DARBELER DOSYASI /// Metin AYDOĞAN : Kenan Evren ve 12 Eylül

Kenan Evren ve 12 Eylül

Kenan Evren ve 12 Eylül diyince akla; askerler, cezaevleri, idamlar ve aydınlara uygulanan yoğun kıyım geliyor. Bu doğrudur. Bunlar şiddet döneminin yaygın uygulamalarıdır ve o dönem insanlarının yaşadığı gerçeklerdir. Ancak, Kenan Evren ve 12 Eylül’ün niteliği ve gerçek amacı konusunda görülemeyen ya da yeterince görülemeyen bir yanı vardır. Önemli olan bunu görmektir. 12 Eylül, ulusal pazarın uluslararası şirketlere koşulsuz açılarak küresel işleyişin parçası durumuna getirilmesi girişimidir. 24 Ocak Kararları, bu girişimin en açık anlatımıdır. 24 Ocak, Türkiye’de ancak 12 Eylül gibi bir “demir yumruk” la uygulanabilirdi. Önceden desteklenerek yaygınlaştırılan ve uzun süre göz yumulan terörün “önlenmesi” ya da “kardeş kanının akmasını durdurmak” türünden söylemler, gerçeği gizlemeye çalışan bahanelerdir. 12 Eylül’le gerçek darbe; Türkiye’nin ekonomisine, siyasetine, aydınlarına yapılmıştır. 12 Eylül işçi sınıfının ve aydınların 24 Ocak Kararlarına tepki gösteremez duruma getirilmesi eylemidir.

Yalnızca Askeri Darbe mi?

Kenan Evren, 12 Eylül için, 1983’de kaleme aldığı anılarında şu saptamayı yapıyor: “12 Eylül harekatının başarılı olmaması demek, bir iç savaş sonucu Türkiye’nin parçalanması ve bin seneye yakın bir zamandır bizim olan bu toprakların değişik ellere geçmesi, başka bir deyişle Türklüğün ve Türklerin, Asya’daki diğer Türkler’in durumuna düşmesi demekti.”1 Bu yargı, ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? “Harekat başarılı olmasa” Türkiye nasıl ve kimler tarafından “parçalanacaktır?” Anadolu Türklüğünü “Asya’daki Türkler’in durumuna” kim düşürecektir? Türkiye’nin, 12 Eylül’ün başarılı olmaması durumunda parçalanıp parçalanmayacağı bilinmez, ama aradan geçen 35 yılın ortaya çıkardığı açık gerçek; Türkiye’nin bugün, parçalanma kaygıları yaşayan bir ülke durumuna gelmesi ve bu duruma gelişte, Kenan Evren’in başında olduğu12 Eylül’ün belirleyici düzeyde payının olmasıdır.

1980 yılı Türkiye için, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanında büyük bir çöküşün yaşandığı bir kırılma yılıdır. 1980’den söz edilince herkesin aklına doğal ve haklı olarak, silahlı bir eylem yani darbe gelir. Bu, olayın gerçek boyutunu ortaya koymayan eksik bir yaklaşımdır. 1980 olayları, bir bütün olarak ve biraz dikkatlice ele alınacak olursa, yaklaşımın yetersizliği kolayca görülecektir. 12 Eylül sabahı uygulamaya sokulan eylem, söylendiği ya da uygulayıcılarının sandığı gibi “terör olaylarının” zorunlu kıldığı bir sonuç değil, ülkeyi küresel isteklere sınırsızca açan bir başlangıçtır.

1980’de, siyasi çatışmanın Türkiye’yi kan gölüne döndürdüğü doğrudur. Darbe’nin amacının, “kardeş kanının akmasını ve terörü önlemek” olarak açıklandığı da doğrudur. Ancak, olay ve gelişmeler, Türkiye’ye yönelik emperyalist politikalardan bağımsız, yalnızca bir iç sorunmuş gibi ele alınamaz. Böyle yapılırsa, yaşananlardan ders alınamaz ve ulusal varlık için çekince oluşturan büyük bir yanlışa düşülmüş olunur.12 Eylül’le gerçek darbe; Türkiye’nin ekonomisine, siyasetine, aydınlarına ve anlamını Atatürkçülükte bulan ulusal bağımsızlık geleneklerine yapılmıştır. Darbe’nin tarihi, 12 Eylül değil, 24 Ocak 1980’dir. 12 Eylül, çalışan kesimlerin ve aydınların 24 Ocak Kararları’na tepki gösteremez duruma getirilmesi eylemidir.

24 Ocak Kararlarının Önemi

1979’da Başbakan olan Süleyman Demirel, Başbakanlık Müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal’a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevi verdi. Program kısa sürede hazırlandı; bir başka deyişle IMF tarafından hazırlanmış olan program, 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklandı.

Tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen ve IMF’nin daha önce yaptıramadığı isteklerini içeren program; Türkiye’yi tek taraflı olarak yabancı sermayeye açıyor, tarım, ticaret ve sanayide ulusal hedeflerden vazgeçiliyor ve günlük kur uygulamasına geçilerek Türk lirasındaki değer yitimi sürekli hale getiriliyordu. Milli kambiyo rejiminden vazgeçiliyor, ithalat liberasyonu adıyla dışalım serbest kılınıyor, kotalar kaldırılıyor ve kamu yatırımları kısılıyordu. KİT’lerin özelleştirileceği, temel ürünlerde destek fiyatlarının kaldırılacağı, ücret artışlarının düşük tutulacağı, tarım ürünlerindeki taban fiyatlarının sınırlanacağı açıklanıyordu.2

Programın ön uygulamaları bile etkisini hemen gösterdi. 1980 başında 47 TL olan 1 Amerikan Doları, yıl sonunda 90 liraya çıktı, programa karşı gösterilen tepki, ‘iç savaş’ durumuna getirilen terör eylemleriyle birbirine karıştı.

24 Ocak Kararları ancak 12 Eylül gibi, bir “demir yumruk”la uygulanabilirdi. Emek örgütleri başta olmak üzere mesleki kuruluşlar, dernekler ve partiler kapatılmalı, yasama ve yürütme gücü, tartışmasız bir ortamda, sınırsız yetkilerle donatılmış bir yönetime verilmeliydi. Nitekim öyle oldu ve ABD başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin “demokratik” desteği altında; Kenan Evren’in baında olduğu beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi’nin her kararı yasa sayıldı. Tüm siyasi partiler, dernekler, meslek örgütleri kapatıldı, yüzbinlerce insan gözaltına alındı, binlercesi tutuklandı, 50 kişi idam edildi.

12 Eylül’ün Türk toplumunda yarattığı çöküntü çok yönlü ve çok boyutludur. Ancak, en büyük zarar Cumhuriyet’le kurulan ulus-devlet yapısına, bu yapıya biçim veren yönetim anlayışına ve tümünü içine alan siyasi işleyişe verilmiştir. Bağımsız iç ve dış politika, sosyal devlet anlayışı ve ulusal hakları koruma istenci, hemen tümüyle yok edilmiştir. Siyasi bozulmanın partilere yansıyan etkisi, doğal olarak bölünme, parçalanma ve yabancılaşma oluşmuştur. CHP ve DP ya da CHP ve AP’den oluşan iki partili düzen bozulmuş, ortaya içinde yasallaştırılan İslamcı ve Kürtçü partilerin de olduğu bir parti karmaşası çıkmıştır. Bugün Türkiye’de 65 yasal parti bulunmaktadır. Bunların en büyükleri bile, yüzde onluk seçim barajını aşmayı başarı sayacak kadar küçülmüş ve etkisizleşmiştir. Hemen tümü denetim altındadır. Varlıklarını sürdürebilmek için, ulusal haklardan ödün vermeyi alışkanlık edinmişlerdir. Yoksullaşan halk siyaset dışında kaldığı için, Türkiye’de ulusal siyaset yapılamaz duruma gelmiştir. 12 Eylül’ün siyasi partilere yönelik en etkili sonucu, etkisizleşme ve parçalanma olmuştur.

Darbe Hazırlamak

1980 öncesinde çatışmaları önlemede; Meclis’in, partilerin ve kolluk güçlerinin yaklaşımı, dikkat çekici bir ilgisizlik ve olağan olmayan bir başarısızlık içerir. Toplumu derinden etkileyen olaylar yaşanırken, yönetim gücünü elinde bulunduran politikacılar, çoğu kez olaylarda taraftırlar. Emniyet güçleri, siyasi erkten olayları sona erdirmeyi amaçlayan bir davranış göremedikleri için, kararlı bir tutum içine girememiştir. Görev sorumluluğu duyarak olayların üzerine giden kamu yöneticileri sahipsiz bırakılmakta, emniyet müdürleri ve savcılar öldürülmekteydi. Bu koşullarda görev yapan emniyet görevlileri, yetkilerini tam olarak kullanamamakta ya da kullanmamaktaydı. Çatışmaları önlemek için kullanılmayı bekleyen yasal yetki, özellikle sıkıyönetim bölgelerinde yeterince vardı ancak politikacılar, sürekli yetkisizlikten söz etmekte, yasama gücü ellerinde olmasına karşın, yetki verici yasa çıkarmamaktaydı.

Örneğin Başbakan Süleyman Demirel, 1980’de yaptığı bir açıklamada, Başbakan değil de sıradan bir yurttaşmış gibi şunları söylüyordu: “Olayları yapanları ve yaptıranları devlet olarak biliyoruz. Ancak, sıkıyönetim komutanlarının ne yazık ki yetkileri çok az.”3 Demirel’in bu sözlerle neyi anlatmak istediğini düşünmek gerekir. Meclis çoğunluğuna sahip olmasına karşın, neden yasal düzenlemeler yapmamıştır. Bunu yaptırmayan güç nedir?

Ülke 12 Eylül’e doğru giderken Kenan Evren, Genel Kurmay Başkanı olarak, kamuoyuna sıkça açıklamalar yapıyor, Cumhurbaşkanı’na yazılı “görüş” ve “öneriler” sunuyordu. Açıklamalarında, “Devletin bekası”ndan, “terör ve bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejimin korunması gerektiği” nden söz ediyor, siyasi partilerin soruna, “Atatürkçü milli bir görüşle çareler araması”nın “kaçınılmaz bir zorunluluk” olduğunu söylüyordu. 1980 başında Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektupta “Anayasal kuruluşlar ile siyasi partilerin bir kere daha uyarılmasına” karar verildiğini bildiriyor, mektup ekinde gönderdiği yazanakta, “Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla, vatandaşlarımızı kederde, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplamanın, iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu apaçık bir gerçektir” diyordu.4

1980 Ocağı’nda yaşanan bir başka ilgi çekici gelişme, Demirel’in Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal’ın, 24 Ocak Kararları’ndaki “ekonomik önlemler paketi” ni, Kenan Evren ve Kuvvet Komutanlarına sunmasıydı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, hükümetlerin ekonomik uygulamalarına karışmak, onay vermek ya da hükümetlerden ekonomik “birifing” almak gibi bir gelenek yoktu. Bu tür işler, doğrusu ya da yanlışıyla hükümetlerin yetkisine bırakılmış, o güne dek taraf olunmamıştı. Ancak, bu kez CIA personel biyografisinde, “gelmiş geçmiş en Amerikan yanlısı Türk lideri” denilen5 Turgut Özal’ın IMF isteklerinden oluşan programı askerlerce dinleniyor ve onay veriliyordu. Kamuoyuna pek de duyurulmayan bu uygulamada alışılmadık bir durum vardı.

Alışılmadık durumun gerçekte, küresel güçlerin isteklerini yerine getirecek bir darbeye doğru gittiği, sekiz ay sonra ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin Cumhuriyet’le kurulmuş ulus-devlet yapısını çökertecek olan bir sürece, onay veriliyordu. Bu onay, gerçekte, onay sahiplerinin yönetime hazırlandığının göstergeleriydi. Nitekim Kenan Evren, üç ay sonra 24 Mayıs 1980’de, “karargah etüdü istediği üç kişilik özel bir ekiple” yaptığı toplantıdan sonra not defterine şunları yazıyordu: “Birinci Ordu-Selimiye: Bugün görüştüğüm kuvvet komutanları, artık müdahale etmekten başka bir çare kalmadı dediler.”6

ABD ve Darbe

Amerikan Silahlı Kuvvetleri, yayın organı U.S. Armed Forces, Kenan Evren’in yazdığı bu nottan bir hafta sonra çıkan Haziran 1980 sayısında şunları yazıyordu: “Türkiye’deki gelişmeler, öyle bir noktaya gelmiştir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesinden başka bir çıkış yolu görülmemektedir. Ordu müdahale edecek, ancak gelişmeleri uzun vadede o da düzeltemeyecektir.”7

Kenan Evren, 12 Eylül’den önceki en sert ve son açıklamasını 30 Ağustos’ta yaptı. Bu konuşmada “demokratik düzenin ve ülke bütünlüğünün yok edilmesini amaçlayan idrakten yoksun vatan hainleri”nden söz ediyor, bunların “tarihimizde bir zamanlar türemeye yeltenen benzerleri gibi” ezileceğini söylüyor ve Türk ulusu “sonsuza kadar daha birçok 30 Ağustosları, refah ve mutlulukla kutlayacaktır” diyordu.8

12 Eylül, Türk Ulusu’nu Kenan Evren’in söylediği gibi “refah ve mutluluğa” değil, yoksulluk ve karanlığa götürdü. Turgut Özal’ın başkanlığındaki ANAP tarafından geliştirilen ve sırasıyla DYP, SHP, RP, DSP, MHP ve AKP gibi partilerce ara vermeden sürdürülen ekonomik ve siyasi programlar; Türkiye’yi kendi gücüyle ayakta duramayan, dış karışmalara açık, rejim sorunu yaşayan bir ülke durumuna getirdi.

Yalnızca ekonomide değil; siyasetten yönetim yapılanmasına, dilden kültüre, eğitimden sanata, toplumsal yaşamın hemen her alanında büyük bozulmalar yaşandı. Ulusal değerlerin yaşatılmasında öncülük edecek aydınlar ayırımsız bir biçimde ve benzeri az görülen bir şiddetle ezildiler. Ülkeyi ve ulusu sevmek, onun için bir şeyler yapmaya çalışmak, bağımsızlıktan yana olmak, örgütlenip halka öncülük etmek, en ağır cezaları göze almayı gerektiren eylem ve eğilim durumuna geldi. Sonuçta ortada, ulusal hakları savunan, ülke sorunlarına duyarlı insan kalmadı. Çıkarcılar, işbirlikçiler ve vatan satıcılar, köşe başlarına yerleştiler. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en sahipsiz dönemine girdi.
ABD Türkiye sorumlusu Paul Henze, 11 Eylül gecesi, yani darbeden bir gün önce, dünyadaki önemli gelişmelerin anında bildirildiği The White House Station adlı birim tarafından arandı ve kendisine Türkiye’de beklenen darbenin o gece yapılacağı bildirildi.9 Bir gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Muskie, Başkan Carter’a, “herhangi bir kaygıya gerek olmadığını, Türkiye’de müdahale yapması gerekenlerin müdahale ettiğini” haber verdi.10

Darbe’ye Avrupa Birliği Desteği

12 Eylül Darbesi’yle yalnızca Amerikalılar ilgilenmediler. Başta Almanya olmak üzere Avrupa Topluluğu (Avrupa Birliği’nin o zamanki adı) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) içindeki gelişmiş ülkelerin tümü, Türkiye’deki gelişmelerle yakından ilgileniyordu. Birleştikleri nokta, yönetim yapısının değiştirilmesi ve Türkiye’nin küresel güçlerin kullanımına açılmasıydı. Batı başkentlerinde, “Türkiye’nin çok tehlikeli bir yere doğru, hızlı adımlarla” gittiği konuşuluyor, “gidişi durduracak kesin çözümlerin gerektiğinden” söz ediliyordu.11 Sürekli olarak, seçilmiş yönetimlerin vazgeçilmezliğini ileri süren Batı’nın “demokrat” yöneticileri, konu Türkiye olduğunda askerleri içeren “kesin çözümler” istemekten çekinmiyordu. Olaylara bakışları şöyleydi: “Afganistan’a Rus müdahalesi olmuştur. İran’da durum kritikdir. Şah gitti gidecektir.. Sırada Türkiye vardır. Acaba Türkiye de aynı duruma düşebilir mi? Türkiye’yi kurtarmak gerekmez mi?”12 Batı medyasında ve diplomatik çevrelerde bunlar tartışılıyordu.

Avrupa’da konunun bu biçimde işlenmesi doğal olarak tartışma düzeyinde kalmadı, somut uygulamalara dönüştü. Kamuoyu “ikna” edildi. Türkiye’nin ulusal haklarını zedeleyecek uygulamalar söz konusu olduğunda “ödünsüz demokratlar” olan Avrupalılar, bir anda darbe destekleyen anti-demokratlar oldu. 12 Eylül gerçekleştirildiğinde Bonn Büyükelçisi olan Vahit Halefoğlu, o günlerdeki siyasi yaklaşımlar konusunda şöyle söyler: “12 Eylül’den önce Türkiye’deki hadiseleri gören tanıdıklarımız, arkadaşlarımız (Almanlar y.n.) ‘Bu anarşiye asker neden müdahale edip son vermiyor? Bu böyle devam edemez’ diye bir takım fikirler ortaya sürüyorlardı. Türkiye’deki olaylar o kadar çığrından çıkmıştı ki, Almanya’daki insanlar dahi bunun bir müdahale ile halledilmesinin doğru olacağına inanıyordu. Nitekim, 12 Eylül’den sonra Alman bakanlar, Alman halkı ve medyası, olup bitenlere karşı bir tepki göstermedi, anlayışla karşıladılar. Türkiye’nin yeniden demokrasiye dönmesini kolaylaştırmak için yardımcı olmaya çalıştılar… Türkiye’yi düştüğü badireden kurtarmanın, Batılılar’ın yararına bir hareket olacağına karar verdiler. OECD içinde bir konsorsiyum kurarak, Türkiye’ye her yıl 1 milyar dolardan fazla bir yardım yapma kararı aldılar. Yardım işini yürütmek için de Almanya’yı görevlendirdiler….”13

Dönemin Almanya Başbakanı Helmut Schmidt, darbenin üzerinden henüz 48 saat bile geçmeden bir açıklama yapıyor, “Türkiye artık dipsiz kuyu değil”14 diyerek duyduğu mutluluğu dile getiriyor ve Türkiye’ye yardımı sürdüreceklerini söylüyordu. Schmidt’in açıklamasından bir gün sonra, 15 Eylül’de Avrupa Topluluğu, Türkiye ile “normal ilişkilerin sürdürüleceği”ni açıklıyor, aynı gün Frankfurter Allgemeine Zeitung, Bonn’un Türkiye’ye açık destek vereceğini birinci sayfadan duyuruyordu. Gazetede yer alan haber-yorumda; “Almanya’nın tutumunun her durumda Türkiye’nin iç işlerine etki yapacağı” söyleniyor, “yapılacak mali yardım ödemeleri, generalleri güçlendirecektir” deniyordu.15

Almanya, 12 Eylül’ün sıkı biçimde uygulamaya soktuğu 24 Ocak Kararları’nı, büyük bir dikkatle izledi, uygulamaları yönlendirdi. Turgut Özal sık sık Almanya’ya gidiyor, Alman hükümetiyle “garantisiz ticari borçlar, kredi ertelemesi ve yeni ödeme kuralları” gibi konularda görüşmeler yapıyordu. Almanya, Halefoğlu’nun söylemiyle “Türkiye’ye karşı büyük bir anlayış” gösteriyordu.16 Helmut Schmidt’e çok yakın bir gazeteci olan ve Almanya’nın en etkili gazetelerinden Die Zeit’in başyazarlığını yapan Theo Sommer, 19 Eylül’deki yazısını Türkiye’deki gelişmelere ayırmış ve bu yazıda Almanya’nın “siyasi ve mali angajmanlarla” Türkiye’nin iç işlerine doğrudan karıştığını ileri sürmüştü. Sommer, “Boğaziçi’nde reform şansına yatırım yapıyoruz” diyor, açıksözlü bu yaklaşımıyla, 12 Eylül’ün ekonomiye dayanan ana hedefinin ne olduğunu, belki de en iyi anlatan Batılı oluyordu.17

Kenan Evren ve Aydın Kırımı

Türkiye’de aydınlar söylendiği gibi “bir yumruk” değil, belki de binlerce “yumruk” altında ezildiler. 12 Mart öncesi ve sonrasında yoğunlaştırılmış olan şiddet, 12 Eylül’le birlikte adeta zincirlerinden boşandı ve olağanüstü boyuta ulaştı. Her meslek ve yaştan yüzbinlerce eğitimli insan; sorgular, hapisler, işkenceler ve direnilmesi olanaksız bir kıyımla karşılaştı. Kendileriyle birlikte, aileleri ve yakın çevreleri de büyük acılar çeken bu insanlar, bedensel ve tinsel sağlıklarını, okul ya da işlerini ve hepsinden önemlisi ülkelerine olan sahiplenme duygusunu yitirdiler. Pek çok aydın, doğrudan yaşamını yitirdi, pek çoğu bedensel ya da tinsel olarak sakat kaldı. Türkiye, yalnızca aydınlarını değil, geleceğini de yitirdi. Üstelik bu, kendi ordusunun komutanları tarafından yapıldı. Bağımsızlıktan yana olan bilim adamları, yazarlar, gazeteciler sürekli olarak tehdit altındaydılar. Aydınlar azalıyor, toplumsal değerler yıpranıyor ve herşeyden önemlisi, ülkenin temel dayanağı orduyla aydınlar arasında köklü bir yabancılaşma yaşanıyordu. 1960’da “ordu-millet elele” diyerek eyleme geçen genç aydınlar, artık çok ayrı şeyler söylüyor, ülke eğitimsiz ve duyarsız insanların yaşadığı bir yer oluyordu.

12 Eylül uygulamalarıyla 650 bin kişi gözaltına alındı ve bunların büyük çoğunluğuna işkence yapıldı. İşkenceler, yalnızca konuşturmak, bilgi sağlamak amacıyla değil, kişilikleri ezmek, direnme gücünü yok etmek için herkese yapılıyordu. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, fişlenenler kamusal alanlar başta olmak üzere birçok haktan yoksun kılındı. Açılan 21 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişinin idamı istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, 259 idam dosyası Meclis’e gönderildi. Devrimci ve ülkücüleri içeren 50 kişi idam edildi.19

Halkevleri, mühendis ve tabip odaları, sendikalar başta olmak üzere çalışanlara ait tüm kitle örgütleri kapatıldı; yöneticileri tutuklandı. 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak”, 71 bin kişi örgüt yönetmek suçlarından yargılandı. 23 bin 677 dernek kapatıldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçtı. 300 kişi kuşkulu biçimde öldü, 171 kişinin sorgu sırasında “işkenceden öldüğü” belgelendi. 299 kişi cezaevinde, 95 kişi “çatışmada” öldü, 43 kişi “intihar” etti.20

Öğretmen örgütlenmesinde görev alan, önder konumdaki 5 bin 854 öğretmenin işine birkaç ay içinde son verildi. Üniversitelerde 120 profesör ve doçent, Adalet Bakanlığı’ndan 47 hakim atıldı. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi ve bunlara 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 300 gazeteci saldırıya uğradı, üçü silahla öldürüldü. Zararlı görülen gazeteler, toplam 300 gün yayın yapamadı. 39 ton kitap ve dergi imha edildi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, TRT’nin çektiği kimi belgeseller yakıldı.21

Cumhuriyet’in biçim verdiği okullar ve üniversiteler, geleneksel yurtsever çizgisinden uzaklaştırılırken, eğitim açık ve yoğun biçimde dinselleştirildi. Kenan Evren, “imam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930’lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum” diyordu.22 3 Mart 1924’te gerçekleştirilen Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) ilkesi, imamhatip okullarının yaygınlaştırılmasıyla; yasası korunan ancak kendisi uygulanmayan bir duruma düşürülerek, eylemsel olarak uygulamadan kaldırıldı. Din dersleri Anayasal bir zorunluluk durumuna getirilerek laiklik ilkesi çiğnendi. Üniversitelerde okuyan öğrencilerden, harç ve eğitime katkı adıyla para alınmaya başladı. Vakıf üniversiteleri kurulmasına izin verildi, devlet üniversitelerinin gelişmesi engellendi.23

1 “Kenan Evren’in Anıları” Kenan Evren, Milliyet Yay., 1.C., 4.B.–1990, sf.19
2 Büyük Larousse, Gelişim Yayınları, 19.Cilt, sf.11 827
3 a.g.e. sf.392
4 a.g.e. sf.382
5 “Teksas – Malatya” Ufuk Güldemir, sf. 87; ak. Emin Deper “Oltadaki Balık Türkiye” Çınar Araştırma, 5.Baskı, sf.224
6 “12 Eylül Saat 04:00” Mehmet Ali Birand, Karacan Yay. 1984, sf.33
7 a.g.e. sf.33
8 “Türkiye’de Gençlik Hareketleri” T.S.Yılmaz, Top.Dön.Y., 2000, sf.393, 394
9 “Ülkücü Hareket – I” Hakkı Öznur, Akik, Ankara – 1996, sf.267
10 “12 Eylül Saat 04:00” Mehmet Ali Birand, Karacan Yay. 1984, sf.34
11 “Almanya Bize Yardımcı Oldu” Osman Çutsay, Cumhuriyet 17.09.2000
12 a.g.g. 17.09.2000
13 “Almanya Bize Yardımcı Oldu” Osman Çutsay, Cumhuriyet 17.09.2000
14 “Darbeye Sosyal Demokrat Destek” Osman Çutsay, Cumhuriyet 20.09.2000
15 a.g.g. 20.09.2000
16 “Almanya Bize Yardımcı Oldu” Osman Çutsay, Cumhuriyet 17.09.2000
17 “Darbeye Sosyal Demokrat Destek” Osman Çutsay, Cumhuriyet 20.09.2000
18 “Türkiye’de Gençlik hareketleri” T.S.Yılmaz, Top.Dön.Yay., 1997, sf.394
19 Darbenin Bilançosu, Cumhuriyet 12.09.2000
20 a.g.g. 12.09.2000
21 a.g.g. 12.09.2000
22 “Haftaya Bakış” Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet 03.03.1986
23 “İlk Darbe Öğretim Birliğine” Cumhuriyet 12.09.2000

Metin AYDOĞAN,10 Mayıs 2015

Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."

http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!

Oğuz Kağan

http://www.guncelmeydan.com/pano/kenan-evren-ve-12-eylul-metin-aydogan-t39615.html

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: