanıldıkları, bu teşkilat mensuplarıyla birlikte ülkemizdeki Halkın Mücahitleri örgütü mensupları, ABD, İsrail, Mısır, Irak ve İngiliz uyruklu şahıslar ile aydınlara yönelik silahlı eylemler gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır.

Ve Yargıtay 18 tane silahlı eylem sıralıyor.

Mumcu, Aksoy, Kışlalı gibi aydınlara tetik çeken ve İran lehine casusluk yapan örgüte verilen ağır hapis cezalarını onayan Yargıtay şu noktaya dikkat çekiyor:

“Esasen, “Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu Örgütü”nün silahlı terör örgütü niteliği ilk kez 12.11.2002 tarihinde Yargıtay’ca kabul edilmiş ve 08.11.2006 tarihinde de bu kabul sürdürülmüştür…”

Ve Yargıtay hukuki son noktayı şöyle koyuyor:

“Dava konusu Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu ve İslami Hareket Örgütleri’nin silahlı terör örgütü niteliğinde bulunduğu…”

Selam örgütçüleri anlatıyor

Peki, Tevhid-i Selam’dan mahkûm olanlar nasıl anlatıyor örgütü? (Hakkı Selçuk Şanlı ismine dikkat edin.)

Tevhid-Selam’dan 12 yıl 6 ay hapse çarptırılan Hasan Kılıç beyanlarında; İran uyruklu Kudüs Ordusu yetkililerinin Hakkı Selçuk Şanlı ile sık sık görüştüğünü ve Hakkı Selçuk Şanlı’nın bu şahıslara yardım ettiğini söylüyor.

Hasan Kılıç, örgütün başlangıcını anlatırken şöyle devam ediyor:

“Türkiye içerisinde herhangi bir askeri yapılanmamız söz konusu değildi. Çünkü askeri manada çalışmaların zaruretine inanmıyorduk. Ancak ilerisi için küçük çekirdek gruplara ihtiyaç hâsıl olabileceği düşüncesiyle bazı arkadaşlarımızı bu manada İran’a siyasi ve askeri eğitime tabi tutulmanın fikri oluştu. Bu manada bizim ilk etapta Hakkı Selçuk Şanlı, Recep Aydın, Tekin (Ferhan) Özmen isimli şahsın İran’da eğitime tabi tutulduklarını biliyorum.”

Müebbet ağır hapis cezasına çarptırılan ve Ankara’da meydana gelen Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin faili Ferhan Özmen, kendisini bugünkü Tevhid-Selam soruşturma dosyasında takip edilen Hakkı Selçuk Şanlı’nın İran’a götürdüğünü, askeri eğitim almasını sağladığını ifade etti.

Birçok kanlı eylemde ismi geçen kritik isim Hakkı Selçuk Şanlı, 13 Mayıs 2000’de tutuklandı.
12 yıl 6 aya mahkûm olmasına rağmen 2004’te AKP affıyla çıktı.

Ölümcül nokta

Gelelim ölümcül bir noktaya…

Polislerin Tevhid-Selam dosyasını hukuksuzca kapatan savcı kararına yaptıkları itiraza göre;
İşte Türk aydınlarına tetik çeken katilleri yetiştiren bu Hakkı Selçuk Şanlı’nın eski AKP Milletvekili Faruk Koca ve İran DMO/KG Generali Mir Vekili ile buluşmaları ve görüşmeleri var. (Takipsizlik Kararına itiraz s.66.)

Daha da ölümcül nokta ise Tevhid-i Selam soruşturma dosyasına atfen polislerin takipsizlik kararına yaptığı itirazda…

Aynen naklediyorum:

“Fidan’ın ise Ankara’da bulunduğu konum/müsteşarlık itibarıyla Hakkı Selçuk Şanlı, Faruk Koca, İranlı Seyed Ali Akbar Mirvakili ile ilişkide olduğu,

Geçmiş dönem ilişki ve irtibatlı olduğu şahısların da Fidan ile doğrudan görüşmemeye özen gösterdikleri, telefon görüşmelerinde dahi “bizim komutan, Halit’in babası, o arkadaş, Yenimahalleli” gibi şifreli cümleler ile anlaştıkları, iletmek istedikleri mesajları güvenli/kamufle olmuş kuryeler (… gibi) vasıtasıyla ilettikleri değerlendirilmiştir… (Takipsizlik kararına itiraz s.75–76)

İlgili tespitler hükümetin ve havuz medyasının panikle deşifre edip kararttığı Tevhid/Selam soruşturma dosyasındaymış.

Konuşurken neden kod kullanırlar açıklasanıza?

Mumcu’nun, Aksoy’un, Kışlalı’nın katilleriyle bunların işi ne söylesenize?

Havuzdaki kırmızı bültenle aranan İran temsilciniz bu terör ve casusluk örgütünün tetikçilerine İran’da askeri eğitim almaları için neden yardımcı oluyor açıklasanıza?

Kamile Yazıcıoğlu ne diyordu?

TSK’nın gizli kroki ve haritalarını, Halkalı Nükleer Araştırma Tesisi’nin krokilerini, üst düzey devlet ve istihbarat yetkililerinin bilgileri gibi devletin gizli bilgilerini İran ajanı Naser Ghafari’ye servis ederken görüntülenen eşi Hüseyin Avni’nin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la zaman zaman görüştüğünü söylüyordu. (Takipsizlik Kararına İtiraz s.22.)

Görebiliyor musunuz hükümet ve havuz medyasındaki paniğin sebebini?

Tevhid-i Selam örgütünden mahkûm olanlar bile Erdoğan ve havuz gibi “bu örgüt uyduruk” demiyorlar görüyor musunuz?

Not:13.5.2014 tarihli yazımızla birlikte okunması tavsiye olunur.

***

2000’li yılların başında İran, Türkiye’de 7 ayrı dini motifli terör grubunu destekliyordu.

17.01.2000’de Hizbullah İlim Grubu’na yönelik olarak Beykoz’daki hücre evine yapılan operasyonda örgüt lideri Hüseyin Velioğlu ölü olarak ele geçirilmişti.

Ve aynı yerde örgüte ait birçok dijital malzeme (CD ve disketler) ile doküman ele geçmişti.

Bulunan CD ve disketlerin çözümünde Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu isimleri altında o güne kadar ortaya çıkarılmamış yeni yapılanmalara rastlanıldı.

İşte adli mekanizma ve polis arşivlerine Tevhid-i Selam terör örgütü ilk kez böyle girdi.

O zamana kadar bu terör yapılanması bilinmiyordu.

Tevhid/Selam yapılanması mercek altına alındı.

Yapılan soruşturmalar neticesinde Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı olmak üzere birçok faili meçhul cinayet ve yaralama olayının Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu isimli örgüt tarafından yapıldığı anlaşıldı ve faillerine ulaşıldı.

DGM, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi ve 3 kez Yargıtay kararıyla örgüt ortaya kuşkudan uzak şekilde konmuştu.

Türkiye’den birtakım kimseler silahlı ve ideolojik eğitim amaçlı İran’a götürüldü.

Bu tip elemanlar Türkiye’ye gönderdiklerinde ayrıca ziyaret edilerek irtibat devam ettiriliyordu.

Mumcu, Üçok, Aksoy ve Kışlalı’nın tetikçileri de İran’a askeri eğitime götürülmüştü.

Ali Akbulut’un faaliyetleri

2000 tarihli Savcı Hamza Keleş imzalı DGM iddianamesinde şu tespitler var:

“(Selam Gazetesi Yayın Yönetmeni) Aydın Koral’ın, 1991, 1997, 1998’de Yusuf Karakuş, Mehmet Ali Tekin, Mehmet Şahin’le (Umut davası sanıkları) birlikte İran’a gittiği, organizasyonu Şahin’in yaptığı, Karakuş’tan İran’da irtibat kurulacak kişilerin telefonlarını aldığı, İran’da oturan Selahattin Eş ve Ali Akbulut ile örgütsel amaçlı görüşmeler yaptığı, Ayetullah denilen İranlı şahısla irtibat kurduğu, asker kıyafetli kişilerden askeri ve siyasi eğitim aldığı, daha sonra Türkiye’ye gönderilerek örgütsel faaliyetlerine devam ettiği, örgüte ait Kalaşnikof silahı bulundurduğu anlaşılmıştır.

Ali Akbulut, Selahattin Eş ve Cansız’ın, İran Devrim Muhafızları kapsamında faaliyet yürüten Kudüs Ordusu örgütü içinde yer aldığı, Türkiye’de Tevhid-Selam yapılanması içinde askeri ve siyasi eğitim için İran’a gidenlerle irtibatı sağladıkları, örgütsel eğitim için İran’a gelenlerin önce örgüt evlerine yerleştirildiği, sonra örgütün eğitim alanlarına götürüldüğü, üçerli gruplardan oluşan elemanların C4, TNT, tahrip kalıbı hazırlanması, bomba yapımı, silah kullanımı konularında eğitim almaları sağlanarak Türkiye’ye gönderildiği, bu yönüyle şüphelilerin örgütte özel konumda bulundukları anlaşılmıştır.”

Yukarıda anlatılan kişilerin ve savcılıkça anlatılan olayların doğruluğu Yargıtay tarafından onandı kesinleşti.

Yukarıdaki isimlerin tümü mahkûm oldu.İkisi ise kırmızı bültenle aranıyor.

Hatırlarsanız buradaki (Mehmet) Ali Akbulut, A Haber ve Hilal TV’nin İran temsilcisi.

Bu yalan çukurlarının İran temsilcisi neler yapmış görüyor musunuz?

Üstelik dosyadaki tespitlere göre; bu adam Nasuhi Güngör’ün yerine TRT Haber’in başına geçirilmek istenmiş. Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı yapılmak istenmiş ama “izah edemeyiz” diye vazgeçmişler.

Ve tekrar edelim ki Ali Akbulut ve Selahattin Eş halen kırmızı bültenle Tevhid-i Selam terör örgütü özel yöneticisi olmaktan aranmaktadır.

Selahattin Eş Vakit yazarı mı?

İlgili haberi aynen aşağıya alıyorum:

Cinayette Vakit izi

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak 16 yıl sonra açtığı davada, hakkında “örgüt yöneticisi olduğu” iddiasıyla 22,5 yıla kadar hapsi istenen sanıklardan Selahattin Eş’in, Anadolu’da Vakit Gazetesi’nde bir süre öncesine kadar köşe yazıları yayımlanan Selahattin Eş Çakırgil ile aynı kişi olduğu ileri sürüldü. İddianamede, 1980 askeri darbesinden sonra Tahran’a gittiği ve burada yaşamını sürdürdüğü öne sürülen Eş, aralarında Uğur Mumcu, A. Taner Kışlalı ve Bahriye Üçok cinayetlerinin de olduğu 17 ayrı olayın faillerini askeri eğitim için İran’a götürmekle suçlanıyor… (T24, 27.1.2009)

Gerçekten de iddianamede, Tevhid-i Selam terör örgütünde özel görevli yönetici olmakla suçlanan Selahattin Eş hakkında verilen bilgiler, 2009’a kadar Vakit Gazetesi yazarı Selahattin Eş Çakırgil’le birebir uyuyor.

Eş Çakırgil de yazılarını İran’dan gönderiyordu.

Ne dersiniz o mu acaba?

Hakkı Selçuk Şanlı, İran ve Fidan

Devam edelim.

DGM iddianamesinde; İran’daki kamplarda bazı kişilere özel olarak bomba ve silah eğitimi verildiği, bu tip elemanların Türkiye’de Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerde doğrudan Kudüs Ordusu’na bağlı ve bu örgütün amacı doğrultusunda eylem yapabilecek şekilde hazırlandıkları belirtilmişti.

Ankara için Ferhan Özmen, İstanbul için de Hakkı Selçuk Şanlı eğitilmiş ve hazırlanmıştı.

Ferhan Özmen malumunuz Türk aydınlarını öldürmekten ağırlaştırılmış müebbet yedi ve hâlâ hapiste cezasını çekiyor.

Hakkı Selçuk Şanlı ise 12 yıl 6 aya mahkûm oldu ama 2004’te Erdoğan affıyla çıktı.

Tevhid-Selam’dan mahkûm olan Hasan Kılıç, “Sawama ajanı” olarak belirttiği İsmail Karacadağlı ile kendisini Hakkı Selçuk Şanlı’nın 1986’da irtibatlandırdığını söylemişti. (Ankara DGM C. Başsavcılığı’nın 1999/648 Hazırlık; 2000/158 Esas sayılı iddianamesi.)

Ayrıca İran’da bulunan ve sık sık ülkemize gelen DMO/KG Generali Mir Vekili’nin bire bir kullandıkları telefon faturalarını kendisinin ödemediği, Hakkı Selçuk Şanlı tarafından ödendiği tespit edilmiş.
İşte hükümet ve havuz medyasının panikle kapattırmaya çalıştığı bugünkü Tevhid-i Selam soruşturma dosyasının içinde;

Hakkı Selçuk Şanlı’nın,

Oğlunun adı Ruhullah (Humeyni’nin adı) olan AKP 22. Dönem Milletvekili Faruk Koca ile…

MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile…

İran DMO/KG Generali Mir Vakili ile…

Mumcu ve Kışlalı’nın tetikçileri cezaevindeki Ferhan Özmen, Rüştü Aytufan ve Necdet Yüksel ile…

Düzenli ilişki ve görüşmeleri var. (Takipsizlik Kararına itiraz s.75)

Daha çok şeyler var.

Pazartesi devam edeceğiz.

***

Tevhid-Selam espiyonaj ve terör örgütü Türk mahkemeleri ve Yargıtay’ın pek çok kararıyla mahkum edilmişti.

Adli mekanizmanın yaptığı takiplerde; evvelce bu terör örgütünden mahkûm olup ağır hapis cezası alan kişilerin, yine hücresel olarak aktif oldukları ve pek çok illegal bağlantılara girdikleri tespit edilmiş.

Savcılar ve polislerin mahkeme kararlarıyla yaptıkları takiplere göre bugünün Tevhid-Selam örgüt faaliyetlerinde genel hatlarıyla 8 eksen var.

Ve 4 hücre belirlemişler.

1-İllegal–1 Hücresi: Devletin gizli bilgi ve belgelerini, üst düzey devlet adamı ve istihbaratçıların bilgilerini, TSK’nın “gizlidir” şerhli askeri haritalarını, Halkalı Nükleer Araştırma Merkezi’nin krokilerini ve daha nice gizli devlet dokümanını İran ajanı Ghafari’ye gizlice servis ederken görüntülenen;

-Hüseyin Avni Yazıcıoğlu–Naser Ghafari ekseni ve irtibatları.

H.Avni Akabe Vakfı Başkan Yardımcısı’dır.

Basına yansıdığı üzere Selam soruşturmasının başlangıcı olan bu hücrenin tespit ve takibi, Hüseyin Avni’nin eşi Kamile’nin polise teslim ettiği bilgi ve belgelerden sonra yapılmıştı.

2-İllegal–2 Hücresi:

İran Devrim Muhafızları Kudüs Ordusu generallerinden Seyed Ali Akbar Mir Vekili.

22. dönem AKP Milletvekili Faruk Koca.

Tevhid-i Selam örgüt üyeliğinden mahkûm olup cezası Yargıtay’ca onanan Abdülhamit Çelik.

İran Devrim Muhafızları Kudüs Ordusu’nun Türkiye yapılanmasını kuran ve Tevhid-Selam örgütünden 12 yıl 6 aya mahkûm olan Hakkı Selçuk Şanlı ekseni ve bu şahısların irtibatları.

3-İllegal–3 Hücresi: İran ajanları Naser Ghafari–Iraj Necefi—Mehdi Mamaghani ekseni ve irtibatları.

4-İllegal–4 Hücresi:

Ehlader Vakfı Başkanı Hasan Kanaatlı

İran ajanı siyasi ateşe (ajan) Naser Ghafari

İran Misyon görevlisi (ajan) Hasan Şabani

İran ajanı Mugtediri

İran ajanı Ali Kiasatfar

Yazar Kenan Çamurcu ekseni ve bu şahısların irtibatları (Polislerin Selam soruşturması takipsizlik kararına itirazı s.20–107)

5-Örgütün TRT faaliyetleri (s.107 vd)

6-İran’daki İttihadiye ‘İslami Radyo Televizyonlar Birliği’ ve örgütün Kanal On4, Kevser yayınları ve Ehlader’le ilgili faaliyetleri (s.102, 105 vd)

7-Örgütün Akabe Vakfı’na sızması ve faaliyetleri (s.111–112)

8-Örgütün Türkiye’deki Mut’a operasyonları (s.112 vd)
Savcılar ve polisler zikredilen kişiler tablosunda, İran casuslarıyla çok vahim irtibat ve iltisaklar tespit etmiş ve takip yapmış.

Şok bağlantılarda Hakan Fidan

Çok daha dudak uçuklatıcı vahim bir konu ise, polisler Selam soruşturmasında takip ve tespitleri yaparken MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da takipli bazı örgüt şüphelileriyle bağlantılarının ortaya çıkmış olması.

Mahkeme kararıyla yapılan teknik ve fiziki takiplerde;

MİT Müsteşarı Hakan Fidan dinlenmese de Fidan’ın ilk iki hücreyle bağlantıları tespit edilmiş.

İllegal–1 Hücresi’yle bağlantı:

Polislerin Selam soruşturma dosyasındaki takip ve tespitlere dayanarak yaptıkları itirazda kullandıkları ifade aynen şöyle:

“…Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere FİDAN’ın bir dönem Hüseyin Avni YAZICIOĞLU, Yücel SERDAR, Ahmet kod Duran ÖZDEMİR, Fevzi KETENCİOĞLU isimli şahıslar ile örgütsel ilişki ve irtibatının bulunduğu görülmüştür. (Belirtilen şahısların isimlerinin FİDAN’a ait özgeçmiş raporunda da referanslar olarak yazılı olduğu,)” (Takipsizlik Kararına İtiraz s.75)

Ve polislerin adli takibe dayanarak yaptıkları sonraki tespitinde ise bu ilişkinin devam ettiği görülüyor.

Şöyle ki:

“Geçmiş dönem ilişki ve irtibatlı olduğu şahısların da FİDAN ile doğrudan görüşmemeye özen gösterdikleri, telefon görüşmelerinde dahi “bizim komutan, Halit’in babası, o arkadaş, Yenimahalleli”gibi şifreli cümleler ile anlaştıkları, iletmek istedikleri mesajları güvenli/kamufle olmuş kuryeler (Yılmaz ENSAROĞLU gibi) vasıtasıyla ilettikleri değerlendirilmiştir.” (Takipsizlik kararına itiraz s.75–76)

Ve şu vahim tespiti de ekliyorlar:

“BENZER ŞEKİLDE H.A.YAZICIOĞLU’NUN YÜCEL SERDAR VE YILMAZ ENSAROĞLU ARACILIĞIYLA HAKAN FİDAN’A BİLGİ/BELGE İLETTİĞİ BİLİNMEKTEDİR VE DOSYADA MEVCUTTUR.” (s.75)

Bunlar normal mi sizce?

Bir MİT Müsteşarı, kendi ülkesinin ordusuna, istihbaratına ve devlet büyüklerine yönelik gizli bilgileri İran ajanı Ghafari’ye teslim ederken görüntülenen H.Avni gibi bir kişiden bilgi/belge neden alır?

Bilgi/belge alacaksa bunu neden “kuryeler” üzerinden yapar?

Veya H.Avni gibi biri Fidan’a hangi bilgi ve belgeleri iletmektedir?

Polisler bu tespitleri Selam soruşturma dosyasında mevcut takip ve görüntüleme işlemlerine dayandırıyorlar.

Hatırlayın.

Kamile Yazıcıoğlu ne diyordu 04.03.2011 tarihli ifadesinde?

TSK’nın gizli kroki ve haritalarını, Halkalı Nükleer Araştırma Tesisi’nin krokilerini, üst düzey devlet ve istihbarat yetkililerinin bilgileri gibi devletin gizli bilgilerini İran ajanı Naser Ghafari’ye servis ederken görüntülenen eşi Hüseyin Avni’nin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la zaman zaman görüştüğünü söylüyordu.

Bu arada Yılmaz Ensaroğlu neden dinlenmiş görebiliyor musunuz?

Polislere göre; İran ajanı Naser Ghafari’ye devlet sırlarını teslim ederken görüntülenen H.Avni’nin Hakan Fidan’a ulaştırmak istediği bilgi ve belgeler için aracılık etmesi sebebiyle.

Her normal ülke, kendi ülkesinin hassas bilgi ve belgelerini yabancı bir devlet görevlisine teslim eden Hüseyin Avni gibi kişilerin tüm irtibat ve görüşmelerini takip altına alır.

Doğal olan da budur, yapılması gereken de.

İllegal–2 Hücresi’yle bağlantı:

Polislerin takipsizlik kararına itiraz ederken kullandıkları ifade şöyle:

“FİDAN’ın ise Ankara’da bulunduğu konum/müsteşarlık itibarıyla Hakkı Selçuk ŞANLI, Faruk KOCA, İranlı Seyed Ali Akbar Mirvakili ile ilişkide olduğu…” (s.75)

Bunlar ne menem ilişkilerdir, neler konuşulmuştur yazmaya devam edeceğim.

***

Dün yazdığım “Tevhid-i Selam gerçekleri-4”te Selam soruşturmasının takriben 8 eksenli olduğu, savcı ve polislerce 4 illegal hücrenin tespit edildiğini belirtmiştim.

İllegal–1 hücresinden başlayalım.

Bu hücrede Akabe Vakfı Başkan Yardımcısı Hüseyin Avni Yazıcıoğlu’nun İran ajanı Naser Ghafari’ye devletin gizli bilgi/belgelerini servis ederken görüntülendiğini hatırlatmak isterim.

Naser Ghafari, İran İstanbul Konsolosluğu’nda siyasi ateşe olarak görünüyor.

Lakin İran Devrim Muhafızları Ordusu/Kudüs Gücü’nün Türkiye sorumlusu.

Hüseyin Avni’ye talimatları Naser Ghafari’nin verdiği tespit edilmiş.

Hüseyin Avni’de TSK Harita Genel Komutanlığı’nın “gizli” şerhli haritaları, başkaları adına düzenlenmiş pasaportlar, üst düzey devlet ve istihbarat yetkililerinin bilgileri, Halkalı Nükleer Araştırma Merkezi’nin krokisi, ABD ve İsrail Başkonsolosluğu’nun uydu fotoğrafları mevcuttu. (Eşi Kamile’nin 4.3.2011 tarihli ifadesi)

Selam soruşturmasıyla telaşlanan hükümet ve iktidar medyası, Kamile’nin sonradan ifade değiştirdiğine dikkat çektiler.

Oysa bunun hiç önem ve değeri kalmamıştı.

Çünkü Kamile’nin dediklerinden de vahim ve ileri illegal ilişkiler polisçe tespit edilmiş, dosyaya çoktan konmuştu.

Soruşturma Kamile’nin beyanlarını doğrulamış ve çoktan aşmıştı.

Ve Hüseyin Avni’nin İran ajanlarına teslim ettiği ve hazırladığı inanılmaz bilgi-belge ve raporlar.

HERON ve ANKA’larla ilgili dosya var.

“Örneğin bir raporda İNSANSIZ HAVA ARACI ANKA, OTOKAR’IN ALTAY PROJESİ, İSTANBUL TERSANESİ’NİN MİLGEM PROJESİ, TAI’NİN ATAK HELİKOPTERİ, HAVELSAN’IN GENESİS PROJESİ ile ilgili bilgilerin yer aldığı dosyada mevcut.” (Takipsizlik kararına itiraz s.28–29)

Terörle mücadele döneminde o Heronlar’la PKK teröristleriyle mücadele ediliyordu hatırlar mısınız?

Ve PKK Heronlar ile termal kameralara görüntü vermemek için şemsiye formülünü bulmuştu. Bu şemsiyelerle tespit edilemiyorlardı. Sınırı geçerken bu şemsiyeleri yanlarından hiç ayırmamışlardı.

Nice şehitler verdik sınırı geçen PKK’lıların saldırılarıyla.

Acaba bizdeki savunma teknolojisinin zayıf yönleri, bu teknolojiyi çözme iktidarı olmayan PKK’ya kimlerden gitti? Terörle mücadele sürecinde İran’ın PKK’ya olan açık desteği ve yardımları hepimizin malumuydu hatırlayın.

Karayılan’ın İran mutabakatı, Cemil Bayık’ın İran’da tedavi olması, Urumiye’deki PKK hastanesi, PKK’lıları İran sınırından Türkiye’ye sokmak için Devrim Muhafızları’nın sınıra kadar örgüte refakat etmesi ve daha nice yardım ve yataklık.

Devrim Muhafızları komutanlarından Kasım Süleymani, Karayılan’la görüşmüş ve Türkiye’ye saldırmaları için açık askeri destek vadetmişti.

İşte Hüseyin Avni bu İran’a servis ediyordu bu bilgi ve belgeleri.

Neden dinlenmişler?

Polisler şöyle devam ediyor:

“HAS PARTİ, SETA, BİRTAKIM CEMAATLER, ÜLKEMİZİN SİLAH SAVUNMA POLİTİKASI, DIŞ İLİŞKİLERLE İLGİLİ KONULAR, SİYASİ KONULAR raporlarının bulunduğu bilinmektedir. Bu raporların hazırlanma sürecinde Kamil SORGUN, Musa CAN, Hayrettin DEMİRCAN, Mehmet AYCI, Seracettin KARAYAĞIZ, Hayrettin ÇAKMAK, İbrahim KARAGÜL, (Prof) Nurkan YAĞIZ gibi kişiler ile görüşmelere dair not/raporların olduğu bilinmektedir.” (s.28–29)

Hüseyin Avni Yazıcıoğlu bu bilgi ve raporları nasıl temin edip düzenliyor ve İran ajanlarına teslim ediyor, elbette ki takip edilmeliydi.

Bunun için Hüseyin Avni’yle irtibatlı olan kişilerin dinlenmesi hukukun gereğidir.

Bu itibarla Hüseyin Avni Yazıcıoğlu gibi devletin gizli bilgilerini resmi İran ajanına teslim ederken görüntülenen birisinin görüşmeleri tespit edilen;

Hazine ve Dış Ticaret Müsteşar Yardımcısı Hayrettin Demircan, Ulaştırma Bakanı Basın Danışmanı Mehmet Aycı, Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül hem adli hem de istihbari açıdan takip edilmek zorundadır.

TBMM Müşaviri Bilal Coşkun’un Hüseyin Avni ile sıklıkla görüşmeleri var. Meclis binasında bile görüşmüşler. Beraber yediği yemeklerin notu bile Hüseyin Avni’de çıkmış.

İbrahim Karagül’ün görüşmeleri var.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in danışmanı Adnan Boynukara’nın, Hizbullah (Lübnan) terör örgütü üyesi olmaktan 17 yıl 6 aya mahkûm olup geçmişte Selam gazetesi yöneticiliği yapan Nurettin Şirin’le yoğun irtibatı görülmüş. A Haber ve Hilal TV’nin İran temsilcisi olan ve Tevhid-i Selam terör örgütünden İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Ali Akbulut’un konuşmalarında sıklıkla Adnan Boynukara ismi geçmiş. (4.Sulh Ceza, Başkomiser Erkan Ünal sorgusu s.23)

Numan Kurtulmuş’un çevresindeki Has Parti kurucularından Türker Saltabaş, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde Şube Müdürü Yücel Serdar ve Akil İnsanlar heyetinde görev yapan SETA direktörü Yılmaz Ensaroğlu…

Neden adli makamların ilgisini çekmiş?

MİT’e personel alımında Hüseyin Avni ve “aracıları”

Tespit aynen şöyle:

“H.AVNİ YAZICIOĞLU’NUN YÜCEL SERDAR, YILMAZ ENSAROĞLU GİBİ ARACILAR KULLANMAK SURETİYLE MİT’E PERSONEL ALIMI İLE İLGİLİ DE GÖRÜŞMELERİ VE TEKNİK ARAÇLAR İLE İZLEME TUTANAKLARI DOSYADA MEVCUTTUR.” (İtiraz s.32)

İnanılmaz bir şekilde MİT’e personel alımında bile İran ajanı Ghafari’ye devletin gizli bilgilerini servis ederken görüntülenen Hüseyin Avni çıkıyor.

Hüseyin Avni’ye kimler aracılık etmiş görüyor musunuz?

Bunlar sizce normal mi?

Bir tespit de dünkü yazımızdan:

“BENZER ŞEKİLDE H.A.YAZICIOĞLU’NUN YÜCEL SERDAR VE YILMAZ ENSAROĞLU ARACILIĞIYLA HAKAN FİDAN’A BİLGİ/BELGE İLETTİĞİ BİLİNMEKTEDİR VE DOSYADA MEVCUTTUR.” (s.75)

Son bir tespit daha:

“H.A.Yazıcıoğlu’nun Türker Saltabaş, Yücel Serdar ve Yılmaz Ensaroğlu aracılığıyla kırmızı bültenle aranan Selahattin Eş’in aramasının kaldırılması talebiyle birtakım yerlere bilgi/belge ilettiği görülmüştür.” (4.Sulh Ceza, Sorgu. s.23)

H.A.Yazıcıoğlu, Selahattin Eş’in kırmızı bültenini kaldırmaya çalışıyor ve aracı olarak bu isimleri kullanıyorsa bu isimler hukuken elbette ki takip edilmek zorundadır. (5397 sayılı Kn ve CMK gereği budur.)

A Haber ve Hilal TV’nin İran temsilcisi Ali Akbulut’la birlikte İran’da ikamet eden Selahattin Eş kimdi, neden kırmızı bültenle aranıyordu?

İşte Yargıtay’ca onaylanıp kesinleşen 2000 tarihli DGM Savcısı Hamza Keleş iddianamesinden:

“Ali Akbulut, Selahattin Eş ve Cansız’ın, İran Devrim Muhafızları kapsamında faaliyet yürüten Kudüs Ordusu örgütü içinde yer aldığı, Türkiye’de Tevhid-Selam yapılanması içinde askeri ve siyasi eğitim için İran’a gidenlerle irtibatı sağladıkları, örgütsel eğitim için İran’a gelenlerin önce örgüt evlerine yerleştirildiği, sonra örgütün eğitim alanlarına götürüldüğü, üçerli gruplardan oluşan elemanların C4, TNT, tahrip kalıbı hazırlanması, bomba yapımı, silah kullanımı konularında eğitim almalarını sağlayarak Türkiye’ye gönderildiği, bu yönüyle şüphelilerin örgütte özel konumda bulundukları anlaşılmıştır.”

Şimdi görüyor musunuz bu kişilerin mahkeme kararıyla neden dinlenildiğini ve doğal olarak dinlenmesi gerektiğini?

***

Tevhid-i Selam casusluk ve terör örgütü soruşturmasında mahkeme kararıyla yapılan takiplerde soruşturma makamlarınca tespit edilen “illegal–2 Hücresi”ne bakalım.

“İllegal–2 Hücresi”

Polislerin Sulh Ceza Mahkemesi ifadeleri ve Selam soruşturma dosyasındaki delillere dayanarak yaptıkları itirazlara göre:

Bu hücrede birbiriyle sıkı irtibatlı 4 temel isim, 2 kritik irtibat gözüküyor.

1- İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü (DMO/KG) generallerinden Seyed Ali Akbar Mir Vakili (doğrudan Ayetullah Ali Hamaney’e bağlı.)

2- Kudüs Ordusu terör örgütünün Türkiye yapılanmasını kuran ve bu silahlı terör örgütünün yöneticisi olmaktan 12 yıl 6 aya mahkûm olup cezası Yargıtay’ca onanan Hakkı Selçuk Şanlı.

Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin faili olmaktan müebbet hapis yatmakta olan Ferhan Özmen, beyanlarında kendisini Hakkı Selçuk Şanlı’nın İran’a götürdüğünü, askeri eğitim almasını sağladığını ifade etmişti.

Yine Yargıtay’ca onanan Umut davasında 12 yıl 6 aya mahkûm olan Hasan Kılıç beyanlarında İran uyruklu Kudüs Ordusu yetkililerinin Hakkı Selçuk Şanlı ile sık sık görüştüğünü, Hakkı Selçuk Şanlı’nın bu şahıslara yardım ettiğini ifade etmişti.

3– 22. dönem AKP Milletvekili Faruk Koca.

4- Tevhid-i Selam terör örgütünden mahkûm olup cezası Yargıtay’ca onanıp kesinleşen Abdülhamit Çelik.

(Polislerin Selam Takipsizlik Kararına İtirazı s.46 vd)

Polisler, Türk aydınlarına tetik çeken katilleri yetiştiren bu Hakkı Selçuk Şanlı’nın eski AKP Milletvekili Faruk Koca ve İran DMO/KG Generali Mir Vakili ile buluşmaları ve görüşmelerini tespit etmiş. (Takipsizlik Kararına itiraz s.66)

Polislerin çok kritik ve dehşet veren tespit ve takiplerine bakar mısınız?

“Yapılan takipler neticesinde Seyed Ali Akbar Mirvekili isimli şahsın Hamit, Hüseyin kod, Faruk Koca’nın Furgan kod, Hakan Fidan’ın Emin kod, yine İran’da bulunan bir yetkilinin Zaloğlu kod olarak anıldıkları tespit edilmiştir.” (s.60)

“Faruk Koca ve Seyed Ali Akbar Mirvakili isimli şahısların birlikte oturmalarına rağmen kâğıda bir şey yazmak suretiyle iletişime geçtikleri, gözcü bulundurdukları, gelen kişilere toplantıda olduklarının belirtildiği tespit edilmiştir.” (s.65)

Aynı masada oturup da sağır dilsiz değilseniz konuşarak değil yazarak iletişim kurmak ne kadar normal siz düşünün.

Devam edelim.

“İran’da bulunan ve sık sık ülkemize gelen Mirvakili’nin bire bir kullandıkları telefon faturalarını kendisinin ödemediği, Hakkı Selçuk Şanlı tarafından ödendiği anlaşılmıştır.” (s.61)

“Mirvakili’nin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile Amerika Başkanı Obama arasında yapılan toplantıya dair Faruk Koca ile görüştüğü, bu hususu Hakkı Selçuk Şanlı’ya aktardığı” (s.61)

Hakan Fidan

Polisler itirazlarında iki önemli kişinin daha bu hücreyle irtibatı olduğunu belirtmişler.

Biri Hakan Fidan.

Diğeri ise Başbakan danışmanı ki bir sonraki yazımızda anlatalım.

Görebildiğim kadarıyla, polislerin Hakan Fidan konusunda Selam soruşturması takip ve tespitleri şöyle:

1- “FİDAN’ın ise Ankara’da bulunduğu konum/müsteşarlık itibarıyla Hakkı Selçuk ŞANLI, Faruk KOCA, İranlı Seyed Ali Akbar Mirvakili ile ilişkide olduğu” (s.75)

2- “Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu Terör Örgütü içerisindeki konumları izah edilen Seyed Ali MİRVAKİLİ, Faruk KOCA, Hakkı Selçuk ŞANLI isimli şahısların telefon görüşmelerinde Hakan FİDAN’a EMİN KOD ismi ile hitap ettikleri, görüşmelerinde bu ismin sıkça kullanıldığı, Mirvakili’nin Türkiye’ye gelişlerinde genel itibarıyla EMİN ile görüşmeye çalıştığı, şahıs yurtdışında iken bir anlamda işlerinin tıkandığı görülmüştür.” (s.66)

Mir Vakili’ye özel uçak ayarlanmış

3- “Şüpheli Faruk Koca’nın zaman zaman Sayed Ali Akbar Mirvakili için İran’a özel uçak ayarladığı.” (s.65)

“Şahısların İran’a gönderilmesi ile alakalı olarak Faruk KOCA’nın Edip Ali YAVUZ ile görüştüğü, Mir Vakili’yi Esenboğa havalimanında karşılayan ve çıkış işlemlerini takip eden kişinin Veli ÇAYIR olduğu” (s.65) (Edip Ali Yavuz ve Veli Çayır MİT’te Hakan Fidan ile çalışan ekiptir.)

4- “Mir Vakili’nin İran’a indikten sonra Faruk KOCA ile görüşerek “çok teşekkür et şeyden, EMİN ABİDEN, Zahmet oldu size de zahmet oldu” şeklinde Hakan FİDAN’dan bahsettiği.” (s.70)

5- “Hüseyin Avni YAZICIOĞLU ile ders grubu içerisinde yer alan Bilgehan Ahmet ARSLAN arasında yapılan görüşmede FİDAN ile ilgili olarak “bizim aynen bu Kur’an çalışmaları gibi düşün oralardan” “Tanıyorum ya biz işte o dersler de beraberdik Ankara’da takılırdık he vaziyet bu hacım ya” dediği.” (s.69)

“Tevhid’den arkadaşımız”

6- “H.A.Yazıcıoğlu’nun Yücel Serdar ve Yılmaz Ensaroğlu aracılığıyla Hakan FİDAN’a bilgi/belge ilettiği bilinmektedir ve dosyada mevcuttur. Hakan FİDAN ile ilgili “TEVHİD’DEN ARKADAŞIMIZ DEĞİL MİYDİ O” gibi beyanların olduğu tespit edilmiştir. (s.75)

Hatırlatalım ki Mumcu, Aksoy, Üçok ve Kışlalı’nın tetikçileri Tevhid Dergisi/grubu etrafında toplanmışlardı.

7- Devletin gizli belgelerini firar eden İran ajanı Naser Ghafari’ye servis eden H.Avni Yazıcıoğlu’na ait dijitallerde Fidan’ın özgeçmiş raporu var.

“Yine dosyada mevcut imajı alınan dijitaller arasında bir belgede Hakan FİDAN ile ilgili hazırlanan özgeçmiş raporu olduğu… Çalışma gerekçesi başlığı olduğu, ÇALIŞIRSA İSLAMİ SEBEPLERLE ÇALIŞACAKTIR açıklamasının bulunduğu… 15 yıldır tanındığının belirtildiği.” (s.72)

8- “10.06.2013 tarihinde gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Başbakan arasında geçen tartışmaları bizzat Hakan Fidan’ın Mir Vakili’ye aktardığı tespiti var.

Mir Vakili, “Ağa (BB) çıldırmış, herkese kızıyor, toplantıdan dışarı atmış Sayın Bülent Arınç’ı” diyor. Ve Hakkı Selçuk Şanlı’nın sorusu üzerine de haberi “Emin”den aldığını söylüyor. (s.61)

9-Bakan Taner Yıldız’ın uçağının Erbil’e inişine izin verilmemesi üzerine Hakan Fidan’ın talimatıyla Faruk Koca’nın Mir Vakili’den yardım istemesi. (s.76)

“Beni rejim hep takip etti, ta ki Fidan gelene kadar”

10- “Dosyada mevcut teknik araçlar ile izleme kayıtları incelendiğinde Hakkı Selçuk ŞANLI’nın tehlikeliadamdır, diye rejimbi ara takip ediyorduşimdi takip etmiyor şeyden beri Hakan o MİT’in başına geldiğinden beri, daha önce bazen yakın takip de yapıyorlardı’ dediği” (s.70)

Durum gerçekten böyleyse düşünmek gerek.

Bu ifade Türk aydınlarını hunharca katleden tetikçileri yetiştiren ve silahlı örgütten mahkûm olup 2004’te AKP affıyla çıkan Hakkı Selçuk Şanlı’nın.

Mahkeme kararıyla yapılan 05.01.2013 tarih ve 1853070631 numaralı tapede Tevhid-Selam örgüt üyesi diğerine Fidan için şöyle diyordu:

—YÜZYILIN ATAMASIDIR o abi.

Hal böyleyse ne demeli.

Allah sonumuzu hayretsin.

***

6 No’lu seri yazımızda polislerin Tevhid-i Selam soruşturma dosyasındaki tespitleri “illegal–2” hücresini anlatmıştık.

Polislere göre bu hücrede kimler vardı?

İran DMO/KG generallerinden Seyed Ali Akbar Mir Vakili, 22. dönem AKP milletvekili Faruk Koca ve Hakkı Selçuk Şanlı ve 2 kritik ismin bu hücreyle irtibatı.

Bu şahısların kim olduklarıyla ilgili önceki yazılarımıza bakabilirsiniz.

Tespitlere göre; Ankara’da S’LO Cafe’de şahısların buluşmaları var. (4. Sulh Ceza, sorgu, Erkan Ünal savunması s.22)

Mir Vakili sık sık Türkiye’ye gelen bir İran Kudüs Ordusu generali.

Öyle ki bazen aynı gün içinde iki kez giriş çıkış yaptığı biliniyor.

Bu toplantılarla ve “illegal–2 hücresi”yle iki önemli ismin irtibatı göze çarpıyor demiştim.

Biri Hakan Fidan öteki ise Başbakan Danışmanı Sefer Turan.

Sefer Turan neden dinlenmiş?

Polislerin mahkeme kararıyla yaptıkları tespit ve takiplere göre:

“Türkiye’deki İrani fuhuş, terör ve istihbarat hücrelerini yöneten bu İranlı Mir Vakili’nin Türkiye’ye gelişlerinde Sefer Turan’a da bilgi veriliyor ve şahıslar Faruk Koca’ya ait S’LO Cafe’de buluşup görüşüyorlar. Sefer Turan, 2000’li yıllarda Tevhid dergisinde çalıştı. Nitekim ismi eski adli soruşturma dosyalarında sıklıkla geçiyordu. Hasan Kılıç’ın, Sefer Turan hakkında “Tevhit’ten arkadaş” şeklinde konuşmaları var.” (İstanbul 4. Sulh Ceza, 2014/41 Sorgu, Başkomiser Erkan Ünal savunması, s.22)

Duygularla değil hukuk kurallarının gereğiyle hareket etmemiz gerekiyorsa, sadece bu tespit tablosuyla Sefer Turan hakkında demokratik her ülkede hem adli hem de istihbari takip başlatılmak zorundadır.

Bir yabancı devlet istihbarat unsuruyla (Mir Vakili) bir kez bile buluşan veya görüşen kişi, adli ve istihbari olarak takip altına alınmak zorundadır.

Hele bu kişi Başbakan danışmanlığı gibi önemli bir konumdaysa, ülkenizin milli selameti açısından kesinlikle teknik ve fiziki takip yapmak zorundasınız.

Neden?

Çünkü Mir Vakili’nin İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Generali olduğunu ve ülkenizde aydınlarınıza tetik çekip mahkûm olan kişilerle toplantılar yaptığını biliyorsunuz.

Toplantıda bulunanlardan biri de Hakkı Selçuk Şanlı.

İran umut davası mahkûmlarına neden para gönderiyor?

Hakkı Selçuk Şanlı’nın İran’da bulunan ve bire bir telefon kullanmak suretiyle irtibat kurduğu Kudüs Ordusu Terör Örgütü yöneticisi İran generali Mir Vakili’den aldığı talimat ve paralar var.

Hakkı Selçuk Şanlı’nın Umut davasında ağırlaştırılmış müebbet cezasıyla halen hapiste bulunan Ferhan Özmen, Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufan ve ailelerine düzenli olarak para verdiği tespit edilmiş. (Ferhan Özmen’e 1200 TL, Rüştü Aytufan’a 900 TL ve Necdet Yüksel’e 900 TL)
Her ayın 1-5’i arasında. (Takipsizlik Kararına İtiraz s.50)

İran bu paraları kimlere, kimin aracılığıyla ve neden gönderiyor düşünmek gerek.

Ve neden başka ülke değil de İran gönderiyor?

Mumcu, Aksoy ve Kışlalı’yı bombalayan kişilere bu vefa borcu ve paralar neyin karşılığı?

İşte Hakkı Selçuk Şanlı ve Mir Vakili.

Polislerin bu tespitlerine göre Hakan Fidan ve Sefer Turan’ın Mir Vakili ve Hakkı Selçuk Şanlı gibi isimlerle bir araya gelip toplantı yapmaları sizce normal mi?

Kaldı ki Sefer Turan hakkındaki kuşkular bu kadar değil.

Tevhid-i Selam’dan 12 yıl 6 aya mahkûm olan Hasan Kılıç, mahkemece verilen bu cezasının Yargıtay’da onanmaması için oğlu Ahmet Kılıç’ın ricası üzerine Furkan Torlak (Numan Kurtulmuş’un danışmanı) kanalıyla Sefer Turan’dan yardım istemiş.

Sefer Turan ise Furkan Torlak’ın halen kırmızı bültenle aranan Hilal TV ve A Haber’in İran temsilcisi Ali Akbulut’la ilişki ve irtibatlarını bildiği halde girişimlerde bulunmuş. (4.Sulh Ceza, Bşk. Erkan Ünal Savunması s.22)

Tevhid-i Selam soruşturmasında şüpheli sıfatıyla hakkında iletişim takibi uygulanan Nurettin Şirin’in (Hizbullah’tan 17 yıl 6 aya mahkûm oldu) zaman zaman Sefer Turan ile irtibatı olup Sefer Turan’dan kamu ve medya alanında birtakım taleplerde bulunmuş. (İtiraz s.108)

Bir tespit daha…

Halen Tevhid-i Selam silahlı terör örgütü özel yöneticiliğinden kırmızı bültenle aranan Selam Gazetesi Yayın Yönetmeni firari Aydın Koral’ın Sefer Turan’ı kastederek “Bizim yanımızda yetişen arkadaşlar şu an ciddi görevdeler, bize yardımcı olmaktadırlar” şeklindeki konuşması da dosyadaymış. (4.Sulh Ceza, Sorgu s.22)

Sefer Turan hakkında “Bizim yanımızda yetişen arkadaşlar şu an ciddi görevdeler, bize yardımcı oluyorlar” diyen Aydın Koral kim?

Yargıtay’ca onanıp kesinleşen Umut davasının 2000 tarihli Savcı Hamza Keleş imzalı DGM iddianamesinde şu tespitler var:

Aydın Koral’ın, 1991, 1997, 1998’de Yusuf Karakuş, Mehmet Ali Tekin, Mehmet Şahin’le (Umut davası sanıkları) birlikte İran’a gittiği, organizasyonu Şahin’in yaptığı, Karakuş’tan İran’da irtibat kurulacak kişilerin telefonlarını aldığı, İran’da oturan Selahattin Eş ve Ali Akbulut ile örgütsel amaçlı görüşmeler yaptığı, Ayetullah denilen İranlı şahısla irtibat kurduğu, asker kıyafetli kişilerden askeri ve siyasi eğitim aldığı, daha sonra Türkiye’ye gönderilerek örgütsel faaliyetlerine devam ettiği, örgüte ait Kalaşnikof silahı bulundurduğu anlaşılmıştır.

Aydın Koral, hâlâ firarda ve kırmızı bültenle Interpol tarafından aranıyor.

Sefer Turan’ın neden dinlendiği sanırım anlaşılıyor.

Polis tespitlerine göre, bu kadar vahim ilişkiler ağında Sefer Turan’ın adli ve istihbari takibe tabi tutulması 5397 Sayılı Kanun ve CMK 135-140 açısından şarttır.

Başbakan danışmanı olsa bile.

Bu kadar karanlık ilişkiler ağı ortadayken, “Başbakanı takip etmek gayesiyle Sefer Turan’ın telefonlarının dinlendi” demek ciddiyetsizliktir.

Soru şudur:

“Polislerin bu tespitleri doğruysa Sefer Turan gibi bir Başbakan danışmanının İran istihbarat generaliyle, kırmızı bültenle aranan ve Kalaşnikof bulunduran Aydın Koral’la, Türk aydınlarını öldüren tetikçileri yetiştiren ve 12 yıl 6 aya mahkûm olan Hakkı Selçuk Şanlı’yla ne işi var?”

Biri çıkıp söylesin.

***

Polislerin teknik ve fiziki takiplerine dayanan illegal-4 hücresine bakalım:
Ehlader sorumlusu Hasan KANAATLİ’nin İran ajanları Hasan ŞABANİ, Mugtediri, Naser Ghafari isimli kişilerle gizliliğe dikkat ettikleri görüşmeler tespit edilmiş.

Naser Ghafari adlı İran ajanı hatırlayacağınız üzere H. Avni Yazıcıoğlu’ndan mavi dosyayı teslim alırken tespit edilmişti.

Kod isimler kullanmışlar ve olası takip durumlarını atlatmak için elbise değişimi vs. gibi önlemler alıyorlarmış.

Ayrıca halen firari İran ajanı Naser GHAFARİ ile yukarıda anlatıldığı şekliyle ilişki ve irtibat içerisinde olan Hasan KANAATLİ, Kenan ÇAMURCU ve Burhan KAVUNCU isimli şahıslar ile ilgili iletişim takip ve tespit tutanaklarını anlatıyorlar. (Takipsizlik kararına itiraz s.84)

Gizli dosya alışverişleri bir değil on değil

Polislerin anlatımı aynen şöyle:

“Ghafari’nin Kanaatli ile buluşmak istediği ancak kendi telefonundan aramadığı, Kanaatli’yi Muktediri isimli şahsa arattırdığı…

Kanaatli ve Ghafari’nin zaman zaman EhlaDer’de buluşmak için anlaştıkları ve buluşmanın gerçekleştiği…

KANAATLİ ile GHAFARİ’nin yaklaşık 1 saat EhlaDer’de görüştükleri, buluşmaya gelirken
KANAATLİ’nin elinde çanta bulunduğu, GHAFARİ’nin elinin boş olduğu, buluşmadan ayrılırken GHAFARİ’nin elinde kâğıt olduğu görülmüştür.” (s.85)

Bir diğer tespit ise Hasan Kanaatli ile İran misyon görevlisi ajan Ali Kiasat Far arasında.

Şöyle ki:

“Kanaatli’nin Şükrü Polat’a bir dosya hazırlattığı, bu dosyayı Şükrü Polat’tan teslim aldığı,

Bostancı sahil yolu üzerinde bir restoranda Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu Terör Örgütü yöneticilerinden Ali Kiasat Far ile buluştuğu,

Kiasat Far ile birlikte dosyayı inceledikleri ve Kanaatli’nin dosyayı Kiasat Far’a teslim ettiği,

Şahısların, takip edilip edilmediklerini anlamak için üçüncü bir şahıs (gözcü) görevlendirdikleri,

Uzun süre etraflarını kontrol ettikten ve takip edilmediklerine emin olduktan sonra aynı masaya oturdukları,

Kanaatli’nin restorana ilk girişinde dosyayı yanında getirmediği, Kiasat Far ile aynı masaya oturup takip edilmediklerinden emin olduktan sonra dosyayı arabasının bagajından çıkarıp getirdiği…

Kiasat Far’ın Kanaatli’ye para verdiği, Kanaatli’nin parayı cebine koyduğu daha sonra cebinden çıkarıp ne kadar olduğunu kontrol ettiği,

Kiasat Far’ın dosyayı aldığı şahısların ayrıldıkları, daha sonra da takip edilip edilmediklerini anlamak için görevlendirdikleri üçüncü şahsın (gözcünün) ayrıldığı tespit edilmiştir.” (s.85-86)

Yine Tevhid-Selam soruşturma dosyasında mevcut teknik araçlarla izleme tutanaklarında bir başka görüşme tespit edilmiş ki şöyle;

“Kiasatfar’ın Kanaatli’ye yaptığı çalışma karşılığında para verdiği, Kanaatli’nin da Kiasatfar’a flash bellek verdiği görülmüştür.” (4. Sulh Ceza, Erkan Ünal Sorgu, s.21)

Bir İran ajanının ülkenizde yaptığı bu tür görüşmeler ve belge alışverişlerini, ülkenizde kimlerle irtibatlı hareket ettiğini takip etmek ülkenizin ulusal güvenliği açısından şart değil mi?

Hukuk ve kanuna göre şart da size göre de şart değil mi?

“Bizim İran’a karşı milli güvenliğimiz olamaz, İran demek biz demektir, hepimiz İran’ız” diyorsanız sözümü geri alırım.

İran’ın Türkiye faaliyetlerini denetleyen isim

Peki, bu İranlı Ali KIASAT FAR esasen kim?

Bakın polisler nasıl tespit etmişler:

“Hasan KANAATLİ ve Ali KISATAFAR isimli şahıslar ile ilgili 30.08.2013 günü buluşmalarına dair temin edilen ses kayıtların çözümünde;

Ali Kiasatfar’ın kendisini İran’da bulunan yapıya mensup olarak tanıttığı, uzun zamandır bu işi yaptığını ifade ettiği, kendisinin molla olmadığını fakat Kevser, EhlaDer gibi kurumlarda çalışan kişileri denetlemek, iş işleyiş ve eylemlerini görmek, ilişkiler kurmak üzere görevde olduğunu, EHLADER’in kuruluşundan bilgileri olduğunu… aldığı bilgileri doğrudan bağlı bulunduğu merkeze ilettiğini bununsa üst makamlara kadar iletildiğini… ifade ettiği görülmüştür.” (İtiraz s.84 vd)

Ve KIASAT FAR daha açık konuşuyor:

“İran Misyon Görevlisi olan şüpheli Ali Kıasat FAR’ın ‘Hasan KANAATLİ’ye açık konuşacağını, kendisinin bu işlerle uğraşan bakana ve genel müdüre bağlı olduğunu, örneğin Fellah Nejat’ın Türkiye’ye gelip para dağıttığını, yine bazı kişilerin Türkiye’de faaliyet yürüttüğünü, kendisinin bu kişileri denetleyen ve bunu doğrudan RAPORLAYAN kişi olduğunu söylediği…

Örgütün Aleviler’le ilgili projelerde harcanmak üzere 100 bin euro ayırdığını, Aleviler’e yönelik çalışmalar yapmaları gerektiğini…

Ayrıca yine Hasan KANAATLİ’den NATO’nun Suriye’ye müdahale etmesini engellemek amacıyla Suriye’ye Savaşa Hayır mitingi organize etmesini istediğini’ söylediği…

Nitekim bu tarihten bir hafta sonra Hasan Kanaatli tarafından organize edilen Suriye’ye Savaşa Hayır mitinginin Eminönü Meydanı’nda tertip edildiği…” (İtiraz s.84 vd)

İran ülkenizde gündem belirleyen eylemler yapıyor, siz de bunları koruyorsunuz görüyor musunuz?

KIASAT FAR adlı İran misyon görevlisi hangi görev konumundaymış anlıyor musunuz?

Alevi vatandaşlarımıza yönelik plan ve emellerini fark ettiniz mi?

“İran ikinci evimiz” diyenleri hatırlıyor musunuz?

Devam edin İran ajanlarını takip eden savcı ve polisleri linç etmeye.

Bırakın devam etsin İran ajanları.

Nasıl olsa İran’ın yönlendirdiği nice Türk aydınına yönelik suikastları, nice Reyhanlı ve Etiler bombalamalarını yutkunarak kabullenmeyi öğrendiniz.

Ama Türk tarihinin en büyük ihanetini tarih kaydetti.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: