TARİH : FÂTIMÎLER DEVLETİ’NDE TÜRKLER

Orta-Çağ-014

FÂTIMÎLER DEVLETİ’NDE TÜRKLER

Giriş

Türklerin, ilk İslam fetihleriyle birlikte İslam şehirlerine doğru gruplar halinde gelişleri, Emevilerin ilk halifesi Muaviye (661-680) zamanından itibaren başlamıştır. Muaviye’nin Horasan Komutanı Ubeydullah b. Ziyad tarafından Buhara’dan getirilen ve 2.000 okçudan ibaret olan ilk Türk askeri taifesinin Basra’ya, daha sonra Haccac b. Yusuf zamanında bir garnizon olarak kurulan Horasan’ın yeni eyalet merkezi olan Vasıt şehrine yerleştirildiği belirtilmektedir.[1]

Kısaca, Emeviler döneminde İslam şehirlerinde istihdam edilen Türklerin, Emevilerin takip ettiği ırkçı politikalar yüzünden, önemli mevkilere getirilmediği ve daha ziyade garnizonlarda rütbesiz askerler olarak kaldıkları bilinmektedir.[2]

Emevilerden farklı bir politika takip eden Abbasiler, başa geçtikten sonra bütün Müslüman unsurları eşit tutan siyasetleri neticesinde, İslam dinine girmiş olan muhtelif unsurlar, imparatorluğun gidişatında etkin olmaya başladılar.[3] Bu dönemde, ana tarafından Türk olduğu belirtilen Halife Me’mun, devlet idaresinin başına geçtikten sonra sistemli olarak Türkleri orduya almış ve Türk askerlerin sayıları kısa zamanda artmıştır. Nitekim bu dönemde gelenler arasında Me’mun’un kumandanlarından ve daha sonraki yıllarda Mısır’da Tolunoğulları Devleti’ni kuracak olan Ahmed’in babası Tolun da vardı.[4] Türklerin çok yoğun bir şekilde Abbasi İmparatorluğu’nda yer almaları ve devlet idaresinde tam yetki sahibi olmaları, Annesi Türk olan Mu’tasım devrinde (833-842) zirveye çıkmıştır.[5]

Türklerin Abbasilere bağlı bir vilayet olan Mısır’daki durumlarına gelince Makrizî, bu konuda, Mısır vilayetinden söz ederken şöyle demektedir: “Halife Mu’tasım başa geçince Türk kökenli askerleri çoğalttı, divana kaydetti. Mısır valisi Kayder b. Nasr es-Safedî’ye, Mısır divanında bulunan Arapların kayıtlarının silinmesini ve maaşlarının kesilmesini emretti. Daha sonra bunların yerine mevali ve acemler geçtiler”. Buna örnek olarak da M. 866 yılında Mısır’da çıkan bir isyanda Mısır Emiri’nin bunu bastırmak için bir Türk birliğini gönderdiğini belirtmektedir.[6] Makrizî, Mısır’a gelen Türk ve diğer kavimlerin daha sonra buraya akmaya devam ettiklerini belirttikten sonra şunu yazar: “Türk dalgası, Tolunoğullarından beri görünmeye başlamıştı. Memlükler döneminde artık Arapların rızk elde ettikleri delikleri bir bir kapatmaya başlamışlardı”.[7] Artık, Halife Mu’tasım’dan sonra Türkler, sadece Emiru’l- Ümerâlık değil, vilayetlerdeki valilikleri ve komutanlıkları da ellerine almaya başlamışlardı. Kısaca Türkler sade bir asker olmaktan çıkıp, idareye bizzat yön veren güç durumuna gelmişlerdi.[8] Nitekim Fatımiler Devleti Mısır’ı ele geçirdiği zaman buranın idaresi Türk asıllı olan İhşidîlerin eline geçmiştir.

Fatımîler Devleti Kuzey Afrika’da kurulmuş ve o bölgede teşekkül ettirilen Mağribli askerlerle Mısır’ı ele geçirmiştir. Bundan dolayı Fatımiler Devleti’nin Mısır’daki ilk yıllarında, ordu, ağırlıklı olarak Kuzey Afrika’nın (Mağrib), Kutame, Züveyle, Sinhace, Barkiyye gibi Berberi kabileleri ve azınlık olarak da Sekalibe (Slav) kökenli askerlerden oluşmuştu. Bu sebeple, bunlara geldikleri bölgeye nispeten Meğâribe ismi verilmiştir.

Mısır’ın ilk Fatımî halifesi Halife Mu’izz Lidinillah, onları kendisine yakın seçmiş ve her türlü idari mekanizmalarda olduğu gibi ordu teşkilatında da onlara daha çok yer vermişti. Daha sonra Fatımîler, paralı asker olarak doğudaki Türkleri ve Deylemlileri[9] orduda istihdam etmeye başlamışlardır. Bunlara da doğudan geldiklerinden dolayı Meşârika denilmiştir.[10] Zamanla Fatımîler döneminde sayıları artan Meşârika askerleri Fatımilerin dahili ve harici politikalarında etkin ve söz sahibi olmaya başlamışlardır. Özellikle Fatımi halifelerinin, Şam (Suriye) üzerindeki hakimiyetinde, Türk komutanlarının üstün harp tekniğinden ziyadesiyle istifade ettiği ve onlardan bazısını uzun bir müddet bu bölgedeki valilik görevlerinde bıraktığı görülmüştür.

Tarihçiler, Fatımiler Devleti’nde, Türklerden ilk kez komutan ve paralı askerler edinen kişinin, Muiz Lidinillah’dan sonra hilafete geçen oğlu Halife el-Aziz Billah (975-996) olduğunu belirtmektedirler.[11]

El-Aziz Billah’ın askerlerini paralı, kendisini de danışmanı ve ordu komutanı olarak edindiği ilk Türk komutan, Alptekin eş-Şerrâbî’dir.[12] İncelediğimiz kaynaklarda ismi Heftekin, Elftekin ve Eftekin olarak değişik biçimlerde yazılan, Alptekin Ebu Mansur Türkî eş-Şerabî, Mısır’a gelmeden önce, Abbasi halifesi Muti’ Lillah döneminde (946-974) Bağdat idaresini elinde bulunduran Mu’izzu’d-Devle Ahmed b. Büveyhî’nin hizmetinde idi. Daha sonra Mu’izu’d-Devle’ye isyan eden Alptekin, Bağdat’ta 30 Ocak 975’te yenilince etrafındaki yaklaşık 400 süvariyle birlikte Dımaşk’a girdi ve Fatımî valisini şehirden çıkararak yaklaşık bir buçuk yıl Dımaşk’ı idare ederek, hutbeyi Abbasi halifesi adına okuttu. Bunun üzerine harekete geçen Fatımî Halifesi el-Aziz Billah ilk önce Mısır’ı ele geçiren meşhur Fatımî komutan Cevher’i bir orduyla Alptekin üzerine gönderdi. Alptekin Karmatilerden aldığı destekle Cevher’i sıkıştırdı. Cevher ancak mal karşılığında antlaşma yaparak canını ve ordusundan geriye kalanları zor kurtarabildi. Daha sonra bizzat Halife el-Aziz Billah’ın iştirak ettiği büyük bir orduyla Ağustos 977 tarihinde Remle’de giriştiği savaşta yenildi ve savaş sonucunda esir olarak halifenin yanına getirilen Alptekin, el-Aziz Billah’ın büyük ikram ve izzetiyle karşılaştı. Halife kendisine ayrı bir çadır kurulmasını emretti ve kıymetli hediyeler sundu. Ardından da esir aldığı adamlarıyla birlikte Alptekin’i Mısır’a götürdü.[13] el-Aziz Billah’ın ordusuyla birlikte Hilafet merkezi Kahire’ye gelen Alptekin’in askerleri, Fatımî ordusunun paralı askerleri statüsüne alınarak Haretü’l-Etrak (Türkler Mahallesi) denen mahalleye yerleştirildiler.[14]

el-Aziz Billah, Alptekin’i Kahire’de dayayıp döşettiği kendi sarayına yakın güzel bir evde ikamet ettirdi. Alptekin’i en iyi komutanları arasına kattı ve tüm komutan, ümerâ ve devlet ricalinin onu davet etmesini emretti. Yine ona hil’at giydirdi ve kendisine geniş miktarda ikta arazisi tahsis etti.[15] Böylece devletteki konumu bir hayli yükseldi. Nitekim Devadârî, Alptekin’le Halife el-Aziz Billah’ın hukuku hakkında: “Efendisinin Alptekin’le olan dostluğu baba-evlat gibiydi” ifadesini kullanmaktadır.[16]

Fatımî ordusunun Dımaşk’ta Alptekin’in adamları ve Karmatiler tarafından zor durumda bırakılması, Alptekin ve adamlarının savaştaki üstün maharetleri, Fatımî ordu teşkilatında yeni bir oluşuma gitmeyi lüzumlu hale getirmiştir. Halife el-Aziz Billah, Türk komutan Alptekin’in ordusuyla karşılaştığında Türklerin savaş tekniklerine bizzat şahit olmuş ve döndükten sonra Veziri Yakub b. Killis ile yaptığı istişarede ordu teşkilatında ıslahat yapmaya karar vermiştir. Bu ıslahatın en önemli özelliği, Türkler ve Deylemlilerin Fatımî ordusuna alınmış olmasıdır. Türklerin paralı askerler olarak orduya katılmasıyla, Fatımî ordusu yeni bir teşkilatlanmaya gitmiştir.[17] Nitekim ed-Devadârî: “ Onun (Alptekin) Mısır’da, Iraktaki gibi (düzene göre oluşturulmuş) askerleri oldu” demekle aslında bu dalda meydana gelen ilk değişikliğin tezahüründen söz etmektedir. Yine aynı müellif daha sonraki yıllarda cereyan eden olaylardan bahsederken, Alptekin’in Vezir Yakub’a hediye ettiği komutan Bultekin’in ordusunda ok kullanan çok sayıda askerin bulunduğunu belirtmesi[18] de askeri alanda meydana gelen değişikliğin bir sonucu olsa gerektir. Zira Türk ordu teşkilatında okçuların ayrıcalıklı bir yeri olduğu bilinen bir husustur.

Halife el-Aziz Billah’ın Türklere karşı olan iyi tutumu sayesinde onun döneminde Türkler Mısır’a gelmeye devam etmişlerdir. Nitekim Haleb’den ayrılan bazı Türk kuvvetlerinin daha sonra Mısır’a geldikleri ve son derece iyi karşılanan bu birliğin el-Aziz Billah tarafından orduya alındıktan sonra ileri gelenlerinden Bişâre el-İhşidî’nin Taberiyye’ye vali olarak atandığı belirtilmektedir.[19]

İncelediğimiz kaynaklarda, Türkleri paralı asker olarak istihdam etmeye son derece önem veren el-Aziz Billah’ın bu konudaki gayretlerinin onun hilafeti boyunca devam ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim onun döneminde -özellikle-Şam (Suriye) istikametine doğru gönderilen en büyük orduların başında bulunan komutanların hemen hepsinin Türk oldukları görülmektedir.

Ordu başında Şam (Suriye) istikametine doğru sefere gönderilen ilk Türk komutan, Bultekin[20] et-Türkî’dir.

Devâdârî H. 372 yılı olaylarını anlatırken, Bultekin et-Türkî’nin, Alptekin tarafından el-Aziz Billah’ın veziri Yakub b.Kilis’e memluk olarak hediye edilen bir Türk genci olduğunu belirttikten sonra vezirin, Bultekin et-Türkî’yi ordunun başına getirerek, Meğaribe, Mısırlı, Arap, Türk ve Deylemli vs. unsurları içine alan bir ordu ile bedevilerle birlik olan İbn Cerrah’i itaat altına almak üzere Mısır’dan Şam (Suriye)’a doğru sefere gönderdiğini zikretmektedir.

Bultekin ve ordusu Remle’de İbn Cerrah’ın askerleriyle karşı karşıya geldi ve aralarında çıkan şiddetli savaşı kazanan Bultekin, daha sonra Kerk[21] kalesine geçerek orayı da ele geçirdi. Bu esnada Bultekin, el-Aziz Billah’dan Dımaşk’ın muhasara edilmesine dair mektup aldığından idari boşluktan yararlanarak Dımaşk’ta itaatten uzak duran Dımaşk yöneticisi Kassam’ı itaat altına almak için oraya yöneldi. Kassam’la Bultekin arasında bir hafta süren savaştan sonra, Kassam Dımaşk’ı eman karşılığında Bultekin’e teslim etmek zorunda kaldı. Daha sonra Bultekin saklanan Kassam’ı parangalara vurarak Mısır’a gönderdi.[22]

Halife el-Aziz Billah zamanında Suriye üzerine gönderilen ünlü Türk komutanlardan birisi de Mencütekin[23] et-Türkî’dir.

Haleb’de hüküm süren Hamdaniler, Emir Sa’dü’d-Devle (966-991) zamanında Fatımî hilafetine bağlılığını bildirmiş ve hutbeyi onlar adına okutmuştu. Bundan dolayı da daha önce Bizanslılarla yapılan antlaşmayı bozmuştu.[24] Hamdanilerin lideri Sa’düddevle öldükten sonra yerine geçen oğlu Ebu’l-Fedâil Saî’düddevle ve naibi Lü’lü’l-Kebîr et-Türkî, Fatımî hilafetine olan bağlılıklarına son vermişti. Dolayısıyla Bizans’la yapılan antlaşmaya yeniden uyarak oraya hediye ve mal göndermeye başlamıştı. Bunun üzerine Halife el-Aziz Billah bölgeyi yeniden itaati altına almak için memlüklerinden olan Mencütekin’i 993 yılında 30.000 kişilik Mısır ordusunun başında Haleb’e göndermişti.[25] Mencütekin, Haleb’e giderek şehirde bulunan Hamdanileri şiddetli muhasara etmek suretiyle burayı ele geçirmeye karar verdi.

Bu esnada Lü’lü’l-Kebîr et-Türkî aralarında bulunan antlaşmanın gereği olarak Bizanslılardan destek istedi. Ancak, Bizans İmparatoru Basilos II (976-1025), o sırada Bulgarlarla savaşta olduğu için gönderdiği elçisiyle Antakya valisi Michel Bourtzes’in Rum askerleriyle Hamdanilerin yardımına gitmesini emretti. Bunun sonucunda Michel Bourtzes askerleriyle birlikte Halep ve Antakya arasında bulunan Cisru’l-Hadîd’e kadar geldi.[26]

Antakya valisinin bir orduyla Haleb’e doğru geliş haberini alan Mencütekin, yaptığı istişare sonucunda iki ateş arasında kalmamak için Haleb’den ayrılıp, Bizans ordusu ile çarpışma kararı aldı. Neticede Bizanslılarla aralarındaki Maklûb (Asi) nehrinin kıyısına geldiler. Birlikler nehri tehlikeye rağmen büyük bir cesaretle geçtiler. Mencütekin tehlikeyi sezdiğinden, onları bundan men etmeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Sonuçta sıkışan Bizanslılara karşı galip geldiler ve Michel Bourtzes geride bol miktarda ganimet bırakarak az sayıdaki adamıyla kaçtı. Daha sonra Antakya’ya giden Mencütekin varoşları talan edip Haleb’e döndü ve Haleb’i muhasaraya devam etti.[27]

Lü’lü Bizanslıların hezimete uğradıklarını ve Mısırlı askerlere karşı kendisinin mukavemet edemeyeceğini anlayınca, Mencütekin’in yanındaki yardımcısı Ebu’l-Hasan el-Mağribî ve katibi Ahmed b. Muhammed el-Kuşûrî’ye mal göndererek onların, Mencütekin’i Haleb’den ayrılmaya ve muhasarayı gelecek yıla ertelemeye dair ikna etmelerini istedi. Zira Haleb şehrinde yiyecek ve gıda sıkıntısı baş göstermişti. Buna olumlu cevap veren Mağribî ve el-Kuşûrî Mencütekin ile konuşarak yaşam şartlarının zorluğunu, savaşlardan ve seferlerin sıkıcılığından bahsederek Dımaşk’a çekilmeye teşvik edip onu bu konuda ikna ettiler. Mencütekin ve adamları erzak sıkıntısını bahane ederek muhasaraya son vermek için Halifeden izin talebinde bulundular ve henüz oradan bir cevap gelmeden de geri dönmeye başladılar. Bu durumdan haberdar olan Halife el-Aziz Billah, ordunun organize işlerinden sorumlu olan Ebu’l-Hasan’a kızarak onu azletti ve yerine Salih b. Ali er-Ruzbârî’yi atadı.[28]

Halife el-Aziz Billah’ı Mencütekin’in ordusuna gönderilmek üzere Mısır’dan deniz yoluyla Trablus’a buradan da Efamiye[29] kalesine gitmek üzere, erzak yükledi. Her türlü ihtiyacını temin eden Mencütekin, ikinci yıl ordusuyla yeniden Haleb’e döndü. Kölelere ücretlerini ve hayvanlarının yemlerini vermek suretiyle Haleb’e 25 fersah mesafede olan Efamiye’ye, erzakları 13 ayda naklettirdi. Bununla birlikte Mencütekin Haleb’de hamamlar, çarşılar ve hanlar inşa ettirmek suretiyle sıkıntıları gidermeye gayret gösterdi.[30]

Bu şartlar karşısında Lü’lü, Bizans İmparatoru II. Basilos’a destek için bir elçi gönderdi. II. Basilos ise yine Bulgar savaşının ortasında idi. Elçi İmparator’un yanına gitti ve mektubu ileterek şöyle dedi: Haleb fethedilirse, ardından da Antakya fethedilir ve bunu diğer felaketler takip eder. Eğer bizzat kendin sefere çıkarsan iki şehri (Haleb ve Antakya) ve diğer şehirleri muhafaza etmiş olursun.”[31] İmparator, elçiyi dinledikten sonra bu sefer, Tağriberdî’nin belirttiğine göre 100.000 kişilik bir orduyla hemen Haleb’e doğru yola çıktı. II. Basilos, tüccarların iki ayda aldıkları bu mesafeyi, ordudaki piyadeleri katırlara bindirmek suretiyle 26 günde katetti.[32]

Lü’lü et-Türkî Müslüman halkın Bizanslılardan bir zarar görmemesi için, Mencütekin’e adam gönderip, Bizans İmparatoru II. Basilos’un ordusuyla Haleb’e doğru gelmekte olduğunu kendisine bildirdi. Ardından Mencütekin’in casusu Tali’ de Bizanslıların kalabalık bir orduyla geldikleri haberini doğrulayınca, Mencütekin, muhasara esnasında Haleb varoşlarında inşa etmiş olduğu depoları, çarşıları, hamamları ve diğer yapıları yaktırarak İmparator II. Basilos gelmeden iki gün önce – mağlup olan bir ordunun geriye bıraktıkları bir enkaz görüntüsüyle – Haleb’den ayrıldı.

Bizans İmparatoru II. Basilos Haleb’e geldikten sonra önce Hıms’ı alıp talan etti ve ele geçirdiği esirlerle birlikte Trablus üzerine yürüdü. Buranın bağlantılarını kesti ve 40 küsür gün kaldıktan sonra bir şey elde demeyeceğini anladı ve buradan Rum diyarına geri döndü.[33]

Bizans İmparatoru Basilos’un Şam’a (Suriye) giriş haberi, Mısır halifesi el-Aziz Billah’a ulaşınca çok zoruna gitti ve halkın cihada çağrılmasını emretti. Ardından da halkın savaşa katılması için duyuru yapıldı. el-Aziz Billah tüm ordusuyla birlikte yola çıktı. Ancak Bilbîs’de yakalandığı bir hastalık sonucu öldü (996) ve böylece bu girişim sonuçsuz kaldı.[34]

El-Aziz Billah’ın ölümüyle onun yerine, hilafete oğlu el-Hakim Biemrillah geçti. Halifenin küçük yaşından istifade eden Kutameliler vezirliğe liderleri Ebu Muhammed Hasan b. Ammar’ı geçirdikten sonra idarenin tüm birimlerini ele geçirdiler. Öte yandan Hakim Biemrillah’ın vasisi Bercevan ise Hakim’i onların baskısından korumaya çalışıyordu. İbn Ammar’ın yaptırımları artınca, Bercevan Mencütekin’e mektup yazarak İbn Ammar’ın yaptıklarını şikayet etti ve kendisini Mısır’a gelmeye çağırdı. Mencütekin mektubu alır almaz yola çıkmak için emirlerini topladı. Ardından da Remle’ye doğru yürüdü.

Mencütekin’in yaptıkları İbn Ammar’a ulaşınca, Kutamelileri topladı ve Mencütekin’in Hakim’e karşı isyan ettiğini söyledi. Ardından da büyük bir orduyu Ebu Temîm Salim b. Ca’fer komutanlığında Mencütekin’e karşı gönderdi. Her iki ordu Askalan’da karşılaştı. Savaş sonucunda Mencütekin ve adamları mağlup oldular ve Mencütekin’i yanlarına alarak Mısır’a döndüler. İbn Ammar Meşarika’yı kendi tarafına çekmek için ona iyi davrandı. Böylece Mencütekin’in Şam (Suriye) bölge valiliği yaklaşık 6 yıl sonra bitmiş oldu.[35]

Halife el-Hakim Biemrillah (996-1021) döneminde de askeri üstünlüklerinden dolayı Şam bölgesine gönderilen ordularda Türk komutanların ordu komutanlığı yaptığı görülmektedir. Ancak bu dönemde Meğaribe’nin Meşarika ile rekabeti ve anlaşmazlığının ciddi boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Halife Hakim tarafından Haleb’e gönderilen Türk komutan Yaruhtekin’in başına gelenler bunu göstermektedir.

Halife Hakim, Yaruhtekin[36] el-Azizî’yi Mısır ordusuna komutan atayarak, 996 yılında Haleb’e gitmek üzere teçhiz etti. Diğer komutanların da onun gönderilmesi törenine katılmalarını emretti. Yaruhtekin’in emrinde bulunan komutanlar arasında Filistin bölgesinde bulunan Tai kabilesinin lideri el-Müferrec’in oğullarından Ali ve Muhammed el-Müferrec de bulunuyordu. Ancak her ikisi bu durumlarını gururlarına yediremediklerinden Yaruhtekin’i, topladığı bedevi Gazze’de bir komplo ile ele geçirip öldürdüler.[37]

Yine, aynı dönemde soyu Endülüs Emevilerine dayanan Ebu Rakve ismindeki şahıs isyan ederek, Barka’yı ele geçirdi. Halife ona karşı hazırladığı ordunun başına, Türk asıllı Yınal et-Tavîl’i komutan olarak getirdi. Ancak Türklerle araları açık olan Mağribli askerlerin savaşta Yınal’a destek çıkmamaları üzerine bu ordu yenildi ve Yınal esir düşerek öldürüldü.[38]

Halife Hakim’in yerine geçen ez-Zahir Lii’zaz Dinillah (1021-1036) döneminde de Şam bölgesine gönderilen ordularda Türk komutanların ordu komutanlığı yaptığı görülmektedir.

Maveraünnehr’den gelmiş başarılı bir asker olan ve Dizbirî lakabıyla meşhur Ebu Mansur Anuştekin Müntehabu’d-Devle[39] et-Türkî daha önceki halife zamanında Suriye’ye gönderilen orduda görev almış ve Baalbek, Kaysariyye ve Filistin valiliklerinde bulunmuştu.[40]

1029 yılında Şam’da (Suriye) bedevileri toplayarak Fatımilere karşı isyan edip, birçok şehri eline geçiren Salih b. Mirdas Esedüddevle ve Hassan b. Müferrec b. Cerrah’a karşı savaşmak üzere, Anuştekin komutanlığındaki bir orduyu teçhiz etti. Anuştekin onlarla yaptığı savaşta galip gelerek, Salih’in başını halifeye gönderdi. Bu galibiyetten sonra da Dizbirî Şam (Suriye) bölgesine vali oldu.[41] Fatımî Halifesî el-Mustansır Billah (1036-1094) zamanında tüm Şam (Suriye)’ı itaat altına alan Anuştekin, yaklaşık 9 yıl kadar valilik yaptı.[42]

Yine kaynaklarda hakkında pek bilgi verilmeyen, Sebüktekin b. Abdullah et-Türkî Ebu Mansur isimli Türk komutanın, 1063 yılında halife el-Mustansır tarafından Suriye valiliğine atandığı ve üç ay sonra vefat ettiği zikredilmektedir.[43]

Bundan başka, Fatımi ordusunda Meşarika’yı (Türkler ve Deylemliler) ilk kez istihdam edinen Halife el-Aziz Billah olduğunu daha önce belirtmiştik. Onun zamanında bu Türklerin gerek sayısı ve gerekse ordudaki konumları bir hayli artmıştır.

Halife el-Aziz Billah’ın oğlu Hakim 15 yaşında hilafete geçtikten sonra, Meğaribe el-Aziz döneminde zayıflayan konumunu güçlendirmek için bu durumdan istifade yoluna gitti. Bu amaçla Kutameli komutanlar Hakim’in huzuruna girerek, Meşarika’nın uzaklaştırılmasını talep ettiler ve kendi liderleri olan, Ebu Mahmud b. Ammar’ın vezirliğe getirilmesi için halifeye baskı uyguladılar. Yönetime geçen İbn Ammar hazineden Meğaribe’ye gıda, erzak ve çokça mal dağıtmaya başladı. Vezir kendi hemşehrileri olan Kutamelileri divan reisliklerine ve valiliklere atarken, Türklere ve Deylemlilere verilen erzak ve maaşın çoğunu kesti ve onlara kötü muamelede bulundu. Bu yüzden Meşarika’nın bir kısmı Şam (Suriye)’a kaçtı. Ancak fazla geçmeden İbn Ammar’ın yaptığı haksızlıklar etrafı rahatsız etmeye başladı. Neticede bir Türk’ün öldürülmesi her iki tarafı karşı karşıya getirmeye yetti.

Bu hadisenin ardından taraflar çatışmak üzere ayrı ayrı toplandılar. Türklerle Meğaribe arasında iki gün süren çatışmalarda Türkler, halife Hakim’in yakınlarından olan Bercevân’ın da desteğiyle galip gelen taraf oldular ve Bercevan vezir oldu. Bu kez Bercevan’ın taraftarları olan Türk ve Deylemlilerin, idaredeki nüfuzu arttı.[44] Lakin gençlik çağına girmiş olan halife yönetime tamah eden İbn Ammar ve Bercevan’ı öldürttü. Tüm bunların sonucunda liderlerini kaybeden Kutamelilerin devlet idaresindeki nüfuzu azaldı. Diğer yandan, aynı halifenin son dönemlerinde Mağrib’de Ebu Rakve isyanının patlak vermesiyle, Türk ve Deylemlilerin konumu tekrar güçlendi.[45]

İlk önce Meğaribe ile Türk ve Deylemliler taraftarları arasında ortaya çıkan zıtlaşma daha sonraki dönemlerde farklı gruplar arasında da devam edip gitmiştir. Bu zıtlaşmaların dozu, halifelerin ve vezirlerin gücüne göre artmış ya da azalmıştır.

Nitekim halife Mustansır döneminde yaşanan sıkça vezir değişiklikleri ve buna karşı halifenin pasif yapısından istifade eden bazı üst düzey devlet ricali ve vezirler yüzünden ülke tam anlamıyla bir iç savaşa sürüklenmiştir. Bu dönemde meydana gelen iç karışıklıklarda taraf olan kesimlerden birisi de Türkler olmuştur.

Halife Mustansır döneminde istihdam edilen diğer önemli bir unsur da Sudan kökenli askerler olup, bunların Hakim döneminde sayıları artmaya devam etmiş, Mustansır döneminde 50.000’i aşmıştır. Zira Müstansir’in annesi Sittü’l-Melik Sudanlı idi ve onların paralı asker olarak orduya alınmasını sağlıyordu. Sittü’l-Melik’in Türklere karşı Sudanlı köle ve askerleri desteklemesi ve onlara her türlü silah yardımında bulunması her iki askeri taife arasında büyük çatışmaların yaşanmasına sebep oldu. Nitekim 1062 yılında bir şahsın ölümüyle başlayan hadise sonrasında Türklerle Sudanlılar, Sudanlı kölelerin çoğu öldürüldü, geriye kalanlar ise Yukarı Mısır’a kaçmak zorunda kaldılar.[46]

Türkler, kölelerle, Arap kökenli olan Nasıru’d-Devle b. Hamdan’ın liderliğinde savaşa devam ettiler. Ancak aralarında mal edinme yüzünden antlaşmazlık çıkınca, bu kez Türkler, İldeniz (İldikiz) liderliğinde Nasıru’d-Devle b. Hamdan’a karşı savaşarak onu Kahire’den uzaklaştırdılar. Aşağı Mısır’a yerleşen İbn Hamdan, oranın tamamının idaresini eline aldı. Böylece gücü bir hayli arttı. Daha sonra adamlarıyla geri dönerek Kahire’yi ele geçiren İbn Hamdan, Fatımî hilafetine son vermek arzusunda idi. Ancak İldeniz (İldikiz) Esedü’d-Devle’in, İbn Hamdan ve yakınlarını öldürmesiyle[47] Kahire yönetimi, 1073 yılında Ermeni asıllı Bedru’l-Cemalî’nin Halife Mustansır’ın davetiyle Kahire’ye gelmesine kadar, Türklerin elinde kaldı. Kimsenin Kahire’ye niçin geldiğini bilmediği Bedru’l-Cemalî, iyi karşılandı. Bedru’l-Cemalî geldiği gece, her bir adamının öldürülmesini planladığı bir Türk komutanın peşine takmak suretiyle Türk komutanlarını tek tek öldürttü. Böylece sabah olduğunda artık hilafet merkezi Kahire’de kendisine engel çıkarabilecek bir kesim kalmadı.[48]

Bununla, Fatımiler Devleti’nde Türklerin dahili siyasetteki etkileri azalıp giderken, yeni bir unsur olan Ermeniler, bu devletin yönetiminde söz sahibi olmaya başlamışlardır.

Sonuç

İncelememizde çıkarabileceğimiz önemli sonuçları maddeler halinde belirtmek gerekirse;

1. Fatımiler Devleti’nde Halife el-Aziz Billah’ın Mısır ordusunda istihdam ettiği Alptekin ve arkadaşları sayesinde Fatımî ordu teşkilatında yeni bir düzenlemeye gidildiği ve bu anlamda Türk savaş tekniğinden istifade edildiği anlaşılmaktadır.

2. Fatımiler, doğuya doğru bir diğer deyişle Şam (Suriye) istikametine doğru gerçekleştirdikleri seferlerde, daha önce bu bölgeden gelmiş olup ve dolayısıyla da bölgenin coğrafyasını iyi bilen Bultekin, Mencütekin ve Anuştekin gibi başarılı Türk komutanları sayesinde bahsedilen bölgede egemenliklerini uzun bir müddet devam ettirme imkanına kavuşmuşlardır.

3. Türkler, Fatımiler Devleti’ndeki iç karışıklıklarda hilafet merkezinde huzur bozanların karşısında yer almışlar ve özellikle kölelerin çıkardığı isyanın bastırılmasında birinci derecede rol oynamışlardır.

4. Türklerin askeri sahadaki başarıları Meğaribe tarafından kıskanılmak suretiyle engellenmeye çalışılmış, böylece askeri taifeler arasına nifak girmiş ve halife Mustansır döneminde yaşanan ekonomik kriz ve sıklıkla yapılan vezir değişiklikleri neticesinde askeri darbelerle yönetime sahip olma fikri Türklerde de kabul görmüş ve ister istemez siyasi olaylarda etkin rol almışlardır.

Dr. Aydın ÇELİK

Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 4 Sayfa: 381-387

Kaynaklar:

♦ BEYTAR, Emine, Mevkifu Umerâi’l-Arab bi’ş-Şâm ve’l-Irak Mine’l-Fatımiyyîin Hattâ Evâhiri’l- Karni’l-Hâmis’il-Hicrî, Dımaşk, 1980.

♦ ÇELİK, Aydın, “ Fatımiler Döneminde Kahire Şehri” (Basılmamış Doktora Tezi), Fırat Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ, 2001.

♦ DONUK, Abdulkadir, Eski Türk Devletlerinde İdarî – Askerî Ünvan ve Terimler, İstanbul, 1988.

♦ EBU’L-FİDÂ, Melikü’l-Müeyyed’İmaduddin İsmail, el-Muhtasar fî Ahbari’l-Beşer, c. II, Kahire, (Tarihsiz).

♦ ed-DEVADÂRÎ, Abdullah b. Aybek, Dürretü’l-Mudiyye fi Ahbâri’d-Devleti’l-Fatımîyye, (Tahkik, Salahuddin Müneccid), c. VI, Kahire, 1961.

♦ el- HAMEVÎ, Yakut b. Abdillah, Mu’cemü’l-Büldân, c. IV, Beyrut, 1995.

♦ el-ANTAKÎ, Yahya b. Saîd, Tarihu Yahya b. Sa’îd (Editör: L. Cheıkho, B. C. Carra De Vaux, H. Zayyat), La Durbeco, 1954.

♦ el-ATABEKÎ, Cemaluddin Ebi’l-Mehâsin Yusuf b. Tağriberdî, en-Nücûmu’z-Zâhire fi Mülûki Mısra ve’l-Kahire, Beyrut, 1992.

♦ el-BELÂZURÎ, Ahmed b. Yahya Câbir, Fütuhu’l-Büldân (Çeviren, Mustafa Fayda) Ankara, 1087.

♦ el-ÎBADÎ, Ahmed Muhtar, fî Tarihi’l-Abbasî ve’l-Fatımî, Beyrut, (Tarihsiz).

♦ el-MAKRİZÎ, Takiyuddin Ahmed b. Ali, el-Mevâ’izu ve’l-İ’tibaru bi Zikri’l- Hıtati ve’l-Âsâr, II, Kahire, 1270.

♦ el-MAKRİZÎ, Takiyuddin Ahmed b. Ali, Kitâbu’l-Mukaffâ el-Kebîr (Tahkik, Muhammed Ya’lâvî), Beyrut, 1987.

♦ el-MAKRİZÎ, Takiyuddin Ahmed b. Ali, Beyânu ve’l-İ’râbu’Amma bi Ardi Mısra mine’l-‘A’rab, İskenderiyye, (Tarihsiz).

♦ el-MAKRİZÎ, Takiyuddin Ahmed b. Ali, İtti’azu’l-Hunefâ bi Ahbari’l-Eimmeti’l-Fatımiyyîn el-Hulefâ (Tahkik, Cemaluddin Şeyyal), Kahire, 1948; (II ve III. cildin tahkiki, Muhammed Hilmi Muhammed Ahmed), Kahire, 1996.

♦ el-MÜNAVÎ, Muhammed Hamdî, Vezâretü ve’l-Vüzerâu fî’Ahdi’l-Fatımîyyîn, Kahire, 1970.

♦ er-RÛZRÂVERÎ, Zâhiruddin, Zeylu Kitâbu Tecâribi’l-Ümem (Tahkik. H. F. Amedroz), c. III, Bağdat, 1914.

♦ GÜNALTAY, M. Şemseddin, “ Abbas Oğulları İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve Yükselişinde Türklerin Rolü ”, Belleten, c. VI, S. 23-24, (1942), s. 177-205.

♦ GÜNALTAY, M. Şemseddin, “Selçuklular Horasan’a İndiklerinde İslam Dünyası”, Belleten, c. VII, S. 25 (1943), s. 59-99.

♦ İbn KESÎR, İsmail b. Ömer, el-Bidâye ve’n-Nihâye (Çeviren, Mehmet Keskin), c. XI, İstanbul, 1995.

♦ İbn MÜYESSER, Tacuddin Muhammed b. Ali b. Yusuf b. Celeb Râgıb, el-Müntekâ min Ahbâri Mısr (Tahkik, Eymen Fuad Seyyyid), Kahire, 1981.

♦ İbnu’l-‘ADÎM, Hebbetullah el-Halebî, Zübdetü’l-Haleb min Tarihi Haleb (Tahkik, Halil el-Mansur), Beyrut, 1996.

♦ İbnu’l-ESÎR, Ebu’l-Hasan İzzeddin Ali, el-Kâmil fi’t-Tarih (Çeviren, Ahmet Ağırakça), c. IX, İstanbul, 1985-1987.

♦ İbnu’l-KALÂNİSÎ, Ebu Ya’lâ Hamza, Zeylu Tarihi Dımaşk (Neşr, H. F. Amedroz), Beyrut, 1908.

♦ KİTAPÇI, Zekeriya, “ Türk Tarihinin İslam Tarihi İle Birleşmesi ve Bütünleşmesi”, Fırat Ünv. Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ, 1990, s. 273-292.

♦ KİTAPÇI, Zekeriya, Orta Doğuda Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, İstanbul, 1987.

♦ KİTAPÇI, Zekeriya, Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabiî ve Tebea Tabiîleri, Konya, 1993.

♦ KURAT, Akdes Nimet, “Kuteybe Bin Müslim’in Hvârizm ve Samerkand’i Zabtı”, Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. VI, S. 5, Ankara, 1948, s. 385-415.

♦ LEV, Yaacov, “ The Fatimid Vizier Ya’qub İbn Killis and Begining of the Fatimid Administration in Egypt”, Der İslam, Vol., 58 (1981), s. 237-249.

♦ LEV, Yaacov, “Army, Regime and Society in Fatimîd Egypt 358-487/968-1094” İnternational Journal of The Middle Eastern Studies, Vol., 19 (1987), pp. 337-346.

♦ MACİD, Abdulmun’im, Nuzumu’l-Fatımîyyîn ve Rüsûmuhum, Kahire, 1955.

♦ MACİD, Abdulmun’im, Zuhûru’l-Hilafeti’l-Fatımîyye ve Sûkûtuhâ fî Mısr, Kahire, 1994.

♦ ORKUN, Hüseyin Namık, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1994.

♦ SAYILI, Aydın – Richard N. Frye, “Selçuklulardan Evvel Ortaşark’ta Türkler”, Belleten, c. X, S. 37, Ankara, 1946, s. 97-131.

♦ SEVİM, Ali, Ünlü Selçuklu Komutanları, Ankara, 1990.

♦ SEYYİD, Eymen Fuad, ed-Devletü’l-Fatımîyye fi Mısr, Kahire, 1992.

♦ ŞEŞEN, Ramazan, İslam Coğrafyacılarına göre Türkler, Ankara, 1985.

♦ YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abbasiler Devrinde Türk Kumandanları”, Türk Kültürü Araştırmaları, II, Ankara, 1965. s. 195-203.

♦ YILDIZ, Hakkı Dursun, İslamiyet ve Türkler, İstanbul, 2000.

♦ ZEYDAN, Corci, İslam Medeniyeti Tarihi (Çeviren, Zeki Meğâmiz), I-V, İstanbul, 1972.

Dipnotlar :

[1] Ahmed b. Yahya Câbir el-Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân (Çeviren, Mustafa Fayda) Ankara, 1087, s. 545, 597; Zekeriya Kitapçı, Orta Doğuda Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, İstanbul, 1897, s. 31-33; Zekeriya Kitapçı, Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabiî ve Tebea Tabiîleri, Konya, 1993, s. 138 -140, 157; Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, İstanbul, 2000, s. 71-72; Aydın Sayılı – Richaard N. Frye, “Selçuklulardan Evvel Ortaşark’ta Türkler”, Belleten, c. X, S. 37, (1946), s. 105 vd.; Ayrıca bakınız, Akdes Nimet Kurat, “Kuteybe Bin Müslim’in Hvârizm ve Samerkand’i Zabtı”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. VI, S. 5 (1948), s. 385 vd.; Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına göre Türkler, Ankara, 1985, s. 6.

[2] Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, s. 73-75; Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasiler Devrinde Türk Kumandanları”, Türk Kültürü Araştırmaları, II, 1965, s. 195.

[3] M. Şemseddin Günaltay, “Selçuklular Horasan’a İndiklerinde İslam Dünyası”, Belleten, c. VII, S. 25 (1943), s. 60.

[4] Zekeriya Kitapçı, Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabiî ve Tebea Tabiîleri, s. 186; Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, s. 94-95; Hakkı Dursun Yıldız, Abbasiler Devrinde Türk Kumandanları, s. 195.

[5] El-Belâzûrî, s. 628.

[6] Takiyuddin Ahmed b. Ali el-Makrizî, Beyânu ve’l-İ’râbu’Amma bi Ardi Mısra mine’l-‘A’rab, İskenderiyye, (Tarihsiz), s. 104-105.

[7] El-Makrizî, Beyan, s. 115.

[8] M. Şemseddin Günaltay, “ Abbas Oğulları İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve Yükselişinde Türklerin Rolü ”, Belleten, c. VI, S. 23-24, (1942), s. 205. Geniş bilgi için bakınız, Zekeriya Kitapçı, Orta Doğuda Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, s. 2, 75-78; Zekeriya Kitapçı, Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabiî ve Tebea Tabiîleri, s. 196- 214; Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, s. 98 vd.; Zekeriya Kitapçı, “ Türk Tarihinin İslam Tarihi İle Birleşmesi ve Bütünleşmesi”, F. Ü. Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ, 1990, s. 282.

[9] Deylem Ülkesi: Kazvin Denizi (Hazar Denizi)’nin güneybatısına düşer. Doğusunda Taberistan, güneyinde, Kazvin bulunur. Batısında Azerbaycan’la sınırdır. Burada yaşayanlara da Deylemî denilir. Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi (Çeviren, Zeki Meğâmiz), İstanbul, 1972, II, s. 79.

[10] Muhammed Hamdî el-Münavî, el-Vezâretü ve’l-Vüzerâu fî’Ahdi’l-Fatımîyyîn, Kahire, 1970, s. 171; Abdulmun’im Macid, Nuzumu’l-Fatımîyyîn ve Rüsûmuhum, Kahire, 1955, s. 307; Eymen Fuad Seyyid, ed-Devletü’l-Fatımîyye fi Mısr, Kahire, 1992, s. 279; Ahmed Muhtar el-Îbadî, fî Tarihi’l-Abbasî ve’l-Fatımî, Beyrut, (Tarihsiz), s. 267.

[11] Bkz., Tacuddin Muhammed b. Ali b. Yusuf b. Celeb Râgıb İbn Müyesser, el-Müntekâ min Ahbâri Mısr (Tahkik, Eymen Fuad Seyyyid), Kahire, 1981, s. 176; Takiyuddin Ahmed b. Ali el-Makrizî, el-Mevâ’izu ve’l-İ’tibaru bi Zikri’l- Hıtati ve’l-Âsâr, c. II, Kahire, 1270, s. 285.

[12] ed-Devadârî ve İbn Tağriberdî’nin eserlerinde geçen “eş-Şerrabî” lakabının tahrif olduğu ve aslının ise “eş-Şîrâzî” olduğu muhakkik tarafından belirtilmiştir. Bkz., Cemaluddin Ebi’l-Mehâsin Yusuf b. Tağriberdî, el-Atabekî, en-Nücûmu’z-Zâhire fi Mülûki Mısra ve’l-Kahire, Beyrut, 1992, IV, s. 137 (dipnot 4). Ayrıca daha geniş bilgi için bkz., Abdullan b. Aybek, ed-Devadârî, Dürretü’l-Mudiyye fi Ahbâri’d-Devleti’l-Fatımîyye, (Tahkik, Salahuddin Müneccid), Kahire, 1961, c. VI, s. 167 vd.; el-Makrizî, Hıtat, c. II, s. 9-10; İsmail b. Ömer b. Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye (Çev. M. Keskin), c. I-XV, İstanbul, 1995, c. XI, s. 474-478. Ayrıca, bu komutan hakkındaki çalışmamız tamamlanmış olup yakında yayımlanacaktır.

[13] Ebu Ya’lâ Hamza İbnu’l- Kalânisî, Zeylu Tarihi Dımaşk (Neşr, H. F. Amedroz), Beyrut, 1908, s. 19; Ebu’l-Hasan İzzeddin Ali İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih (Çeviren, Ahmet Ağırakça), c. IX, İstanbul, 1985-1987, c. VIII, s. 568-569; el-Makrizî, Hıtat, c. II, s. 10; Yahya b. Saîd el-Antakî Tarihu Yahya bin Saîd (Editör: L. Cheıkho, B. C. Carra De Vaux, H.Zayyat), La Durbeco, 1954, s. 155; Melikü’l-Müeyyed’İmaduddin İsmail Ebu’l-Fidâ, el-Muhtasar fî Ahbari’l-Beşer, c. II, Kahire, (Tarihsiz), s. 115; Emine Beytar, Mevkifu Umerâi’l-Arab bi’ş-Şâm ve’l-Irak Mine’l-Fatımiyyîin Hattâ Evâhiri’l- Karni’l-Hâmis’il-Hicrî, Dımaşk, 1980, s. 76.

[14] Bkz., Aydın Çelik, “Fatımiler Döneminde Kahire Şehri” (Basılmamış Doktora Tezi), Fırat. Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ, 2001, s. 70.

[15] İbnu’l- Kalânisî, Zeylu Tarihi Dımaşk, s. 20-21; el-Antakî, s. 155; İbn Kesîr, c. XI, s. 478; Makrizî, Hıtat, c. II, s. 10; Takiyuddin Ahmed b. Ali, el-Makrizî, İtti’azu’l-Hunefâ bi Ahbari’l-Eimmeti’l- Fatımiyyîn el-Hulefâ (Tahkik, Cemaluddin Şeyyal), Kahire, 1948; (II ve III. cildin tahkiki, Muhammed Hilmi Muhammed Ahmed), Kahire, 1996, I, s. 295; Ebu’l-Fidâ, el-Muhtasar fî Ahbari’l-Beşer, c. II, s. 115. Yaacov Lev, “ The Fatimid Vizier Ya’qub İbn Killis and Begining of the Fatimid Administration in Egypt”, Der İslam, Vol., 58 (1981), s. 242.

[16] Ed-Devâdârî, c. VI, s. 141.

[17] Eymen F. Seyyid, ed-Devletü’l-Fatımîyye fi Mısr, s. 280; Yaacov Lev, “Army, Regime and Socıety in Fatimîd Egypt 358-487/968-1094”, İnternational Journal of The Middle Eastern Studies, Vol., 19 (1987), s. 337, 342.

[18] Bkz., ed-Devâdârî 6, s. 207

[19] Bkz., İbn Tağriberdî, Nücûm, IV, s. 121-122.

[20] İncelememizde geçen Türk komutanların isimleri genelde Arapça olarak, tamlamanın sonu “tikin” olarak harekelenmiştir. Fakat biz bu isimlerdeki tamlamaları Türkçe’de “tekin” olarak kullanılan şekliyle okumayı tercih ettik.

[21] Cebel-i Lübnan sınırları dahilindeki bir köydür. Bkz., Yakut b. Abdillah el-Hamevî, Mu’cemü’l-Büldân, Beyrut, 1995, IV, s. 452.

[22] Bkz., ed-Davâdârî, VI, s. 205-207,209.

[23] Bu isim İbnu’l-Adîm’in eserinde “Bencütekin” olarak geçmekte, Bkz., Kemaluddin Ebi’l- Kasım Ömer b. Ahmed İbnu’l-Adîm el-Halebî el-Hanefî, Zübdetü’l-Haleb min Tarihi Haleb (Tahkik, Halil el-Mansur), Beyrut, 1996, s. 105. İbnu’l-Esîr’de ise “Mengütekin” olarak geçmektedir. Bkz., İbnu’l- Esîr, IX, s. 77. “Mencütekin” kelimesine gelince; Arapçada (g) harfi yerine (c) harfinin yazılabildiği bilinen bir husustur. Dolayısıyla İbnu’l-Esir’deki şekli daha doğruya yakın olmakla birlikte, İbnu’l- Adîm’de “Bencütekin” olarak geçen aynı ismin de yanlış olmadığı anlaşılmaktadır. Zira Eski Türk Yazıtları’ndan Kül tegin ve Kara-yüs Yazıtları’nda geçen “Mangü” ve “Bangü” kelimelerinin her ikisinin de benzer anlamlar olan; ebedi, âbide, daimi vb. manalara gelmektedirler. Bkz., Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1994, s. 603-604, 819.

[24] Bkz., İbnu’l-Adîm, Zübdetü’l-Haleb, s. 96-100.

[25] İbn Kalânisî, s. 40-41; Muhammed b. el-Hüseyn Zâhiruddin er-Rûzrâverî, Zeylu Kitâbu Tecâribi’l-Ümem (Tahkik, H. F. Amedroz), Bağdat, 1914, III, s. 217; İbn-Tağriberdî, Nücûm, IV, s. 121-122; İbnu’l-Adîm, s. 105; ed- Devadârî, VI, s. 232; Takiyuddin Ahmed b. Ali, el-Makrizî, Kitâbu’l- Mukaffâ el-Kebîr (Tahkik, Muhammed Ya’lâvî), Beyrut, 1987, s. 368; Abdulmun’im Macid, Zuhûru’l- Hilafeti’l-Fatımîyye ve Sûkûtuhâ fî Mısr, Kahire, 1994, s. 122.

[26] İbn Kalânisî, s. 41; İbnu’l-Esîr, IX, s. 77; Zâhiruddin er-Rûzrâverî, Zeylu Kitâbu Tecâribi’l- Ümem (Thk. H. F. Amedroz), c. III, Bağdat, 1914, s. 218; İbn Tağriberdî, IV, s. 122-123; İbnu’l-Adîm, s. 105-106; ed-Devadârî, VI, s. 233-234.

[27] İbn Kalânisî, s. 41-42; İbnu’l-Esîr, IX, s. 77; er-Rûzrâverî, III, s. 218-219; İbn Tağriberdî, IV, s. 123-124; İbnu’l-Adîm, s. 106-107; ed-Devadârî, VI, s. 235.

[28] İbn Kalânisî, s. 42; er-Rûzrâverî, III, s. 219.

[29] Şam (Suriye) sahilinde Hıms şehrine bağlı bulunan bir kale şehridir. El-Hamevî, I, s. 227.

[30] İbn Kalânisî, s. 42; İbnu’l-Esîr, IX, s. 77; er-Rûzrâverî, III, s. 219.

[31] er-Rûzrâverî, III, s. 220.

[32] İbn Kalânisî, s. 43; er-Rûzrâverî, s. 220; İbn Tağriberdî, IV, s. 124; İbnu’l-Adîm, s. 108.

[33] İbn Kalânisî, s. 43-44; İbnu’l-Esîr, IX, s. 78; er-Rûzrâverî, s. 221; ed-Devadârî, VI, s. 237; İbn Tağriberdî, IV, s. 125; İbnu’l-Adîm, s. 108.

[34] İbn Kalânisî, s. 44; er-Rûzrâverî, s.221.

[35] İbn Kalânisî, s. 44-47; İbnu’l-Esîr, IX, s. 100-101; ed-Devadârî, VI, s. 271; er-Rûzrâverî, III, s. 222-223; el-Makrizî, İtti’az, II, s. 10; el-Münâvî, el-Vezâretü ve’l-Vüzerâ’, s. 173-174.

[36] Bu isim, Eski Türk yazıtlarından Çakul Yazıtları’nda “Yaruk tegin” olarak geçmektedir. Kelimenin aslına bakıldığında, Türkçedeki (k) harfi yerine, Arapça yazılışında (kara “h”) kullanılmış olduğu muhtemeldir. Bkz., Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, s. 528.

[37] Bkz., er-Rûzrâverî, III, s. 233-235. İbnu’l-Esîr, IX, s. 103.

[38] Bkz., İbn Tağriberdî, IV, s. 216-217.

[39] İbn Kalânisî’nin eserinde bu kelime “Müntecibu’d-Devle” olarak geçmektedir. Bkz., s. 72.

[40] İbn Kalânisî, s. 71-72.

[41] İbn Tağriberdî, IV, s. 252-253.

[42] İbn Tağriberdî, V, s. 36; İbnu’l-Esîr, IX, s. 186.

[43] İbn Kalânisî, s. 90; İbn Tağriberdî, V, s. 73.

[44] el-Makrizî, Hıtat, II, s. 36-37.

[45] Abdulmun’im Macid, Zuhûru’l-Hilafeti’l-Fatımîyye, s. 309.

[46] Bkz., İbn Müyesser, s. 31-32; İbn Tağriberdî, V, s. 22; Abdulmun’im Macid, Zuhûru’l-Hilafeti’l-Fatımîyye, s. 310.

[47] İbn Tağriberdî, V, s. 24.

[48] el-Münavî, el-Vezâretü ve’l-Vüzera’, s. 176; Macid, Zuhûru’l-Hilafeti’l-Fatımîyye, s. 325-326.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: