SİYASİ DOSYA /// Süleyman YAĞIZ : KOALİSYON UYGARLIKTIR

Koalisyon (ortak yönetim); en uygar, en demokratik yönetim biçimidir; dahası, keyfiliğin önündeki en büyük frendir. Zira koalisyon, “uzlaşı”yı gerektirir… Ki, “uzlaşı” da uygar (medenî) insanların, uygar politikacıların işidir.

Otoriter politikacılar ve diktatörler başlarına buyruk oldukları için koalisyonlardan, dolayısıyla “uzlaşı”lardan hoşlanmazlar; tam tersine, nefret ederler. Uzlaşılacak kişi ve kesimlere, “haddini bil”, “soyunu bil” gibi ilkel çıkışları hep bunlar yaparlar.

Türkiye’de 30 Ekim 1923 tarihinden itibaren 62 hükümet kuruldu. Bunların 21’i koalisyondu. İlk koalisyon hükümeti ise 27 Mayıs Darbesi’nden sonra 20 Kasım 1961’de İsmet İnönü’nün başbakanlığında CHP ile AP arasında gerçekleştirildi.

Ancak “koalisyon”ların hepsine gerçek koalisyon diyemeyiz. Bunların bir kısmı “istem dışı-zorlama”, bir kısmı da “cephe” hükümetlerinden oluşuyordu. O nedenle ben, “koalisyon”ları; “zorlama”larla, "cephe"lerle, örneğin, Süleyman Demirel tarafından kurulan; AP, MSP ve MHP’nin oluşturduğu “Milliyetçi Cephe Hükümetleri”yle aynı kefeye koymak istemiyorum.

Koalisyonlar, daha çok, bakış açıları çok farklı partiler arasında oluşturulduğu zaman daha anlamlıdır.

Bu bağlamda, 70’li yıllarda Bülent Ecevit ile Necmettin Erbakan’ın oluşturduğu CHP-MSP Hükümeti, ülkemizin en ilgi çekici koalisyonlarından biridir.

Bu koalisyon, adeta “zıtların uzlaşması” gibidir. Fazla uzun sürmemiştir ama, ülkemizin çok partili hayatında, zıtların uzlaşması anlamında bir ilk olduğu için çok çok önemlidir.

Bir de yine Ecevit tarafından güdeme getirilen, ama, gerçekleştirilemeyen çok önemli bir koalisyon önerisinden söz etmek istiyorum:

Ecevit’in, CHP Genel Başkanı iken, dönemin AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e teklif ettiği CHP-AP koalisyonu kurulabilmiş olsaydı, 12 Eylül Darbesi de olmazdı.

Nitekim, darbenin baş aktörü Kenan Evren, “Anılar”ında bunu açıkça dile getirmiştir.

Hatırlayanlar, bilir: Ecevit, Demirel’e, “Demokrasinin kurtuluşunun tek yolu CHP ile AP’nin koalisyonudur” diye seslenmişti…

O zaman CHP birinci parti olduğu için, böyle bir koalisyonun başbakanı doğal olarak Ecevit olacaktı. Ancak Ecevit, bundan da feragat etmiş, CHP-AP koalisyonunun tarafsız birinin başbakanlığında kurulabileceğini söylemişti.

Fakat, olumlu bir yanıt alamamıştı… Onun için de “birileri gelmiş, düdüğü çalmış” ve “demokrasi askıya alınmıştı”; yâni 12 Eylül Askerî Darbesi olmuştu.

Diğer koalisyonlardan bazılarına gelince… DYP’den Süleyman Demirel ve Tansu Çiller ile SHP ve CHP’den Erdal İnönü, Murat Karayalçın, Hikmet Çetin ve Deniz Baykal’ın önderliklerinde kurulan DYP-SHP ve DYP-CHP hükümetleri dönemine, koalisyonlara ısınma ve ısındırılma süreçleri olarak bakmak gerekir.

DYP’den Demirel’in bu dönemde, Turgut Özal’ın ölümü üzerine Cumhurbaşkanı seçilmesi ile SHP’nin CHP’ye dönüşme süreci de bu döneme denk geldiği için bakanlar kurulu listesi zaman zaman zorunlu olarak değişmiştir.

Ben, bu döneme, süreci başlatan Demirel’in, 80 öncesi dönemde Ecevit’in koalisyon çağrısını reddedişinin bir telafisi olarak da bakıyorum.

Bu vesileyle şunu da belirteyim: “Koalisyon dönemleri muhteşemdi, eleştirilecek yanları hiç yoktu” gibi şeyler söylemek istemiyorum. O dönemlerin eleştirileri ayrıca yapılabilir. Ben bu yazımda konuya sadece, koalisyonların “uzlaşı”ya sağladıkları katkılar açısından bakıyorum.

Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller tarafından kurulan, ancak 28 Şubat süreciyle önü kesilen Refah-Yol Hükümeti de ilginç bir koalisyondur.

İlginçliği, Çiller’in, ülkeyi koalisyona götüren 95 Seçimleri’nden önce Refah Partisi hakkında söylediği çok ağır sözlerden kaynaklanmaktadır.

Bu sözler, siyasetçilerin, ileriye yönelik olarak rakipleri hakkında bağlayıcı ve çok ağır ifadeler kullanmamaları gerektiğini ortaya koymuştur.

Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’un önderliklerinde kurulan, -ancak Cindoruk’un, içinde bakan olarak yer almadığı- ANAP-DSP-DTP Hükümeti de örnek bir koalisyondur.

Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın önderliklerinde oluşturulan DSP-MHP-ANAP Hükümeti ise çok partili hayatımızın en uzun süreli, en verimli, en reformcu koalisyonudur.

Bukoalisyon çok şey yapmıştır ama, hiçbir şey yapmamış olsaydı bile, “toplumsal uzlaşı”ya sağladığı katkı açısından tarihî bir görevi yerine getirmiştir. Yıllarca birbirlerinin yüzlerine bile bakmayanlar, bu dönemde birbirlerine “ortak” demeye başlamışlardır.

Yerli ve yabancı kumpasçıların işbirliği sonucu önü kesilmeseydi ve içinde Mesut Yılmaz gibi kendi ayağına çelme takan talihsiz bir ortağı bulunmasaydı, Türkiye bugün Recep Tayyip Erdoğan‘ın öfkeli ve kindar uygulamalarına mahkûm edilmiş olmazdı.

Türkiye, bir otoriterin keyfiliğini ve zulmünü yaşıyor olmazdı.

Türkiye, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından Anayasası paspas edilen ve rejimi “bekleme odası”na alınan bir ülke olmazdı.

Medya; her birimiyle ele geçirilmiş; iktidar komiserleriyle kuşatılmış; bazı sahipleri, servetleri kadar vergi cezalarına çarptırılmış olmazdı.

Kamu ihaleleri; yandaşların ve “milletin a…”sına küfür sallayanların servet kapıları olmazdı.

Yine bugün ülkemiz, sınır komşularımızın değil tümüyle, bir tekiyle bile küs olmazdı.

Tayyip Erdoğan hükümetleri hâlâ, o koalisyonun mirasını yemektedir.

Sadece bir örnek vereyim: Tayyip Erdoğan hükümetleri, Bülent Ecevit liderliğinde kurulan o koalisyonun ilk aylarında çıkarılan İŞSİZLİK FONU’nu bugün her sıkıştığında İKİNCİ BİR BÜTÇE olarak kullanmaktadır.

Ekonomist Mustafa Sönmez de bunu özellikle vurgulamaktadır. Sönmez, Millî Gazete’de 16 Nisan 2015 günü yayımlanan açıklamasında, hükümetin elinde sanayi üretimini destekleyecek etkili bir proje olmadığını belirterek, seçime dönük olarak İşsizlik Sigortası Fonu ile geçici çözümler sağladığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:

İşsizlik Sigortası’nda biriken kaynak 84 milyar lira. Bundan işsizlerin yararlandığı rakam çok daha aşağılardadır. Hükümet İşsizlik Sigortası Fonu’nu İKİNCİ BİR BÜTÇE olarak kullanıyor. Şimdi de istihdam yaratacağım diye 7.5 milyar lira daha kullanacağını açıkladı.

İşsizlik Sigortası Fonu, Tayyip Erdoğan’ın sürekli gözünü diktiği bir “kaynak” olmuştur.

Tayyip Erdoğan hükümetleri, daha önce de -2013 yılı itibariyle- yine İşsizlik Sigortası Fonu‘ndan GAP‘a, yâni Güneydoğu Anadolu Projesi’ne belli aralıklarla toplam 11 milyar lira

aktarmıştır.

Zaten, Tayyip Erdoğan hükümetleri, DSP-MHP-ANAP Koalisyonu’ndan, İşsizlik Fonu‘nun yanı sıra, her unsuru düzgün bir ekonomik miras devralmıştır.

İddia ettiklerinin aksine, boş değil, dolu bir kasa; enkaz değil, sağlam bir ekonomik yapı devralmıştır.

Ekonomist Güngör Uras’ın Milliyet Gazetesi’nde 17 Kasım 2002 günü -tam sayfa- yayımlanan "AKP enkaz devralmayacak" başlıklı yazısı, bu açıdan çok sağlam veriler içermektedir.

Yâni… Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı çokbilmişlerin iddia ettiği gibi, koalisyonlar, bir kâbus değil, tam tersine; çok tehlikeli, neredeyse geri dönüşü olamayacak denli vahim bir kutuplaşmaya doğru sürüklenen ülkemizin, hem ekonomik, hem toplumsal uzlaşıya katkı açısından en sağlıklı yönetim reçetesidir.

Yeter ki, son koalisyon gibi tuzağa düşürülmesin!

Türkiye, koalisyonlara alışmalıdır.

Ülkemizin güvenli geleceği açısından koalisyonlar adeta bir zarurettir.

Bazı işler biraz geciksin ama, ülkemiz bölünmesin, halkımız kutuplaşmasın…

Tabakhaneye bilmem ne yetiştirecek acelemiz olmamalıdır!

Evet, koalisyon uygarlıktır; en uygar, en demokratik yönetim biçimidir. Çünkü ön koşulu, “uzlaşı”dır.

Onun içindir ki, otoriterler ve diktatörler koalisyonlardan hoşlanmazlar!

Koalisyonların yanı sıra, azınlık hükümetleri de demokrasilerde çok önemli bir çözüm yoludur.

Bu da siyasal tıkanıklıkları açmak ve aşmak, dolayısıyla toplumsal uzlaşıya katkıda bulunmak açısından son derecede medenî bir uygulamadır.

Ecevit’in DSP Genel Başkanı olarak kurduğu Azınlık Hükümeti (56. Hükümet), bu açıdan en son ve en güzel bir örnektir. Hatırlayalım ki, Ecevit, bu azınlık hükümetini kurduğunda, DSP o zaman, Meclis’in en küçük partisi idi…

Şunu da anımsayalım ki, Batılı bazı ülkelerde zorunlu olmadığı hâllerde bile, yasa çıkarırken muhalefetin de desteğinin sağlanması için “azınlık hükümetleri” tercih ediliyor.

Artık bizlerin de kin ve nefret tuzaklarına düşmememiz için bu tür medenî yol ve yöntemleri olağanlaştırmamız gerekiyor.

Öte yandan, muhalefete “kıytırık oy sahipleri” diye seslenme talihsizliğini gösteren -sözüm ona, partisi içinde özgül ağırlığı olduğunu iddia eden- Bülent Arınç‘a da bu vesileyle bir çift sözüm var:

Vaktiyle eski partinizin barajı aşmak için MHP ile ittifak yapmak zorunda kaldığı dönemi ne çabuk unuttunuz? O kadar mı, “geçmişe mazi…” diyen bir anlayışa sahipsiniz?

O zamanki partinizin oyu da “kıytırık” mıydı, yoksa?

Ben şahsen, hiçbir partinin oyu için “kıytırık” gibi ilkel ifadeler kullanmam.

Tek bir “oy”a bile tüm içtenliğimle saygı duyarım.

Bülent Arınç’a da bu nedenle geçmişini anımsatmak istedim.

Sonra… Sonra… Hadi yüzde 10 barajını ve partilerin ittifak yasağını kaldırın da görelim, bakalım; bir gün bile iktidarda kalabilecek misiniz?

Hodri meydan!

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: