EKONOMİ DOSYASI /// PROF. DR. CİHAN DURA : Batı’nın Gizli Merdiveni

Prof. Dr. CİHAN DURA

Gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere karşı “merdiveni itme” stratejisi uygular. Acaba nasıl bir stratejidir bu? Birçok vesile ile üzerinde durdum. Kısaca hatırlatayım: Sanayileşmiş bir ülke; zenginliğinin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan merdiveni iter. O ülkelerin, kendi uygulamış olduğu gelişme politikalarını kullanmasını engeller.

Ancak bu stratejinin gözden kaçan bir yönü daha var. Şöyle ki zengin ülkeler günümüzde bile, o az gelişmiş ülkelerden sakladıkları “merdiven”i çıkarıp kullanıyorlar; gizli gizli ya da başları sıkıştığı zaman devletçi ve korumacı politikalara başvuruyorlar. Büyükelçi Onur Öymen değerli bir kitabında (Ulusal Çıkarlar, 2.B., Remzi Kitabevi, İst., 2005, ss. 274-86) bunların kısa bir dökümünü çıkarmış. Başta A.K.P. kadroları, özellikle “babalar gibi satarım”cı Unakıtan, bunların gözü kapalı destekçileri olmak üzere, dünya gerçeklerinden yoksun bırakılan halkımızın dikkatine sunuyorum.

Önce şu genel tespiti yapalım: Gelişmiş ülkeler yabancı sermayeyi kendilerine çekmek için çaba gösterirken, aynı ülkeler yabancı sermayeye kısıtlamalar da getirmektedir. Peki neden? Ulusal çıkar var da ondan! Söz konusu kısıtlama ve kontroller başlıca şu hususlarla ilgilidir: Yabancıların belirli sektörlere girişinin -mevzuat ya da devlet tekelleri yoluyla- engellenmesi, yabancı yatırımların izne tabi tutulması, ülke ekonomisine sağlayacağı katkının ispatlanması, yabancılara satılan hisselerin %50’nin altında tutulması, yabancı sermayeli şirketlerin yönetim kurulu üyelerinden çoğunun o ülke yurttaşlarından olması…

Batı’nın zengin ülkelerinde başta yabancı sermaye olmak üzere liberalizme getirilen kısıtlama ve kontrollere somut örnekler verelim.

1) Önce ABD… Bu ülke bilindiği gibi dünyada liberal ekonominin bayraktarıdır; tabiî işine geldiği zaman… Kendi ulusal çıkarları gerektirdiğinde, piyasa ekonomisi falan dinlemez, liberalizmi bir tarafa bırakır, hemen müdahaleciliğe sapar. Özellikle petrol, savunma araçları ve ilaç gibi sanayilerini koruma hususunda çok duyarlıdır. Bunun en son örneklerinden biri, Amerika’nın en büyük petrol şirketlerinden Unocal’ın, Çin’in devlet kontrolündeki CNOOC şirketi tarafından satın alınmasının engellenmesidir. İkinci bir örnek ABD Başkanı’nın, çelik sanayini korumak için gümrük vergilerini %30 oranında artırmasıdır. Bu işlem, ABD’nin bizim gibi ülkelere seve seve dayattığı liberalizmin mantığına aykırı, düpedüz korumacı bir uygulamaydı. Öyle ki Dünya Ticaret Örgütü bile ABD’nin yeni tarife politikasının yasa dışı olduğunu ilan etti. Avrupa Birliği de karşı önlemler alacağı tehdidinde bulundu. Sonunda Bush yönetimi geri adım attı, tarifeleri eski düzeyine indirmek zorunda kaldı.

Bir diğer zengin ülke, Kanada 1993’de telekomünikasyon sektörünü, kimliği ve egemenliği açısından hayatî saydığını ilan etmiştir. Bu alanda faaliyet gösterecek tüm şirketlere ait hisselerin çoğunluğunun Kanadalıların elinde bulunmasını yasal hükme bağlamıştır.

2) Avrupa Birliği’ne gelince, bu oluşum özellikle kendi üyeleri arasında olmak üzere, yabancı sermaye hareketleri konusunda dünyanın en liberal politikalarını uygular. Ancak bir yandan da yabancı sermaye girişine ciddî sınırlamalar getirmeyi ihmal etmemiştir. Bunların başlıcaları aşağıda açıklanmıştır.

-Avrupa Birliği’nde (AB) petrol arama ve işletme, bankacılık ve sigortacılık alanlarında karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesi uygulanmaktadır. Üye ülkelere, ulusal çıkarlarına zarar verebilecek yabancı yatırımlara karşı ekonomilerini koruma konusunda belirli bir hareket serbestliği tanınmıştır.

-Çok liberal görünen Fransa’nın mevzuatı, yabancı yatırımları maliye bakanının iznine tabi tutar. Yabancı sermayeye belirli alanlarda kısıtlama getirmiştir. Liberalleşmeye rağmen Fransa hükümetleri, ekonominin pek çok önemli sektörünü denetim altına tutmaktadır. Başka bir deyişle A. Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganına -bizim saf ya da teslimiyetçi liberallerin aksine- kuşkuyla bakar. Sendikalar, hattâ bizzat özel sektör Fransız şirketlerinin yabancılar tarafından satın alınmasına tepki gösterir (Bizimkiler ise ya üç maymunu oyar, ya da bayram ederler). Dahası özelleştirme çalışmalarının şeffaf olmaması, yerli firmaların dolaylı yollardan korunduğunun karinesi gibidir.

Fransa’da devlet iş ve çalışma hayatını düzenleyen mevzuatla, yüksek vergilerle önemli ölçüde ekonomik hayatın içindedir. Öyle ki ilgili mevzuat ve uygulamalar, sanki yabancıları Fransa’da yatırım yapmaktan caydırmaya yöneliktir.

Temmuz 2005’de Amerikan Pepsico şirketinin Fransız Danone şirketini satın almak istediği söylentilerinin çıkması üzerine, Fransız siyaset adamlarının satışa gösterdiği büyük tepki çok anlamlıdır (Bizde ise, benzer bir durumda politikacılarımız, başta Unakıtan, onun Özelleştirme İdaresi Başkanı, “yaşasın, yabancılar bize güveniyor” diyerek şıkır şıkır oynuyorlar).

-AB’nin lokomotifi Almanya ise, Birliğin piyasa ekonomisine en bağlı ülkelerinden… Buna rağmen aynı konuda önemli istisnalar da uygulamaktan geri kalmamakta. Onur Öymen bu tutuma ilginç bir örnek veriyor: Almanya milyarlarca marklık bir konut inşa projesi için, bütün ülkelerin firmalarına açık ihaleler düzenliyor. İlk ihale dört projeyle ilgili ve hepsini de Türk firmaları kazanıyor. Ertesi gün Alman basınında iri manşetler!… Nasıl olur da Almanların paralarından Türk firmalarına ihale verilebilir? Almanya “serbest rekabetçi” geçiniyor ama, bunun doğal bir sonucunu kabul etmiyor. Sonunda yapacaklarını yapıyorlar: İhalelerden ikisini Türklerden alıp başkalarına veriyorlar. İkinci bir örnek: Almanya, Polonya gibi bazı ülkelerin inşaat firmalarının, kendi işçilerini getirerek iş üstlenmelerine imkân tanımış. Türkiye de bundan yararlanmak isteyince, kabul etmek zorunda kalıyorlar. Ancak çalıştırılacak Türk işçi sayısı 7000’i geçmeyecektir. Oysa Türkiye Alman firmalarına böyle bir kısıtlama uygulamıyor. İtiraz ediliyor, ancak işe yaramıyor, Alman hükümeti geri adım atmıyor ve antlaşma imzalanıyor. Kısa sürede 60 kadar Türk firma Almanya’ya geliyor ve çok başarılı sonuçlar alıyorlar. Ne var ki bu durum Alman şirketlerini ve işçi sendikalarını rahatsız ediyor. Alman ekonomi Bakanlığı işe müdahale ederek toplam işçi sayısının 2000’e indirilmesini sağlıyor! Dikkat bu indirim, liberalizm bir tarafa atılarak devlet müdahalesi ile sağlanıyor. Ancak şikâyetler yine bitmiyor. Alman Hükümeti Türkiye ile yapılan antlaşmanın uygulanmasını tümüyle durduruyor.

-Yine bir AB üyesi olan Finlandiya’da büyük yerli firmaların yabancılara satılması, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan iznine tabi. Bu ülkede “Fin Şirketlerinin Yabancılar Tarafından Satın Alınmasının Denetimi Yasası” diye bir yasa var. Yasaya böyle bir hüküm konmasının sebebi, AKP’ye ve onun satıcı Maliye Bakanı’nın tüylerini diken diken edecek cinsten: Ülkenin ulusal çıkarlarını koruma ihtiyacı!…

-İsveç’te ise perakende ilaç ve içki satışı gibi bazı ekonomik sektörlerde devlet tekelleri devam ediyor. Banka şubesi açmak isteyen firmalar, Mali Denetim Kurumu’ndan özel izin almak zorunda. Tabii, başka sınırlamalar da var.

-Diğer bir AB üyesi Avusturya, “Avusturya Çözümü” denilen bir yaklaşımı uyguluyor. Buna göre ülkedeki şirketler “Avusturyalı bankaların, sigorta şirketlerinin, emeklilik fonlarının ve sanayi şirketlerinin oluşturduğu ortaklıklar”ın elinde bulunmalıdır. Bundan başka elektrik sektöründeki işletmelerin %51’i merkezî hükümet’le eyalet hükümetlerine aittir.

Batı’nın zengin ülkelerinde başta yabancı sermaye olmak üzere liberalizme getirilmiş olan kısıtlama ve kontrollere ilişkin bazı örnekler bunlar. Bunların hepsi gelişmiş ülkelerle ilgili.

Hepsi sanayileşmiş, gelir düzeyleri yüksek, sosyo-ekonomik birçok sorunlarını çözüme kavuşturmuş ülkeler… Söz konusu ülkeler bundan 200-300 yıl önce henüz birer az gelişmiş ülke iken, çok geniş ölçülerde, şu veya bu şekilde devletçi-müdahaleci politikalar uyguladılar. Ne zaman ki kalkınmalarını gerçekleştirdiler, o zaman liberalizm bayrağını çektiler göndere… Ancak gerektiğinde liberalizmin tam tersini yine yapıyorlar. Yukarda verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi…

Peki ya Türkiye! O devamlı kandırılıyor. Ona daima zenginleşmiş olanların işine gelen politikalar dayatılıyor. Onu güce ve zenginliğe götürecek “merdiven”, her seferinde ayağının altından çekilip alınıyor.

Ama zengin ülkeler o merdiveni geçmişte olduğu gibi günümüzde de istedikleri zaman kullanıyorlar.

Bizim liberal aydınımız, politikacımız, yöneticimiz bu gerçeği bir türlü göremiyor.

Yoksa görüyor da işine mi gelmiyor?

http://www.ekosoz.com/yazi_detay.php?Yazi_id=392&yazar=36

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: