SUUDİ ARABİSTAN DOSYASI : Vehhabilik

Giriş:

18. yüzyılda Arabistan’ın Necd bölgesinde ortaya çıkan Vehhabilik, dini, coğrafi, siyasi, sosyo-kültürel arka planının etkisiyle bölgesel bir hareket olmaktan çıkarak Arabistan’ın tamamını etkisi altına alan bir hareket haline dönüşmüştür. İlk dönem Vehhabiliğinin yayılmasında sıralanan unsurların yanında hareketin lideri Muhammed b. Abdilvehhab’ın kişisel özellikleri de önemli bir etken olarak karşımıza çıkar. Başlangıçta Arabistan içerisinde yayılan hareketin daha sonraları dünyanın değişik bölgelerinde önemli ölçüde taraftarlarının oluştuğu dikkati çeker. Vehhabilik bugün Suudi Arabistan’ın resmi mezhebidir. Hint müslümanları içinde bu mezhebin yolcuları, Mısır’da ve bazı yerlerde taraftarları vardır. “Vehhâbi” ismi, kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından verilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadır. Vehhâbiliğe Türk tarihinde “Haricilik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir. Vehhâbiler, kendilerine “Muvahiddûn” derler ve Ahmed b. Hanbel’in mezhebini devam ettiren Sünniler olarak görürler. Amelde ve itikadda Hanbeli olarak kendilerini nitelendirirler. Müstakil bir mezhep durumundadır. Tevhid konusunda tartışmalarda bulunmuş olan Muhammed b. Abdülvehhab dinin, doğrudan Kur’an ve Sünnet’ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Çalışmamızda Vehhabiliğin ortaya çıkışından, ideolojisinden, Arabistan Yarımadası’nda girdiği mücadeleden ve günümüz Vehhabiliğinden bahsedeceğiz.

Vehhabiliğin Ortaya Çıkışı ve İdeolojisi :

Arabistan’ın Necd bölgesinde Muhammed b. Abdülvehhab’ın (1206/1792) liderliğinde gelişen Vehhabi hareketi, “Müslümanların İslam’dan uzaklaşıp bidatlere sarıldıklarını” iddia edip, Kur’an ve Sünnet’e dönülmesi gerektiği söylemiyle ortaya çıkmıştır.[1] Bazı dînî hareketler, Vehhâbilikle benzer görüşlere sahip olduğu için Vehhâbiliğe benzetilmişlerdir. Bu noktada Vehhâbiliğin Lideri Muhammed b. Abdilvehhâb’ın görüşleri ön plana çıkmaktadır. İbn Abdilvehhâb’ın görüşlerinin temelini tevhîd anlayışı oluşturmaktadır. Onun şirk, bid’at, dua, kabir ziyareti, şefaat gibi diğer bütün düşünceleri tevhîd anlayışına göre şekillenmiştir.[2]

Ehli sünnet ile aralarındaki temel farkın tevhid anlayışı konusunda olduğunu savunan vehhâbîler, bu hususu belirtmek için kendilerini muvahhidûn (muvahhidler) olarak adlandırırlar. Onlara göre tevhîd inancı; kalble, dille ve amelle gösterilmelidir. Bunlardan biri eksik olursa, o kişi müslüman değildir. Yâni amel ve ibâdet, îmânın parçasıdır. Bir farzı yapmıyan, meselâ farz olduğuna inandığı hâlde bir namazı kılmayan dinden çıkar. Vehhabilere göre bunlar öldürmeli, malları da vehhâbilere taksim ettirilmelidir.

Vehhabiler, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet dışındaki her şeyi bid’at olarak vasıflandırmışlardır. Kur’ân-ı kerîm ile hadîs-i şeriflerden sonra delillerin iki kaynağı olan icmâ ve kıyâsı reddedetmektedirler. En büyük bid’at olarak mezar ve türbe yapılmasını, buraların ziyaret edilmesini kabul ederler. Vehhabi anlayışına göre mezarlar üzerine türbe yapmak, türbelerde namaz kılmak, orada hizmet ve ibâdet edenlere kandil yakmak ve ölülerin ruhuna sadaka adamak uygun değildir. Bu yüzden Arabistan’daki mezar ve türbeleri yıkmışlardır. Namazın mutlaka toplu ve mescidde kılınması gerektiği inancındadırlar. Zikri ve nafile namazı yasaklamışlar, vakıf kurumunu da bâtıl saymışlardır.

Vehhabiliğin ana ilkeleri aşağıdaki maddelerde toplanabilir:[3]

*Tevhide, yani Allah’ın birliğine inanmayanın malı, canı helaldir.

*İbadet imanın içinde gizlidir, ibadet yapılmaz ya da eksik yapılırsa iman olamaz.

*İbadet etmeyen veya eksik ibadet edenin kestiği yenmez. Bu kişinin canı da malı da helaldir. Bu kişilere karşı cihad ilan edilir.

*Kuran kesin delildir. Kuran ayetlerini yorumlamak küfürdür.

*Allah’a aracısız ibadet şarttır. Mürşid, şeyh, veli, aracı, hoca, evliya ve dervişlik küfürdür.

*Dört hak mezhep; Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli dışındaki mezhepler; kelam, tasavvuf, tarikat yasaktır.

*Kur’an ve hadisten başka her şey hurafedir, batıl inançtır.

*Mezar, türbe yapmak, adak adamak, kabir ziyareti puta tapmakla eştir.

*Namazı cemaatle kılmak şarttır.

*Sigara, nargile, içki ve kahve içene kırk değnek vurulur.

*Vakıf kurmak batıldır. Vakıf kuranlar servetlerini kaçıranlardır.

*Muska, tespih, zikir, sünnet ve nafile namaz batıldır.

*El öpmek, boyun kırmak, evliya kabri ve sakalı şerif ziyareti, mevlit ve kaside okumak, çalgı dinlemek, eğlenmek yasaktır.

Vahhabiliğe bir mezhep denir mi, yoksa bu, Selef mezhebine dönmek ve İbn-i Teymiyye mesleğini ihya etmek midir? Vahhabiler: biz itikatta Selef, amelde Hanbeli. mezhebindeyiz; esasen Ahmet b. Hanbel. itikat hususunda Selef mezhebinin nasçı (Eseriye) kolunu temsil eder, onun amelde de yolu budur, binaenaleyh biz amelde ve itikatta Hanbeli’yiz, Vahhabilik diye bir şey yoktur, Muhammet b. Abdülvahhap ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir şeyhülislam olmaktan başka bir şey değildir, derler. Ancak, bunların, amelde ve itikatta yeni bir takım esaslar kabul ettiklerini, taassupta kan dökecek derecede ifrata vardıklarını,fikir ve vicdan hurriyeti tanımadıklarını, birçok yerlerde Ahmet b. Hanbel’den de, İbn-i Teymiyye’den de ayrıldıklarını söyleyenler vardır.[4]

İbn Abdilvehhab, Der’iyye’de “Kitabu’t-Tevhid” kitabındaki görüşlerini yaymaya, insanları şirk ve bi’atlerden kurtararak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde duruldu. O, insanların dalâlete düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve mallarının kendilerine inanan muvahidlere helal olduğunu ilan etti. Necd bölgesinde bu görüşler yaygınlık kazanmıştır.[5] Necd’deki doğduğu yer olan Uyeyne kasabası ve çevresindeki eğitim faaliyetleri yanında Hicaz ve Yemen gibi uzak bölgelerdeki ulemalara mektuplar göndererek kısa sürede ismini duyurdu. Özellikle bedevi çevrelerinden birçok taraftar buldu. Necd’de fikirlerine karşı ortaya çıkan muhalif grup nedeniyle bu bölgeden ayrıldı ve Bağdat’ın güney batısında bulunan Der’iye şehrine yerleşti. Burada kendisinin en büyük destekçisi ve mezhebin siyasi kanadının kurucusu Muhammed b.Suud ile tanıştı. İkisi birbirlerine yardım etme hususunda anlaştılar. 1744 yılında yapılan ve Der’iye Sözleşmesi olarak bilinen bu anlaşma ile Muhammed b.Abdülvehhab fikirlerini savunacak maddi güç elde etmiş oldu. İbn Suud ise bu mezhep sayesinde nüfuz ve hakimiyet bölgesini genişletecekti.[6]

Osmanlı-Vehhabi Savaşları :

İslami prensipleri esas alan bir devlet kurmak, bu devletin gücünü kullanarak Arabistan’daki müşrik ve bidatçı unsurları ortadan kaldırmak, halka gerçek tevhit inancını kabul ettirmek ve bütün bunları gerçekleştirmek için güç birliğine gitmek Der’iye sözleşmesinin temellerini oluşturuyordu. Bu hareketin dini lideri İbn Abdülvehhab , İbn Suud’u meşru bir siyasi lider olarak kabul ediyor ve ona biyat ediyordu. İbn Suud, Abdülvehhab’ın dini daveti için gerekli olan siyasi ve askeri gücü temin etmekle görevliydi. Bu anlaşma kısa sürede meyvesini verdi. İbn Suud’un ölüm tarihi olan 1765 yılına kadar bütün Necd Suudilerin yönetimi altına girdi.[7]

İbn Abdülvehhab, 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suud tarafından zaten başlatılmış bulunan siyasi cephesi, daha bir ağırlık kazanır. İbn Suud zamanında başlayan toprak kazanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd’e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mecburiyeti iyi bir fırsattı. Osmanlı Devleti’nin bu zayıf halinden istifade ile faaliyetlerini arttıran Vehhâbiler, Basra Körfezi civarında hâkimiyet kurdukları gibi, Necef’de Şiilerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbilerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suud, 1802’de Kerbela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirdi ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalandı.. Taif, Mekke ve Medine ele geçirildi.[8]

Mekke Şerifi Galip kısa bir süre sonra Mekke’yi geri alınca Abdülaziz, Necd’e geri dönmek zorunda kaldı. 4 Kasım 1803’te de Kerbela olayının intikamını almak isteyen bir Şii tarafından öldürüldü.[9] Abdülaziz’in ölümü üzerine yerine geçen oğlu Suud bin Abdülaziz, 1805 yılında ordusuyla Hicaz’a girerek Medine ve Mekke’yi ele geçirdi. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1812-1813 yılları arasında Mekke, Medine ve Taif’i Vehhabilerden geri aldı ve 1818’e kadar savaşa devam edildi.

Suudi ailesinden Türki b. Abdullah, Der’iye’nin işgalinden sağ kurtulmuştu. Türki, Necd’in Suud ailesi adına tekrar kontrolü için 1820’den itibaren çalışmalara başladı. 1822’de Riyad’ı ele geçirerek faaliyetlerinin merkezi haline getirdi. Osmanlılar yanında İngilizlerin de bölgeye ilgisi artmakta idi. Süveyş Kanalı’na ve Hindistan’a yakın olmasından dolayı Arabistan Osmanlılar ile İngilizler arasında nüfuz mücadelesinin yaşandığı bir bölge olmuştu. Türki bazen Osmanlılara bazen de İngilizlere yakınlaşarak siyasi hedeflerinden pek çoğunu gerçekleştirdi. 1834’de ailesinden birisi tarafından öldürülünceye kadar, Necd dışında Ahsa ve Bahreyn’i de ele geçirmişti. Bu nedenle Türki 1892 yılına kadar devam edecek olan II. Suud Devleti’nin kurucusu sayılmaktadır. Türki’nin yerine oğlu Faysal geçti, Faysal babasının yayılmacı siyasetini devam ettirdi. Arabistan’ın değişik bölgelerinde Mısır ordusu ile savaşmak zorunda kalan Faysal yenildi ve 1838’de esir düştü. Kahire’de hapsedildi.[10]

1840’lardan itibaren Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı ile ilişkileri bozulmaya başladı. Paşa bağımsızlığını ilan edince Mısır ordusu merkezi güçlendirmek için Arabistan’dan çekilmek zorunda kaldı. Faysal bu karışıklıklardan yararlanarak beş yıllık esaretten sonra kaçmayı başardı ve devletin başına yeniden geçti. Faysal 1865’de öldükten sonra Suudi ailesi içerisinde iç çekişmeler ve taht kavgaları başladı. Bu da aileyi zayıflattı. Aynı zamanda kuzey Necd’in bedevi kabilerlerinden biri olan Şemmar’ın lideri Muhammed b.Reşid, güçlü bir siyasi yapı kurmuştu. Reşid, Suudi ailesinin içinde olduğu durumdan yararlanarak, Ahsa, Necd ve Riyad’ı ele geçirdi. Fakat Suudi ailesine dokunmadı. Ailenin başına Faysal’ın oğullarından biri olan Abdurrahman’ı geçirdi. Bir süre sonra Abdurrahman, Reşid’in kontrolünden çıkmak için girişimlerde bulununca Reşid 1891’de Riyad’ı tamamen kendi kontrolüne aldı. Suud ailesi Riyad’dan çıkmak zorunda kaldı. Önce Bahreyn’e oradan da Kuveyt’e geçtiler, Osmanlı Devleti tarafından Abdurrahman ve ailesine maaş bağlandı. Aile bu maaşla ve Kuveyt emirinden aldıkları yardımla geçimini sağlıyordu.[11]

Bugünkü Suudi Arabistan devletinin kurucusu olan Abdülaziz ibn Suud, Abdurrahman’ın oğludur. Babası ile geçirdiği sürgün hayatından sonra 1902’de ailesinin eski topraklarını ele geçirmek için harekete geçmiş ve 15 Ocak 1902’de Riyad’a hakim olarak, Suudi hakimiyetini yeniden canlandırmıştı.[12] “Emirliğin başına geçen Abdülaziz, bölgedeki hakimiyetini genişletmek için Reşidoğulları ile mücadele etti. Reşidoğullarının bölgeyi Osmanlı himayesi altında yönetmesi Suudileri ve Osmanlılar karşı karşıya getirdi. Suudiler ile Osmanlılar arasında ilk temas 1904 Haziranında gerçekleşti. Bu savaşta yenilen Abdülaziz, aynı yılın sonbaharında yapılan savaşta Osmanlılara ve İbn Reşid’e karşı başarı kazandı. Bu savaşın sonunda ilginç bir gelişme yaşandı. Osmanlıların Necd’de yaptığı askeri takviyeden çekinen İbn Suud Osmanlı padişahına yazdığı mektuplar ile olayın sorumluluğunu İbn Reşid’e atıyor, af diliyor ve bağlılığını bildiriyordu. Bunun sonucunda 1905’de bir Osmanlı temsilcisi ile Abdülaziz’in babası Abdurrahman bir araya geldi. Abdurrahman, kuzey Necd’de bir Türk garnizonunun bulunmasından memnunluk duyacaklarını, tek istedikleri şeyin de İbn Reşid’in bölgeden uzak tutulması olduğunu temsilciye bildirdi. Bu görüşmenin sonucunda bir Osmanlı birliği bölgeye yerleştirildi. Bu arada İbn Suud, ezeli düşmanı İbn Reşid’i 1906’da yenmeyi ve öldürmeyi başardı. Reşid’den kurtulan İbn Suud’un Osmanlı birliğine ihtiyacı kalmamıştı. Çevredeki kabilelere Türk garnizonuna giden kervanlara yol vermemelerini emreden Suud, Türk birliğini savaşmadan bölgeden çıkarmayı başardı. Açlık, hastalık, ardından da firarlar başlayınca Türk garnizonu bir daha dönmemek üzere Necd’i terk etti.[13] Necd’den sonra İbn Suud’un yeni hedefi, ahsa oldu ve burada da Osmanlılar ile karşılaştı. 1913’de Osmanlı birliğini teslim olmaya mecbur etti ve bütün Ahsa bölgesini ele geçirdi. Osmanlı Devleti, İbn Suud’u yanına çekmek, en azından Onu İngilizlerin yanına itmemek gayesiyle Ahsa’daki bu oldu bittiye tepkisiz kaldı. Nitekim 1914 Mayısında Osmanlı ile Abdülaziz ibn Suud arasında imzalanan anlaşma gereğince Abdülaziz’e Bab-ı Ali’ye bağlı kalmak ortak düşmanlara karşı ittifak yapmak şartıyla Necd valiliği ve paşa unvanı verildi.[14]

1914’te I.Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda hanedanın başında olan Abdülaziz İbn Suud, Doğu Arabista’a kadar hakimiyetini genişletti. Osmanlı’ya karşı Basra Körfezi şeyhlikleri ve Aden’i elinde bulunduran İngilizlerle ilişkiler kurdu. I.Dünya Savaşı sona erdiğinde fetihlerini sürdürerek Kuzey ve Güney Arabistan’da yeni yerler ele geçirdi.

İngiltere’nin Doğu ve Güneydoğu Arabistan’a ilgisinden haberdar olan Abdülaziz ibn Suud, doğuda bulunan prenslikler ve şeyhliklere karşı hiçbir şey yapmayıp yalnızca iki önemli rakibinin kaldığı Batı ve Güneybatı Arabistan’a konsantre oldu. Bu rakipler, Türkler’e karşı olan Arap isyanının kahramanı Şerif Hüseyin’in Hicaz Krallığı ile yarımadanın güneybatı köşesindeki Yemen İmamlığı idi.[15]

Savaşla beraber, Necd Sultanı Abdülaziz ile Mekke Şerifi Hüseyin arasında bir rekabet başladı. Hüseyin, İngiltere ile yaptığı anlaşmalara dayanarak 1916 Ekiminde kendisini “Arap Memleketleri’nin Kralı” ilan edince, bu rekabet daha da şiddetlendi. Savaştan sonra, Hüseyin’in bir oğlunun Irak, diğer bir oğlunun Ürdün ve kendisinin de Hicaz Kralı olması, Haşimi ailesine arap dünyasında büyük bir ağırlık sağlıyordu. Abdülaziz bundan da hoşlanmadı. Nihayet, 3 Mart 1924’te Türkiye’de Hilafetin ilgası üzerine Hicaz Kralı Hüseyin’in 7 Mart 1924’te kendisini Halife ilan etmesi bardağı taşıran damla oldu. Abdülaziz 1924 Ağustosunda Hicaz’a savaş açtı. Ekim ayında Suud kuvvetleri Mekke’ye girdi. Hüseyin, oğlu Ali lehine tahttan feragat ederek İngilizlerin yardımı ile Kıbrıs’a kaçtı. 1931 de de öldü. Oğlu Ali Abdülaziz’e karşı bir süre dayandıysa da , 1925 Aralık ayında Cidde’nin de Suudların eline geçmesiyle bütün Hicaz Abdülaziz’in eline düşmüş oluyordu. Abdülaziz İbn Suud, 1926 Ocak ayında kendisini “Hicaz Kralı ve Necd Sultanı” ilan etti. 1932 de de bütün bu topraklar üzerindeki Suud egemenliği Suudi Arabistan Krallığı adını aldı.[16] Krallığın Suudi Arbistan olarak değiştirildiği 1932 yılının Eylül ayına dek İbn Suud bu unvanını korudu. Bu gelişmelerin ardından barışçı süreç başladı. İbn Suud, İran, Irak, Türkiye ve uzun tartışmaların ardından da Trans-Ürdün’le dostluk anlaşmaları yaptı.[17]

Vehhabiliğin Arabistan Dışındaki Etkileri:

Vehhâbîliğin Arabistan dışındaki etkileri asıl XX. yüzyılda belirginleşmiştir. Gelişen ulaşım ve iletişim imkânları farklı ülkelerdeki değişik cemaat ve kuruluşların Necidli ulemâ ile irtibatını kolaylaştırmıştır. Bunlar arasında Hindistan Ehl-i hadîs cemaati ile Mısır’daki Ensârü’s-sünneti’l-Muhammediyye cemiyeti en eski oluşumlar diye zikredilebilir. Nijerya’da İzâle cemaati, Mali’de Subbanu hareketi ve Moritanya’da Müceydirî ekolü, Mâlikî medreselerine ve ülkelerindeki tarikatlara karşı duruşlarıyla Batı Afrika’daki diğer İslâmî akımlardan farklılaşmıştır. Yemen’deki Demmâc Dârülhadîsi, Suudi Arabistan okulları dışında Vehhâbî akımının günümüzde varlığını sürdüren en önemli öğretim kurumu sayılabilir. Diğer İslâm ülkeleriyle Avrupa ve Amerika’da kurulmuş olan çeşitli davet teşkilâtları, yayınevleri, cami vakıfları ve öğrenci dernekleri bulundukları bölgelerde Vehhâbî öğretilerinin propagandasını üstlenmiş durumdadır. Koyu Batı kültürü aleyhtarlığı söz konusu kuruluş ve cemaatlerin en belirgin ortak karakteridir. Bu aleyhtarlığı siyasî alanlarda ve militer usullerle yürütmeyi hedefleyen, Batı kaynaklarınca “cihâdîler” diye nitelendirilen, Vehhâbîlik etkisindeki büyüklü küçüklü şiddet yanlısı organizasyonlar da çeşitli yerlerde varlıklarını sürdürmektedir. Cezayir’deki Cemâatü’s-Selefiyye li’d-da‘vâ ve’l-kıtâl, Endonezya’daki Leşger-i Cihâd bu tür teşkilâtlardandır.[18]

Sonuç :

Vehhabîler’in ana muhalifi Osmanlı hükümetiydi. Çünkü onlar bu hükümetin yetkisine meydan okumuş ve onu bir tarafa itmişlerdi. Nitekim Vehhabi isyanında İslam’ın ilk yıllarındaki Harici isyanını hatırlatan, izlere rastlanmaktadır. Bir başka deyişle onlar da bir idealizmin zorlayıcı etkisiyle kaba ve dar görüşlü usullere baş vurarak islahat yapmak istemişlerdi. Fakat alışılagelmiş olan İslam geleneği daha önceleri Hariciler’in usûllerine nasıl karşı koymuşsa Vehhabi usüllerine de öylece karşı koydu. İslam tarihinde görülen birçok aşırı muhafazakar ıslahat hareketlerinin yol açtığı ilginç ve sık görülen bir garabet vardır. Onlar ıslahatçı bir gaye için bütün ümmeti birleştirmek amacında yola çıktıkları halde, çok geçmeden mevcut birliği bile bozmaya ve ona karşı silaha sarılmaya yönelmişlerdir. Mesela Abdülvahhab önemli tenkitlerinden birinde İslam öncesi Arap toplumunun-zımnen de kendi yaşadığı devirdeki İslam toplumunun- yeteri kadar birlik içinde olmadığını ve baştaki yöneticiye itaat edilmediğini ifade etmektedir. Buna rağmen kendi başlattığı hareket daha ilk safhalarında bile silahlı başkaldırmalara yöneldi ve toplumun birliğini daha çok bozdu.[19]

İslâm’da kişinin mal ve can emniyeti sağlam bir şekilde koruma altına alınmış ve toplumun huzurunu bozan hareketler yasaklanmışken; Vehhâbîlerin Müslümanları basit sebeplerle şirke nispet ederek katletmeleri ve mallarını yağmalamaları müslümanların büyük çoğunluğu tarafından tasvip edilmemiştir. Farzları yerine getirmeyen Müslümanları Vehhâbîlerin küfre nispet etmesi veya işlediği bir günahtan dolayı Müslümanlara müşrik muamelesi yapıp onları öldürmesi, İslâm dünyasının huzurunu bozmuş ve sosyal barışa zarar vermiştir.

Vehhâbîlerden esinlenerek “İslâm’da reform” iddiasını gündeme getirenler, İslâm dünyasında genel mânada kabul görmemiştir. Zira İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet, Asr-ı Saâdet’ten günümüze kadar orijinal haliyle geldiğinden “İslâm’da reform” söz konusu olamaz. Nitekim reform, aslı bozulan Hıristiyanlıkta yapılmaya çalışılmıştır.

Müslümanlar arasında sosyal barışın tesisinde ve devamında doğrudan akaid ile alakası olmayan ve bazen günlük olarak değişen siyasi olaylara itikadi bir renk vermeden değerlendirmeye tabi tutulması durumunda daha doğru bir karara ulaşılabileceğini söyleyebiliriz. Bu kararın ferdî ve ictimaî huzura katkı yapacağı esasından hareketle bir meselenin imanla alakasının kurulmasında son derece hassas hareket edilmesinin önemli olduğunu değerlendirebiliriz. Bu itibarla kalpteki tasdiki ortadan kaldırmayan amelinden dolayı bir Müslüman’ı küfre nispet etmekten uzak durmak, ferdin huzuru ve toplumun barışı açısından çok önemli hale gelmektedir. Ayrıca günahından dolayı bir Müslüman’ı öteleştirmek ve yabancılaştırmak yerine; onun İslam dairesinde tutularak eksik veya yanlışlarının düzeltilme yoluna gidilmesinin daha sağlıklı bir netice vereceğini değerlendirilmektedir.

Osmanlı’nın dağılmasından sonra emperyalist güçlerin istilasında kalan İslam dünyasındaki bazı ilim adamları, batı medeniyeti karşısında eziklik hissine kapılarak buhrandan çıkış yolları aradılar. Müslümanların geri kalma sebepleri, bilim ve fende, sanayi ve teknolojide aranması gerekirken dinî değerleri sorgulandı. Müslümanların tarihte kurdukları büyük medeniyetler göz ardı edilerek bazı insanlar, geri kalmışlığın sebeplerini İslâm’da veya Müslümanların İslâm’ı anlama ve yaşama şeklinde arama gayretlerine girdiler. Hâlbuki tarihte Müslümanların gerçekleştirdiği ilmî ve kültürel ilerleme, onların geri kalmışlığının sebebinin İslâm’ın ve dinî anlayışlarının dışında başka yerlerde aranmasını zorunlu kılar.

11 Eylül saldırılarından sonra batılıların Vehhâbîliğe bakışında köklü değişikliğe gidilmiş ve Vehhâbîliğin radikal hareketleri beslediğine dikkat çekilmiştir. Nitekim Vehhâbîlerin baştan beri Müslümanlara uyguladıkları şiddet, batılılara karşı da kullanılmaya başlayınca Vehhâbîliğin bir şiddet hareketi olduğu batılılar tarafından dikkate alınmak zorunda kalınmıştır. Özellikle Arap dünyasındaki Müslümanların şiddete yönelmesinde ilham kaynağı olan Vehhâbî-Yeni Selefî anlayış ve siyasî yaklaşım, teknolojinin aletlerini kullanarak dünyanın birçok yerinde Müslümanlar arasında taraftar bulabilmiştir. Yeni-fundamentalizm olarak da isimlendirilen bu hareket, batı dünyasında Müslüman göçmenler arasında veya yeni müslüman olmuş kişiler arasında yayılabiliyor, üniversiteli gençlerin düşüncelerini etkileyebiliyor. Dolayısıyla bunların tesirinde kalan gençler şiddet kullanmakta bir sakınca görmüyorlar. Vehhâbî-Yeni Selefî yaklaşım, batının karşısında geri kalmışlık psikolojisine kapılarak İslâmî birikim ve tecrübeyi reddedip, batılı değerlerin aslında İslam’da var olduğun göstermek için bazı âyetlere batılı hukuk ve siyaset göre yeni manalar yükledi.91 Vehhâbî-Selefî ikliminde yetişen “Siyasal İslamcılar”, özel hayatlarında birçok eksikleri olduğu halde, değişken ve kaygan bir zemin olan siyasî arenada İslam’ı ön plana çıkardılar. Halbuki siyasetin icapları günlüktür ve birçok prensibi belli bir zaman diliminde geçerlidir. Siyasetçi başarısız olabilir ama İslam için başarısızlık söz konusu değildir. Bu itibarla İslam’ı siyaset kavgalarında taraflardan biri halinde getirmek sosyal barışa zarar vermiştir.[20]

Mekke Şerifi Hüseyin 1916’da Osmanlı’ya başkaldırıp kendisini Arap ülkelerinin kralı ilan etmişti. 1919’da Batılı ülkelerin, Suriye, Ürdün ve Irak’ta kurdukları manda yönetimlere karşı çıkarak buraların kendilerine verileceği konusunda söz aldıklarını belirtip Versailles Anlaşması’nı tanımadı. Mart 1924’te kendisini halife ilan etti. Bu arada Arabistan’ın ikinci gücü konumundaki Vahhabî-Suud kabileleriyle savaş halında idi. Suud II.Abdülaziz, Eylül 1924’te İngiltere’nin yardımıyla Şerif Hüseyin’i Hicaz’dan kovdu. Londra, Şerif-Suud çekişmesinde Suud tarafını tutmuştu. Böylece bölgedeki petrol çıkarma ve işleme konularında önemli gelirler elde edecekti. II. Dünya Savaşı sonunda ABD’nin tüm dünyada etkinliğini artırmasıyla beraber Suud yönetimi İngiltere himayesinden ABD taraftarlığına geçerek iktidarını kuvvetlendirdi. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonrasında ABD silahlı kuvvetlerinin Suudi silahlı kuvvetlerini desteklemek amacıyla ülkeye konuşlanmalarına izin verildi. Ancak bir süredir Velihad Prens Abdullah’ın şahsi özellikleri ve daha dindar ve milliyetçi çıkışları ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini yeni bir yol ayrımına getirdiği şeklinde yorumlanıyor. 11 Eylül terör olayından sonra Velihad Abdullah’ın ABD’yi eleştiren açıklamaları olmuş ve bu ABD tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. Kral Fahd’ın yerine geçecek olan Veliahd Abdullah’ın bu tür çıkışları önemli sinyaller olarak değerlendiriliyor.[21]

Raşit Kıyak

http://www.yenidenergenekon.com/393-vehhabilik/

Reklamlar

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: