ERMENİ SORUNU DOSYASI /// GÜRBÜZ EVREN : Kesmişiz abi Ermenileri…!

Gürbüz Evren

Gazeteci-Yazar,

22 Nisan 2015

Türkiye’de, Soykırım çok rahatça dillendirilen bir kavram oldu çıktı. Bazıları ise Ermenistan’da kullanılan “Büyük Felaket” ifadesini gerçek anlamını bilmeden kullanıyor.

Ermenistan’da, Ermeni Soykırımına "Meds Yeghern" yani “Büyük Felaket” denir. Bu ifade soykırımdan daha ağır bir tanımlamadır. Amerikan Başkanı Obama, son 2 yıldır 24 Nisan’da yaptığı konuşmalarda, Büyük Felaket demiştir. Bizimkiler de, şükürler olsun soykırım kelimesini kullanmadı diye sevinmiştir. Bazıları da, 24 Nisan’da değil ama Mayıs ayında soykırım diyecek diye kahırlanıyor. Oysa adam "Meds Yeghern" diyerek, soykırımın daniskasını dile getirmiştir. Daha ne olsun.

Gelelim konumuza. Soykırım iddiasındaki çevrelere göre, 1,5 milyon Ermeni öldürülmüştür. Sanki insanlar öldürülüp yollara, derelere, uçurumlara atarken, onlar da orada ellerinde kalem kâğıt, tek tek sayıp, hesap tutmuşlar.

1897-1903 yılları arasında “Osmanlı İstatistik Umumi İdaresi Müdürü”nün Mığırdıç Sınabyan isimli bir Ermeni olduğunu biliyor muydunuz? Sınabyan döneminde yapılan nüfus sayımlarında Ermeni nüfusu, 1897 yılında 1 milyon 42 bin 374 ve 1903 yılında başlanıp 1906 yılında tamamlanan sayıma göre de 1 milyon 50 bin 513’tür. Sınabyan sayımlar sırasında özellikle Ermeni nüfusun gerçek sayısını bulmaya çalışmıştır. En son 1914 yılında yapılan nüfus sayımında ise Ermeni nüfusu 1 milyon 299 bin 007’ye ulaşmıştır. Daha da önemlisi zorunlu göçün uygulandığı ve Ortodoks Ermenilerin yaşadığı 6 Doğu vilayetindeki Ermeni nüfusu 490 bin civarındadır. Şimdi soralım, bu rakamların içinden 1,5 milyon ölü nasıl çıkar?

Hemen belirteyim, sayılar üzerinden demagoji yapanlardan değilim, çünkü 1 kişi de hayatını kaybetse, konu geçiştirilmeyecek kadar önemlidir.

Tehcir

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı’nın savaş halinde olduğu Rus ordusu Doğu Anadolu’da ilerlerken, en büyük yardımı Osmanlı Devleti vatandaşı Ermenilerden almıştı. Kimi Ermeniler çeteler halinde kimileri de Rus üniforması altında kendi devletlerine karşı savaşıyor, korumasız sivilleri katlediyordu. İşte bu katliamlar, Rus askerleri, Mart 1915’te Van’a girdiğinde en üst düzeye ulaşmıştır.

Gelişmeler üzerine Osmanlı yönetimi, Ermenilerin önde gelenleriyle İstanbul’da bir toplantı yapmış, isyana ve katliamlara son verilmesini istemişti. Uyarılar işe yaramadığında ise 27 Mayıs 1915 tarihinde, adına “Tehcir” denilen karar alınarak, özellikle Doğu Anadolu’daki Ortodoks Ermeniler, İmparatorluğun güneydeki eyaletlerine zorunlu göçe tabi tutulmuştu. Olayın özetinin de özeti budur.

Aşağıda paylaşacağım bilgiler ışığında Tehcir’in katliam, karşılıklı kıyım ya da soykırım olup olmadığına siz karar verin.

10 Haziran 1915 tarihli İçişleri Bakanlığı talimatnamesi, Tehcir’e tabi tutulan Ermenilere, gidecekleri yerlerde arazi ve ev verilmesini, iş yapacaklara sermaye ve araç gereç sağlanmasını, tarıma uygun bölgelere yerleştirilmesini, uygun kasaba ve köy yoksa yeni köylerin, çiftliklerin kurulmasını istemektedir.

Tehcir sırasındaki masrafların karşılanması için 250 milyon kuruşa ulaşan bir bütçe ayrılmıştır. Kafilelerin ihtiyaçlarının karşılanması, her bir kişi için 2 para ile 10 para arasında değişen günlük harçlık verilmesi de, bu bütçe sayesinde olmuştur.

Paranın yetmediği görüldüğünde ise Adana, Konya, Ankara, Eskişehir, İzmit, Urfa, Maraş, Halep gibi vilayet ve sancakların yönetimlerine ek ödenekler gönderilmiştir.

Katledilmek istenilen insanlar için ev, arazi, sermaye, araç-gereç verilir mi? Bunca ödenek ayrılır mı? Günlük harçlık verilir mi?

Devam edelim. Osmanlı İçişleri Bakanlığı, Haziran ayından itibaren, Erzurum, Elazığ, Bitlis, Trabzon, Konya başta olmak üzere birçok vilayetin valisine gönderdiği telgraflarda, zorunlu göçe tabi tutulan Ermenileri yol boyunca koruyamayan, eşkıya baskınlarına, soyulmalarına, öldürülmelerine engel olamayan ve kötü davranan yetkililer hakkında işlem yapılmasını, askeri mahkemelere sevk edilmelerini emretmiştir.

İşte bu süreçte, 1916 yılının sonbahar aylarına kadar mahkemeye çıkarılan Osmanlı memur ve subayları ile bazı sivillere cezalar verilmiştir. Mahkemeler, 67 kişiye idam, 524 kişiye hapis, 68 kişiye de para ve sürgün cezası vermiştir.

Katledilmek istenilen insanlar için yüzlerce devlet görevlisi mahkemeye çıkarılıp idama, hapse ya da sürgüne mahkûm edilir mi?

10 Haziran 1915 tarihli İçişleri Bakanlığı talimatnamesinin bir başka özelliği ise Ermenilerin, ayrıldıkları yerlerde bıraktıkları malları koruma altına almasıdır. Buna göre, Ermenilerin geride bıraktıkları tüm varlıkları, mühürlenerek kayıt altına alınıp korunacaktır. Ambarlarda, tarlalarda, evlerde kalan ürünleri, yiyecekleri açık artırma ile satılarak parası sahipleri adına kaydedilecektir. Bu işleri Taşınmaz Mallar Komisyonu yapacaktır. Kayıtların örnekleri vilayet ve sancak yönetimlerinin yanı sıra kiliselerde de tutulacaktır.

Katletmek istenilen insanların taşınmazları, malları, ürünleri kayıt altına alınıp korunur mu?

18 Aralık 1918 tarihinde, Osmanlı Hükümeti, Ermeniler için Geri Dönüş Kararnamesi çıkarmıştır. Buna göre Ermenilere evleri, arazileri geri verilecek, kilise, okul, yetimhane vb yerlerdeki eşyaları teslim edilecek, içine göçmen yerleşmiş evlerin tasfiyesi gerçekleştirilecektir.

Katledilmek istenilen insanlar için geri dönüş ve mal varlıklarının iadesi amacıyla kararname çıkarılır mı?

Bu son örneği verdiğimde, bir açığımı bulmuşçasına heyecanlanan soykırım iddiacıları, “Savaşı kaybetmiş Osmanlı yöneticilerinin, Tehcir’den 3,5 yıl sonra aldığı Ermenilerin geri dönüşü kararı inandırıcı kanıt değil. Zaten Ermeniler, müttefikler sayesinde dönecekti” diyerek beni sıkıştırdıklarını sanırlar.

Bu sözlere de yanıtım hazırdır. 10 Haziran 1915 tarihli talimatname ile kısmen başlayan Zorunlu Göç, tüm vilayetlere ve sancaklara gönderilen emirle, 25 Kasım 1915’de geçici olarak durdurulmuştur.

15 Mart 1916’da ise tamamen durdurulmuştur. Hatta zorunlu göç için yolda olan kafilelerin, o sırada bulundukları yerlerde iskân edilmeleri emri verilmiştir.

Soykırım iddiacılarının bilinmesini istemedikleri bir başka konu ise Zorunlu Göç uygulaması dışında tutulan Ermenilerdir.

İçişleri Bakanlığı’nın vilayetlere, sancaklara gönderdiği 9 Haziran 1915, 17 Haziran 1915, 26 Haziran 1915, 4 Temmuz 1915, 4 Ağustos 1915, 15 Ağustos 1915, 17 Ağustos 1915, 18 Eylül 1915, 23 Ekim 1915, 4 Kasım 1915, 13 Mart 1916, 30 Nisan 1916, 3 Mayıs 1916 tarihli telgraf, yazı ve diğer belgelerinde bu durum açıkça ortadadır.

Söz konusu belgelerde, Katolik ve Protestan mezhebinden Ermenilerin, devlet memuru olarak görev yapan Ermenilerin ve ailelerinin, komitacılarla ilişkisi olmayan Ermeni tüccarları ve ailelerinin, 5 bin civarında Ermeni askeri ailesinin, kimsesiz Ermeni çocukların, hasta, engelli ve bazı özel durumu olan Ermenilerin Tehcir kapsamı dışında tutulması emredilmiştir.

Yok edilmek istenen insanlar, farklı mezhepten, meslekten, özellikten diye ayrılıp, bu uygulamanın dışında tutulur mu?

Tehcir’in binlerce insanın ölümüne neden olduğunu, Ermenilerin büyük acılar çektiğini kabul etmemek mümkün değil. Savaş şartlarında çıkarıldıkları yollarda kafileler daha iyi korunabilir miydi? Sorusu başta olmak üzere daha birçok soru sorulabilir. Bunların yanıtlarını bulmaya çalışalım, ancak işin bir de diğer tarafı var. Türklerin komiteler tarafından katledildiğini çocuk, kadın ve yaşlı sivillerden oluşan 500 bin civarında insanın öldürüldüğünü, evlerinin, tarlarının, ahırlarının yakıldığını, yerlerinden sürüldüğünü yok sayacaksınız, sadece Ermenilerin acılarını hatırlatarak soykırımı kabul edin baskısı yapacaksınız.

1915 olayları, önce Rusya, ardından da Fransa ve İngiltere’nin kullandığı Ermeni komitelerinin Türk ve diğer Müslüman unsurlara karşı başlattığı katliamlara zaman içinde karşılık verilmesidir. Karşılıklı kıyımdır. Ermeni kayıplarının çoğu ise zorunlu göç yolunda olmuştur. Kafkasya’ya, Ermenistan’a, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa başta olmak üzere batılı ülkelere giden, Suriye’de, Lübnan’da kalan Ermeniler hiç hesaba katılmadan, tüm Ermeni nüfusunun yok edildiği iddia edilir. Göç yollarında, soygun, saldırı, salgın hastalık gibi nedenlerle ölenlerin sayısı ise 200 bin olarak verilir. Yeri gelmişken soralım, 1915’te dünyanın en büyük Ermeni nüfusunun yani 100 bin Ermeni’nin yaşadığı İstanbul’da neden tek bir Ermeni’nin burnu kanamamıştır?

Son 10-15 yıldır, tek bir belgeyi incelemeden, bırakın Türk kaynaklarını, tek bir yabancı kaynağı araştırmadan, “Bıktık artık, soykırım yok tehcir var açıklamasından” diyenler, Ermeni komitelerinin katlettiği 500 binin üzerindeki Anadolu insanını yok sayarlar. (Asala’nın katlettiği diplomatlarımızdan bahsetmedim bile). Çünkü onlara göre, Anadolu insanının hiçbir değeri yoktur. Hepsi de öldürülse olur. Çünkü bu insanların adı Türk’tür ve Türkler her zaman suçludur, vahşidir, barbardır. Öyleyse Türkler her zaman haksızdır, ama karşılarındaki kim olursa olsun mazlumdur ve haklıdır. Buna rağmen biz Ermenilerin acısını paylaşalım diyoruz da, Türklerin acısını paylaşalım diyen neden olmuyor? Neden Ermenistan’dan, Ermeni diyasporasından bir kez olsun bunu duymuyoruz? Anadolu insanı “Acıların Çocuğu” mu?

Türkiye’nin batısında yaşayanlardan bazıları Ermenileri kesmişiz diyerek kestirip atmaktadır. Ama bir de, Kahramanmaraşlılara, Erzurumlulara, Bayburtlulara, Karslılara, Vanlılara, Erzincanlılara, Ardahanlılara, Iğdırlılara, Bitlislilere, Elazığlılara sorun bakalım ne diyecekler.

Batılı ülkeler ise bu konuda maalesef Haçlı zihniyeti ile hareket ediyorlar. Bunu ben söylemiyorum, onların ağzından çıkan sözler ortaya koyuyor. Bunun son örneği Papa Francis’in soykırımı tanıması oldu. Ben onu geçip, size daha somut bir örnek veriyorum.

Fransa’da Demokrasi İçin Birlik Partisi (UDF) Milletvekili ve İssy Les Moulinaux Belediye Başkanı André Santini, 18 Ocak 2001’de, Ulusal Mecliste, Ermeni Soykırımı Yasası görüşülürken yaptığı konuşmaya şöyle başlıyordu: “Haçlı Seferlerinden bu yana bizimle olan Ermenileri sevgiyle selamlıyorum.”

“Kesmişiz abi Ermenileri” diyerek, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara” sesleniyorum, cahillik de bir çeşit soykırımdır. 1915 olayları konusundaki görüşünüzü oluşturmadan önce lütfen okuyun, araştırın, inceleyin.

İnternet üzerinden rahatlıkla bulabileceğinize inandığım, “Sömürgecilik Tarihi Işığında Ermeni Sorunundaki Çıkar Odakları”, “Dikkat Türkiye Soykırım Suçlusu İlan Edilecek: Son Celse” ve “Emperyalizmin Oyuncağı Ermeni Sorunu” adlı kitaplarımı da okuyabilirsiniz.

24 Nisan 2015

Ülkemizin önde gelen aydınları sözde soykırımı reddettiklerini alttaki bildiriyi imzalayarak duyurmaktalar. Bildirideki imza sayıları giderek artmaktadır.

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI” İDDİALARINI REDDEDİYORUZ…

BU TEMELSİZ İDDİALARLA BÖLGEDE HUZUR VE BARIŞI, HALKLARIMIZ ARASINDA DAYANIŞMA DUYGUSUNU ZEDELEMEKTE OLAN ERMENİSTAN HÜKÜMETİNİ ŞİDDETLE KINIYORUZ…

Sözde Ermeni soykırımının 100. Yıldönümü vesilesiyle Ermenistan’ın Türkiye’yi hedef alan ve Türk milletini aşağılayıcı söylemlerini yoğunlaştırdığı görülmektedir. Papa’nın ve bazı yabancı devlet adamlarının bu konuda sözleri ve tavırları da Ermenistan’ı bu saldırgan politikasında yüreklendirmektedir.

Tarihi gerçekleri saptıran ve hukukun üstünlüğü ilkesini hiçe sayan bu söylemler karşısında devletimizi temsil edenlerin ve siyasetçilerin gösterdikleri tepkiler çoğu zaman yetersiz kalmakta ve Avrupa Parlamentosunun son kararında görüldüğü gibi, adeta Türkiye’nin o tarihte yaşananların sorumluluğunu kabul etmekte olduğu şeklinde yorumlanmaktadır.

Bu gelişmeler karşısında gerçekleri Türk ve dünya kamuoyuna duyurmak kaçınılmaz bir görev haline gelmiştir.

M.K.ATATÜRK, Büyük Nutkunda o devirde Ermenilerin Müslümanlara karşı uyguladığı zulüm ve yok etme politikasını şöyle anlatmaktadır:

“Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildir. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler. Ermeniler, …binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı."

Tarihi gerçekler böyleyken, Birinci Dünya Savaşındaki Emperyalist ülkelerin propaganda belgelerinin etkisi altında kalan bazı yabancıların o tarihlerde Türklere yapılan zulmü görmezlikten gelerek Türkleri hedef tahtası haline getirmeye çalışmalarını şiddetle reddediyoruz .

Türkleri soykırım yapmakla suçlayanlar uluslararası hukuku da açık biçimde ihlal etmektedirler. Birleşmiş Milletlerin 9 Aralık 1948 tarihli Soykırımla Mücadele Sözleşmesi hangi olayın soykırım olarak tanımlanabileceği yetkisini sadece o olayın cereyan ettiği ülkenin ilgili mahkemesine veya yetkili kılınmış bir uluslararası mahkemeye vermektedir. Bugün Ermenistan’ın beklentileri doğrultusunda Türklerin soykırım yaptığını iddia eden parlamentolar, uluslararası kuruluşlar ve siyasetçiler sözleşmenin bu hükmünü yok sayarak kendilerini mahkeme yerine koymak gafletine düşmektedirler.

Bunlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Perinçek davasında soykırım iddiasının tartışmalı bir konu olduğu hükmüne vardığını da unutturmak ve Amerika’daki 69 ünlü tarihçinin 1985 tarihinde yaptıkları açıklamada Ermenilerin soykırım iddialarını kabul etmediklerini de gözden kaçırmak istemektedirler.

Türkiye karşıtı propagandaların etkisi altına girenler; Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı yıllarında yüzbinlerce masum Türkü öldürdüğünü görmezlikten gelmekte, gene Ermenilerin 26 Şubat 1992 tarihinde gerçekleştirdikleri Hocali Katliamında ‘106’sı kadın, 83’ü çocuk’ 613 Azeri soydaşımızı katlettiklerini unutturmaya çalışmakta, Ermenistan’ın Yukarı Karabağ ve civarında yaşayan yaklaşık bir milyon Azeriyi evlerinden kopararak göçe zorladıklarını, Azeri topraklarının % 20’sini işgal ettiğini göz ardı etmektedirler.

40’tan fazla Türk Büyükelçisi ve diplomatını katleden Ermeni ASALA terör örgütü anısına Erivan’da Yerablur Askeri Mezarlığında anıt dikerek bu terör örgütüne açıkça sahip çıkan Ermenistan, “hesap sorması değil, hesap vermesi” gereken bir ülkedir.

Tarihten bugünün siyasi hesapları için malzeme çıkartmaya çalışmak yanlıştır.

Yapılması gereken tarihi tarihçiler bırakmaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin ortak tarih komisyonu kurulması önerisini kabul etmeyen Ermenistan, bu çözümü de engellemiş bulunmaktadır.

Biz aşağıda imzası olanlar; Ermenistan’ın izlediği bu sorumsuz politikaları şiddetle kınıyor, Türk siyaset adamlarını bu konuda daha kararlı bir tutum izlemeye davet ediyor, yabancı devlet adamlarını ve parlamentoları da Türk milletini incitecek gerçek dışı suçlamalardan vaz geçmeye çağırıyoruz.

Abdullah Özer (Bursa E. Milletvekili), Ahmet Yavuz (E.General), Alev Coşkun (Gazeteci/Yazar), Ataol Behramoğlu (Şair/Yazar/ Sanatçılar Girişimi), Aysel Çelikel ÇYDD Genel Başkanı, Bedri Baykam (Ressam/Sanatçı), Birgül Ayman Güler (Prof.Dr. İzmir Bağımsız Milletvekili), Canan Arıtman (Cumhuriyet Kadınları Derneği Gn. Başkanı), Dilek Akagün Yılmaz (Uşak Milletvekili /Hukukçu, Kemal Anadol (İzmir E. Milletvekili/Hukukçu/Yazar), Mümtaz Soysal (Prof.Dr. E.Ankara milletvekili/E.Dışişleri Bakanı/Hukukçu), Nasuh Mahruki (AKUT Başakanı), Nihat Genç( Gazeteci/Yazar) Rahmi Aygün (Gazeteci), Rıza Zelyut (Gazeteci/Yazar), Süheyl Batum( Prof.Dr. Eskişehir milletvekili/Hukukçu) Semra Topçu(Gazeteci), Türkkaya Ataöv (Ankara E. Milletvekili),Tansel Çölaşan (ADD Genel Başkanı), Yüksel Pazarkaya (Dr.Şair/Yazar/ Üniversite Öğretim Görevlisi) M. Şükrü Elekdağ Dr. İstanbul E. Milletvekili/E.Büyükelçi),Özer Ozankaya (Prof.Dr.), Mete Akyol (Gazeteci/Yazar) ……………..

ERMENİ SOYKIRIM YALANLARINA HAYIR!

Ermeniler, Türklerle bin yıl boyunca barış içinde birarada yaşamışlar, Osmanlı Devleti’nin elçilik ve bakanlık gibi önemli görevlerinde bulunmuşlar; sanat ve kültürümüze büyük katkılar yapmışlardır.

Birinci Dünya Savaşı koşullarında, 1915 yılında ve sonrasında Ermenilerle Türkler karşılıklı kırım ve büyük acılar yaşamıştır. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovannes Kaçaznuni, 1923 yılında Taşnak Partisi’nin kongresinde “Öldürdük ve öldürüldük. Büyük Ermenistan rüyası ile gözlerimiz kör oldu” demiştir.“O. Kaçaznuni- Taşnak Partisi’nin yapacağı bir şey yok-Kaynak Y.”

O dönemde yaşamını yitiren Ermenilerin, Kürtlerin ve Türklerin acıları ortaktır. Ancak geçmişin yaralarını kaşımak, acılardan husumet yaratmak kimseye yarar getirmediği gibi bugünkü ilişkilerimize de zarar vermektedir. Biz Ermeni düşmanı değiliz; onları rahatsız edecek, üzecek eylem ve tavırlara asla izin vermemeliyiz.

KISA TARİHÇE

1. Dünya savaşında 16 milyon insan ölmüş, 20 milyon insan yaralanmıştır. Osmanlının yıkılış döneminde 5 milyon Osmanlı vatandaşı Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadoluya göç etmek zorunda kalmıştır. 1864-1922 yıllarında 4,5 milyon Türk ve Müslüman öldürülmüştür.

Ermeniler 1887’de Hınçak, 1890 yılında Taşnak örgütünü kurmuş ve Türklere karşı sistemli bir yok etme girişimlerini başlatmıştır. 1906-1922 yıllarında Anadolu’da ve

Kafkasya’da yüzbinlerce Türk Ermeniler tarafından katledilmiştir. Toplu mezarlar, tanıklar ve arşivler bunun kanıtıdır.

Süregelen isyanlar ve katliamlar Osmanlı Devleti’nin güvenliği için bir tehdit oluşturmuştur. Osmanlı Hükümeti kendi vatanına ve milletine karşı düşmanlarla işbirliği yapan Batı ve Çarlık Rusyası destekli Hınçak ve Taşnak örgütlerinin yöneticileri dahil 2345 komiteciyi 24 Nisan 1915 yılında tutuklamıştır. Ermenilerin her yıl “Ermeni soykırımının yıldönümü” diye andıkları 24 Nisan bu tarihtir ve tehcirle bir ilgisi yoktur.

Osmanlı Hükümeti, Dünya Savaşı koşullarında Osmanlı ordusunda etkin olan Alman generallerinin tavsiyesiyle arka cepheyi emniyete almak adına 27 Mayıs 1915 yılında Ermenilerin zorunlu göçüne karar vermiştir.

TEHCİR

İlkel koşullarda yapılan bu uzun yolculuk esnasında hastalık, yoksulluk, kıtlık, kötü hava koşulları, intikamcı saldırılar ve çeşitli cephelerde süregelen savaş yüzünden göç kafilelerini koruyacak yeterince asker bulunamaması gibi nedenlerle yüzbinlerce Ermeni hayatını kaybetmiş, büyük acılar yaşamışlardır. Bu olaylarda ihmali görülen sorumlular çeşitli cezalara çarptırılmış, bazıları idam edilmiştir.

O zaman 1.300 000 olan Ermeni nüfusunun yarısı göçe tabi tutulmuş, Türkiye’nin batı kentlerinde yaşayan ve Türklere karşı eylemlere katılmayan Ermeni halkı bu zorunlu göç politikasından zarar görmemiştir.

1915 yılının ortasında başlayan göç olayı 1916 başına değin sürmüştür. 15 mart 1916’da yayınlanan bir genelge ile yer değiştirmenin sona erdiği kesin olarak açıklanmıştır.

Ermenilerin savaş bitince geri dönebilecekleri ve mallarının kendilerine iade edileceği duyurulmuştur. Geri gelenlerin bir bölümü Adana ve Urfa çizgisinde Fransız sömürgecilerle birlikte Türklere karşı silaha sarılmıştır. Kurtuluş Savaşı’mızın zaferle sonuçlanmasından sonra Ermeniler yaşamlarını yurtdışında sürdürmeye devam etmişlerdir.

Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra ülkemiz İtilaf Devletleri’nin işgaline uğramış, bütün arşivler işgalcilerin eline geçmiştir. İngilizler, Osmanlı Hükümeti’nin de yardımıyla, Doğu’da görev yapmış İttihat ve Terakki yetkilisi 147 kişiyi Malta’ya sürmüş, “Savaş esirlerine kötü davranılması ve Ermenilere karşı katliam” faaliyetleri nedeniyle haklarında yargılama başlatılmıştır. Elinde tüm belgeleri bulunduran İngiliz Kraliyet Başsavcılığı Temmuz 1921’de şu sonuca varmıştır: “Elimizde bulunan deliller ve bilgiler ışığında sanıkların hukuki yollardan yargılanarak cezalandırılmaları için herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.” (Uluç Gürkan, Ermeni Sorununu Anlamak, İstanbul 2011 S. 78)

Malta yargılaması 29 ay sonra tutukluların beraat etmesiyle sonuçlanmış ve tutuklular 31 ekim 1921’de Türkiye‘ye geri getirilmiştir. “Malta kararı, 1915 tehcir olaylarının bir soykırım olmadığının son derece önemli bir kanıtıdır.”(Prof. Dr. Hakkı Keskin, 22.1.2015, Aydınlık)

SOYKIRIM NEDİR?

Jenosit (soykırım) 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nda doğrudan ve dolaylı olarak “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir azınlığın tümünü ya da bir bölümünü yok etmek” olarak tanımlanmıştır. Ermeni tehciri bu tanıma uymamaktadır.

Almanya’nın Yahudi soykırımını kabul ettiği gibi, Türkiye’nin de Ermeni soykırımını kabul etmesini isteyen batılı ülkeler, politikacılar, yazarlar, sanatçılar ve işbirlikçi yerli enteller üç maymunu oynamakta ısrarlı görünüyorlar.

Nazi Almanyası 6 milyon Yahudiyi sistemli bir şekilde katletmiştir. Yahudiler Almanya’ya sadakatle bağlı olmalarının yanısıra, başka devletlerle işbirliği yaparak Almanya’yı işgale kalkmamış, toprak talebinde bulunmamış, ellerine silah alıp Alman askerlerini ve sivil halkı katletmemişlerdir.

Oysa Ermeni çeteleri silaha sarılarak asker sivil demeden katliamlar yapmış, emperyalist ülkelerin taşeronluğuna soyunmuş, toprak talebinde bulunmuş ve savaş halinde olan ordumuzu arkadan hançerlemiştir.

ERMENİ DİASPORASI BOŞ DURMUYOR

1915 tehcir olaylarını soykırım olarak niteleyen Ermenistan ve Ermeni diasporası bunu dünya kamuoyuna kabul ettirmek için her türlü yolu denemektedir.1975 yılından itibaren Ermeni Asala örgütü 44 Türk diplomatını katletmiştir. Ermeni lobisi yaşanan gerçekleri tersyüz ederek, arşivlerin açılmasından ve tarihçilerin bu konuyu değerlendirmesinden kaçarak kendi görüşlerini tek gerçek olarak empoze etmekte, Türkleri soykırım (jenosit) yapmakla suçlamaktadır. Bu amaçla çok sayıda yazılı ve görsel malzeme sunarak toplumları ve devletleri etkilemektedir.

Arkasına emperyalizmin yoğun desteğini alan ve bir şirket gibi çalışan Ermeni diasporası, soykırım iddialarını sürekli gündemde tutarak dünyanın birçok ülkesinde yaşayan Ermenileri bir arada tutmayı amaçlamakta, Türkiye’den özür, tazminat ve toprak taleplerinde bulunarak bizi baskı altına almak istemektedir. Dava, Sevr hayali görenlerle Türkiye arasındadır.

TÜRKİYE’NİN ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Türkiye bu konunun Türk, Ermeni ve uluslararası uzman tarihçiler komisyonu tarafından araştırılmasını, Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere, ABD, Türkiye Ermenistan ve Azerbaycan’daki belgelerin, kaynakların, arşiv malzemelerinin açılmasını ve gerçeklerin ortaya çıkarılmasını önermiştir. Türkiye’nin bu önerisine Ermenistan ve Ermeni Diasporası bir türlü yanaşmamaktadır. Bilinmelidir ki tarihten husumet çıkarmak kimseye yarar sağlamaz. Türkiye ve Ermenistan’ın geçmişin yaralarını sarmak için işbirliği yapmaları iki ulusun da yararınadır.

BİZ NE YAPIYORUZ?

Türkiye uzun yıllar bu konuda sessiz kalmayı yeğlemiş, gereken önlemleri almamış, yurttaşlarımızı ve dünya kamuoyunu yeterince bilgilendirmemiştir. Bazı yurttaşlarımız yaklaşan tehlikeyi görememekte; “Yüzyıl önce yaşanan olayları konuşmaya ne gerek var? Özür dilesek ne olur? Bunlar Osmanlı döneminde oldu, bize ne?” yönünde görüş belirtmektedir. Oysa tehlike çok büyüktür ve hepimize zarar verecektir.

SOYKIRIM YALANLARI VE BİZİ BEKLEYEN TEHLİKELER

-Emperyalizm ve taşeronu Ermeni diasporası ile Ermenistan tarihi gerçekleri tersyüz edip bize özür diletmek; bununÖzürün ardından bizden yüklü miktarda tazminat koparmak amacını güdüyorlar.

-Bunun ardından Doğu ve Orta Anadolu bölgesinden toprak talepleri gelecektir. Böyle bir talep, toprak bütünlüğümüzü ve ülke barışını tehlikeye sokacak,yeni acıların yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

-Sözde soykırım yalanları birçok ülkenin ders kitaplarında okutulacak, yetişecek yeni nesiller ileride yönetim kademelerine geldiklerinde Türklere ve Türkiye’ye karşı önyargılı; hatta düşmanca davranacaklardır.

-Yurtdışında yaşayan ve çalışan yurttaşlarımız hem Müslüman hem de soykırımcı (!) Türk olarak konut ve iş ararken büyük zorluklarla karşılaşacaklarlara uğrayacaklar ve dışlanacaklardır. Böylece Türkleri Avrupa’dan kovmanın altyapısı oluşturulacaktır.

-Ermeni yalanlarının dünya çapında kabul görmesi Türk ve Türkiye imgesine (imajına) büyük darbe vuracak; bu durum uluslararası ilişkilerimizi; ekonomimizi, ticaretimizi ve turizmi olumsuz yönde etkileyecektir.

-Ağır silahlarla Azerbaycan‘a saldırarak Dağlık Karabağ ve çevresindeki beş bölgeyi işgal eden, 1 milyon Azeriyi topraklarından göçe zorlayan ve bu konuda Birleşmiş Milletler kararını hiçe sayan Ermenistan’ın 1992 yılında yaptığı Hocalı katliamı da dünya kamuoyunun gündeminden düşecektir.

-Ülkemizdeki bölünme sürecinin koşulları oluştuğunda bunu bastırmaya çalışacak olan güvenlik güçleri soykırım yapmakla suçlanacak, emperyalist güçlerin ülkemize müdahalesine zemin hazırlanacaktır.

Die türkisch-armenische Kontroverse über die Ereignisse von 1915 Hintergrund

Der Erste Weltkrieg war eine Katastrophe beispiellosen Ausmaßes. Mindestens 16 Millionen Menschen kamen ums Leben und weitere 20 Millionen wurden verletzt, das Osmanische und das Russische Reich wie auch die Österreichisch – Ungarische Monarchie zerfielen, die Grenzen verschoben sich auf drastische Weise und es setzte eine massenhafte Migrationsbewegung ein.

Der Prozess des kontinuierlichen Niedergangs des Osmanischen Reiches hatte infolge des europäischen Kolonialismus und Nationalismus und der damit ein hergehenden ständigen Kriege bereits vor dem Ersten Weltkrieg begonnen. Der russische Expansionismus und die nationalistischen Strömungen aus dem Westen führten zu einer Abspaltung der westlichen Provinzen des Reiches und damit auch zu einerunvermeidlichen Schwächung der angeschlagenen osmanischen Strukturen. Nahezu4,5 Millionen osmanische Muslime kamen zwischen 1864 und 1922 ums Leben und unzählige weitere Tote wurden nie gezählt. Auch sind circa 5 Millionen osmanische Bürger während des Zerfalls des Osmanischen Reichs aus ihrer angestammten Heimat auf dem Balkan und dem Kaukasus vertrieben worden und fanden Zuflucht in Anatolien und Istanbul. Wie die anderen Völker im Reich erlebten auch die Armenier großes Leid. Der Verlust so vieler Menschenleben und die Trennung von der Heimat waren ein gemeinsames Schicksal.

Noch heute belasten die traumatischen Folgen der Ereignisse von 1915 die Türken und Armenier. Die gegensätzliche und unvereinbare nationale Geschichtsschreibung untergräbt die für eine Versöhnung nötige gegenseitige Empathie und Selbstkritik. Zur Einigung über die historische Darstellung ist es notwendig, auf sachlicher Ebene zu untersuchen, wie diese Tragödie sich ereignet hat, sowie Ursache und Wirkung des tatsächlichen historischen Kontextes aufzudecken und so die türkische und armenische Sicht auf die Geschichte zu versöhnen.

Beginnend mit der zweiten Hälfte des 19. Jahrhunderts zielte das zaristische Russland auf die Schwächung und Aufteilung des Osmanischen Reiches ab und unterstützte daher die separatistischen Aktivitäten und Revolten der Armenier. Diese Unterstützung führte zu einer weiteren Radikalisierung und Bewaffnung nationalistischer armenischer Gruppen in Regionen, in denen osmanische Muslime die Mehrheit bildeten. In der Konsequenz schlossen sich eine beträchtliche Zahlbewaffneter armenischer Gruppen den einfallenden russischen Truppen an, um einethnisch homogenes armenisches Heimatland gründen zu können.

Als Antwort darauf ordnete die osmanische Regierung 1915 an, die armenische Bevölkerung, die in den oder in der Nähe von Kriegsgebieten lebte, in die südlichen osmanischen Provinzen umzusiedeln – abseits der Versorgungswege und militärischen Transportrouten der sich nähernden russischen Truppen. Einige Armenier, die weit entfernt von der Front lebten, die Kollaboration betrieben oder dessen verdächtigt wurden, waren ebenfalls Teil der

Zwangsumsiedlung.

Gleichwohl die osmanische Regierung Pläne zur Versorgung, zum Schutz und zur ausreichenden Verpflegung der Umzusiedelnden gemacht hatte, widerfuhr der Mehrzahl der Armenier großes Leid. Kriegsbedingungen, die durch interne Kämpfe noch verschärft wurden, lokale Gruppen, die auf Rache sannen, Banditentum, Hunger, Seuchen und die allgemeine Gesetzlosigkeit eines kollabierenden Staatsapparats vereinten sich zu einer Tragödie jenseits jeglicher kalkulierbarer Möglichkeit. Auch gab es einige ungehorsame osmanische Staatsdiener, die Vergehen an den armenischen Konvois begangen. Doch belegen historische Dokumente, dass die osmanische Regierung diese Verbrechen nicht nur nicht beabsichtigte, sondern im Gegenteil sogar die Täter bestrafte. Staatsbedienstete, die sich nicht an die Anordnung hielten, die Umsiedlung geordnet und sicher durchzuführen, wurden vor das Kriegsgericht gestellt und diejenigen, die für schuldig befunden wurden, wurden lange vor Ende des Ersten Weltkriegs, im Jahr 1916, von der Regierung zum Tode verurteilt.

Kein politischer, wissenschaftlicher oder rechtlicher Konsens über die Definition der Ereignisse von 1915

Diese Frage ist Thema einer legitimen wissenschaftlichen Debatte unter angesehenen Historikern auf beiden Seiten. Die unversöhnliche armenische Sichtweise als unbestreitbar zu akzeptieren, wenn auch nur um Solidarität mit den Armeniern und ihrer schmerzhaften Vergangenheit zu demonstrieren, lässt das Leid, dass viele andere Bevölkerungsgruppen erlebt haben, außer Acht

und wird ihnen damit nicht gerecht. Mitgefühl ist dann problematisch, wenn es selektiv ist.

Die armenische Gemeinschaft, die in den Ländern des Westens lebt, wird häufig durch gut organisierte nationalistische Vereinigungen repräsentiert, die darauf abzielen, eine armenische Identität mit dem Fokus auf die Anerkennung der Ereignisse von 1915 durch die internationale Gemeinschaft als Genozid zu schaffen.

Die Konvention von 1948 spezifiziert, worin ein Genozid besteht und wie er festgestellt werden kann. Demgemäß kann nur ein zuständiges internationales Gericht beschließen, dass es sich um einen Völkermord handelt. Derartige Gerichtsurteile bestehen für den Holocaust, für Ruanda und Srebrenica; für die Ereignisse von 1915 jedoch besteht keinerlei Beschluss eines internationalen Strafgerichts, der die Ereignisse von 1915 als Völkermord bezeichnet. So lässt sich auch in diesem Zusammenhang nicht sagen, dass ein rechtlicher Konsens über die Frage bestünde.

Erneuerung der historischen Freundschaft und Zusammenarbeit

Türken und Armenier sollten sich darum bemühen, ihre historische Freundschaft zu erneuern – ohne dabei jedoch die schwierigen Zeiten in ihrer gemeinsamen Vergangenheit außer Acht zu lassen. Man darf nicht vergessen, dass, ungeachtet der Ereignisse des Ersten Weltkriegs, bis zu den in den 1970er Jahren beginnenden armenischen Attentaten und PR-Kampagnen Armenier und Türken einander auf sozialer Ebene sehr nahe waren. Und auch heute sind Armenier und Türken, die außerhalb ihrer Heimatländer leben, in der Lage, sich einander anzunähern. Türken und Armenier teilen ihr gemeinsames anatolisches und osmanisches Erbe sowie einen Großteil ihrer Kultur, ja sogar die Sprache.

Allerdings sollten bei den Bestrebungen, die historischen und politischen Schwierigkeiten zu überwinden, beide Seiten ehrlich und offen sein. Der Prozess eines wahrhaften Dialogs ist möglich, wenn man lernt, die Sichtweise des anderen zu respektieren und durch Vertrautheit und Empathie allmählich gegenseitigen Respekt aufzubauen. Auf diese Weise können sich die türkische und die armenische Geschichtsschreibung um eine „gerechte Erinnerung“ herum einander annähern. In dem Glauben, dass dies möglich ist, hat die Türkei die Einrichtung einer gemeinsamen Kommission aus türkischen und armenischen Historikern sowie weiteren internationalen Experten vorgeschlagen, um die Ereignisse von 1915 in den Archiven in der Türkei, in Armenien und in Drittländern zu untersuchen. Die Ergebnisse einer derartigen Kommission könnten sicherstellen, dass beide Seiten zu einem besseren und gerechteren Verständnis dieser tragischen Zeit kommen und zu einer Normalisierung der Beziehungen zwischen Türken und Armeniern beitragen.

Berlin, 08.05.2015

Pressemitteilung

Über die Debatte in Deutschland in der Armenierfrage: Völkermord ist ein juristischer Begriff und es gibt noch immer kein Urteil eines internationalen Gerichtshofes, welcher diesen abschließend festgestellt hat. Was die historische Bewertung angeht, plädiert die Türkische Gemeinde in Deutschland dafür, dass eine von allen Seiten akzeptierte unabhängige Historikerkommission sich der Sache widmet und für alle überzeugende Ergebnisse vorlegt, wonach alle Beteiligte sich richten müssen und die Konsequenzen tragen.

Die türkische Staatspolitik ist in der Vergangenheit leider sehr defensiv mit dieser Frage umgegangen. Auch wenn in letzten Jahren es jedoch eine offensivere Haltung eingenommen und das Angebot gemacht hat, sollte die geschichtlichen Ereignisse einer unabhängigen und auch von den Armeniern akzeptierten Historikerkommission überlassen werden.

Die Erklärungen von Staatspräsident Joachim Gauck und dem Parlament werden dem deutsch-türkisches Verhältnis schaden, wenn auch nur vorübergehend, denn Deutschland und die Türkei haben sehr feste Beziehungen in vielen Fragen. Dennoch werden die DeutschlandTürken die Entscheidung des Parlaments und die Aussagen von Gauck kritisch begleiten.

Der Beschluss darf nicht eine Türkei- und türkenfeindliche Stimmung in Deutschland erzeugen.

Gökay Sofuoglu, Bundesvorsitzender

Türkische Gemeinde in Deutschland

Almanya Türk Toplumu TGD

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: