TARİH : 1930’LAR TÜRKİYE’NİN ALTIN ÇAĞI MIYDI ?

1922’de İzmir’de toplanan "1. İzmir İktisat Kongresi"nden sonra, Türkiye’de liberal ekonomi sistemi uygulanmaya başlandı. Özel sektörü teşvik için bir "Teşvik-i Sanayi" kanunu çıkarıldı.

Bu süre, 1922-1933 yılları arasında tam 10 yıl sürdü. Bu süre sonunda ortaya şöyle bir durum çıktı:

Şeker üretimi on yılda %7 oranında düştü,
Yünlü dokuma üretimi on yılda %26 düştü,
İhracat on yılda %43 oranında düştü

Ülkenin belli başlı sanayi ürünleri 1923-1933 yılları arasında bir yükselme kaydetmediği gibi, 1930-1931 yılları arasında bir yükselme kaydetmediği gibi, 1930-1931 yılları arasında sanayi ürünleri üretimi geriledi. Bu tabloya bakan Atatürk, ülkenin böyle daha fazla dayanamayacağını anladı ve yeni bir atılım yapmaya karar verdi.

Liberal ekonomi ve özel sektör teşvikleri Türkiye’yi ileriye götürecek atılımı yapamamıştı.

Sonuç olarak Devlet ekonomiye girip ülkenin gerek duyduğu her şeyi kendisi yapma yoluna gitti. İşte bu amaçla, 1933 yılında, ilk "Beş Yıllık Plan 1933-1937" hazırlandı ve bu plana göre ilk şu KİT’ler kuruldu:

• Bakırköy Pamuklu Fabrikası,
• Kayseri Pamuklu Fabrikası,
• Ereğli Pamuklu Fabrikası,
• Iğdır İplik Fabrikası.
• Karabük demir-çelik Fabrikası
• İzmit Kağıt Fabrikası,
• Bursa Merinos Kamgam İplik ve Dokuma Fabrikası,
• Toprak Sanayi (Kütahya Seramik, Paşabahçe şişe ve Cam)
• Keçiborlu Kükürt Sanayi,
• Gemlik Suni İpek Fabrikası,
• İzmit Süpeorfosfat Fabrikası,
• Isparta Gül Yağı Fabrikası

Daha sonraki yıllarda;

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak Ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• Turhal Tütün Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Kömür Şirketi, Sirkeci – Edirne Demiryolu Şirketi devletçe satın alınmıştır.
• T.C. Ziraat Bankası yeniden kurulmuştur.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.

Aşağıdaki tabloda da açıkça görüldüğü gibi;

• Ulusal gelirin yıllık büyüme hızı, Cumhuriyet tarihinde en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Sanayide büyüme oranı en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Tarımda büyüme oranı en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Cumhuriyet tarihinde enflasyonun en düşük olduğu dönem Atatürk dönemidir. Aslında bu dönemde enflasyon olmamış tam tersine fiyatlarda %2 düşüş yaşanmıştır.
• Dolara karşı Türk lirasının en güçlü olduğu dönem, Atatürk dönemidir. Bu dönemde Türk lirası, dolara karşı %1,8 oranında değer kazanmıştır.

(Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli, 1923’ten günümüze Ekonomimizin sayısal görünümü, Milliyet Yay.)

"Gerçi bir ‘Osmanlı borçları’ meselesi vardır; ama bu da abartıldığı kadar değildir. Kuşkusuz 1930’ların şartlarında yılda iki taksit halinde 700 bin altın lira ödemek kolay bir iş değildir; ama sonuçta bu, bağımsızlığı uğrunda savaşılan bir ülkenin borcudur ve küçümsenmeyecek bir kısmı da Birinci Dünya Savaşı sırasında alınmıştır. Üstelik bu borcu biz ödedik de Arnavutluk, Suriye, Yemen, hatta Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülke ödemedi mi?"

Evet dediğiniz gibi Osmanlı’nın Borçları meselesi vardır. Ancak Osmanlı’nın borcu 700 bin altın değil, borç toplamı 163,1 milyon lira’dır.

Bu konu Lozan’da görüşülmüş ve 15 ülkenin ödemesine karar kılınmıştır:

Türkiye 84,597,495
Suriye-Lübnan 11,108,858
Yunanistan 11,054,534
Irak 6,772,142
Yugoslavya 5,435,597
Filistin 3,284,597
Bulgaristan 1,776,354
Arnavutluk 1,633,233
Hicaz (S. Arabistan) 1,499,518
Yemen 1,182,104
Ürdün 733,610
Necit (S. Arabistan) 129,150
Maan (Güney Ürdün) 128,728
Asir (S.Arabistan) 26,138

Ancak sizin iddia ettiğiniz gibi tüm devletler üstüne düşeni ödememiştir. Yunanistan, Suudi Arabistan, (Hicaz, Necit, Asir) Arnavutluk ve Yemen hiçbir borç ödemesinde bulunmamıştır. (Prof. Dr. Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, 8. Basım, Remzi Kitabevi, s.75)

"Kaldı ki, savaş tazminatı olarak Almanya’ya ödetilen miktar dudak uçuklatacak cinstendir: Tam 24 milyar altın sterlin. Öde öde bitmez diyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü Almanlar 1932’de borçlarını bitirmişlerdir bile! Uzun vadeli borçlarımızın 15 milyon altın sterlin tuttuğunu göz önüne alırsanız diğer borçlarla birlikte ödeyeceğimiz meblağ yaklaşık Almanya’nın tazminatının yüzde biri civarındadır. Bu arada borcumuzun ilk taksidini ödemeye başladığımız tarihin Cumhuriyet’in 10. yılı olan 1933 olduğunu da unutmayalım."

Almanya ile Osmanlı’yı birbiriyle mukayese edebilecek birileri varsa o da herhalde Zaman ya da Vakit gazetesidir… Yahu sen Almanya’nın sanayi gücünü Osmanlının ki ile bir mi tutuyorsun? Uzayda mı yaşıyorsun arkadaş? Tövbe tövbe yaa!!! Neyse kaile bile almıyorum bu paragrafı.

"Madem girdik bu bahse, bir şey söyleyeyim de siz inanmayın: İngiltere güya savaşın galibi olarak kurumla dolaşmaktadır ortalıkta; ama ekonomisi tek kelimeyle iflas etmiştir. Aman canım, lafı uzatmayayım da, İngiltere’nin Amerikan bankalarına olan borcunu 1960’ların sonlarına kadar ödemeye devam ettiğini söyleyeyim de gülün biraz! Tarih bazen komiktir sahiden de. Neyse biz gelelim bizim 1930’ların macerasına."

Bugün Amerika’nın da trilyon dolarlarca borcu var çeşitli ülkelere… Evet Amerika’nın tam 9 trilyon dolar dış borcu vardır. Amerika da güya süper güç olarak dolaşıyor buralarda…

"Bilindiği gibi Atatürk, Serbest Fırka’nın kurulmasına giden yolda hükümetin halk ile arasında oluşan kopukluğu gidermek ve muhalefet kanalıyla yukarıya yansımayan bazı gerçeklere uyanabilmek için kurdurmuştu. İşte Serbest Fırka’nın İzmir ve Balıkesir mitinglerinde halkın meydanları doldurması ve İnönü aleyhine, hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sözler sarf edilmesi ve resimlerinin yırtılması karşısında Gazi harekete geçmiş ve iki etaptan oluşan bir yurt gezisine çıkmıştı.

Kasım 1930’da başlayıp Mart 1931’de biten bu yurt gezisi Gazi için çok öğretici ve hatta hayret uyandırıcı olmuşa benzemektedir. İdeolojik ve kültürel devrimlerle büyük şehirlere egemen olmaya çalışan Kemalist inkılabın henüz halka inemediğini bu gezi sırasında öğrenmiş olmalıdır."

Halka inmemesinin sebebi acaba hala kökü kazınamayan yobazlık mıdır yoksa parti içindeki kişiler midir?

"Mesela Atatürk şöyle yazıyor gezi defterine: "Hükümeti ve fırkayı (CHP) zayıf düşüren mühim sebeplerden birisi de halk şikayetlerinin ve fırka teşkilat temennilerinin kayıtsızlığa maruz kalmasıdır. Halktan gelen müracaat ve şikayet tali memurların değil, bizzat Vekilin [Bakanın] (veya mahallinde valinin) imzalayacağı (müsbet veya menfi olsun) esbab-ı mucibeli [gerekçeli] bir cevapla karşılanmalıdır."

Atatürk uyarıyor, İnönü dinliyor. Dinliyor mu acaba? Devam ediyor Atatürk:

"Bu seyahattaki temaslar bize… büyük halk tabakalarının hangi ıstıraplarla mahmûl [yüklü] olduğunu gösteriyor."

Daha ne desin? Üstelik Ege Bölgesi ormanlarından elde edilen kitre, çiçek soğanı, mazı ve harup ihracatının 1914 yılına oranla çok fazla düştüğünü (bazı kalemlerde yüzde 99’dur oran) gözlemleyen Gazi, Ziraat Bankası’nın esasının bozuk olduğunu, boşu boşuna binalar yaptırıldığını, bu binalara saplanan sermayeyi uygun şekilde işletmesinin daha faydalı olacağı uyarısını yapmaktan da alamaz kendisini. Gezi sırasında Atatürk’ün önüne atılıp "Açız" diyenler de cabası."

Evet 1914’ten 1930lara kadar ihracatta ve üretimde kayıp olduğunu zaten söylemiştik. Asıl atılım 1933’ten sonra yapılmıştır.

"Nitekim yakınlarından Hasan Rıza Soyak’a söylediği şu sözler 1930’ların başlarında Türkiye’yi de içine alan 1929 dünya ekonomik bunalımının Atatürk’ü ne kadar bunalttığının göstergesidir:

"Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen (sürekli olarak) dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî manevî perişanlık içinde…"

Kim söylüyor bu sözleri? Atatürk. Ne zaman söylüyor? 1930’da. Peki nasıl oluyor da bu bunalımı yaşamış bir Türkiye Altın Çağ ilan edilebiliyor?
Bu gerçeği ısırıcı bir dille yakalayanlardan Yakup Kadri’nin sözlerine kulak verelim şimdi de. Kendisi Atatürk’ün de, İnönü’nün de yakınıdır. "Politikada 45 Yıl" adlı hatıralarında 1925’lerdeki durum hakkında şunları söyler: "O sıralarda bence bu hâdiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyorlardı… Hiçbirini durdurmak kabil [mümkün] olmuyordu."

Demek ki neymiş? CHP kadrosu devlete sırtını dayayan bir rant ekonomisine startı vermiş ve halktan koparak bir avuç devletin palazlandırdığı zenginle Türkiye’yi idare etmeye kalkmıştır.Ancak Atatürk’ün bu kötü gidişe son vermek üzere kurdurduğu Serbest Fırka’nın eleştirilerine tahammül edemeyen kesim de, o zamanın deyişiyle "yiyici" kesimdi."

Elbette Serbest Fırkayı kurdurmuştu Atatürk. Ama bunun amacı devrimin halk üzerinde ne etki bıraktığını görmekti. Ekonomik durumu iyileştirmek için ise yukarıda anlattığımız "kalkınma planlarını" "KİT"leri kurmuştur Atatürk!

"Muhalefet istemiyorlar ve her muhalefet kımıldanışını "irtica" olarak damgalıyorlardı. Neden? Çünkü irtica, yani eskiye dönmek demek, ellerinden hortumlarının alınması anlamına gelecekti. Eğer 1920-1924 arasındaki serbestlik geri gelirse avantalar ellerinden gidecekti de ondan."

Aferin, "irtica’ya bile yeni anlamlar yüklediniz ya bravo size!!! Sizin demeniz o ki Muhalefeti Atatürk kurdurttu ama CHP kapattırdı! Bu mümkün mü sizce???

"1935 yılı İl İdare Kurulu üyelerinin meslekî dağılımına bakarsak, bu seçkin zümrenin nasıl kemikleştiğini daha iyi görürüz: 90 tüccar, 31 varlıklı çiftçi, 10 fabrikatör, 24 avukat, 17 doktor ve eczacı, 7 banka müdürü, 14 emekli general ve subay, 4 öğretmen. 44 il ve belediye genel meclis üyesi…"

Siyaset her zaman seçkin zümrenin oyun alanı olmuştur. RTE dediğiniz adamın parası olmasaydı nasıl kuracaktı partisini? Siyaset para işi, ne kadar paran varsa o kadar güçlüsün demektir. Ayrıca İl idaresi okumamış kişilerden mi oluştursaydı?

"Halk nerede, görebiliyor musunuz? O "Açız!" diye Atatürk’ün önüne atılanlar?
Çankaya savaşlarının özü, özeti budur vesselam."

Olaya tersten bakmak sizin işiniz. Atatürk’ün koltuğuna oturmaya heveslenen hainler türedi başımıza gelmişler bize Atatürk’ten vaaz çekiyorlar. Ne günlere kaldık ya! Neyse Çankaya için bir savaş gerekli ise bu savaşı Atatürkçüler kazanacaktır! Çünkü o koltuk Atatürkçülüğü yaratan adamın timsalidir.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: