Etiket arşivi: dünya

ARAŞTIRMA DOSYASI /// DÜNYAYA KAN KUSTURAN REJİM : EMPERYALİZM

EK’TEKİ SLAYT SHOW’U MUTLAKA İNCELEYİNİZ

Emperyalizm yüzyıllardır dünyaya kan kusturuyor! Ancak her geçen gün bu uğursuzluğa karşı örgütlenme ve ortak hareket etme gereği tüm vicdanlarda ve tüm duyarlı kesimlerde derinden hissediliyor.

Çünkü emperyalizm, varlığını sürdürmek için sürekli saldırıyor; saldırdıkça maskesi de hızla düşüyor. O saldırdıkça, insanlık ayağa kalkıyor, Antiemperyalist dalga çığ gibi büyüyor.

Dünya tarihsel bir kırılmanın eşiğinden geçiyor; ve tarihsel sorumluluklarımız emperyalizme karşı olan herkesi ortak bir cephede buluşmaya çağırıyor.

Son 25 yılda, dünya daha yaşanmaz bir hale geldi. Ekonomik ve toplumsal dengesizlikler giderek artıyor; emperyalist (merkez) ülkeler dünyayı istikrarsızlaştırma ve çatıştırma politikalarını gün be gün uyguluyor, zayıf halkların ve devletlerin üzerine azgınca saldırıyor, onların topraklarını işgal ediyor ve sömürüyor. Başlıca politikaları ise böl/parçala/yönet.

Emperyalistler kendilerini haklı göstermek, olası dirençleri yok etmek ve işbirlikçilerini iktidarda tutmak için kendilerine uygun bir dil ve söylem yaratıyorlar. Öyle ki, ezilenlerin, sömürülenlerin, haksızlık ve zulüm karşısında susmayıp onurunu korumak isteyenlerin insanlık tarihi boyunca ürettiği her türlü değer ve ilkeyi kendilerine maske yapacak kadar yüzsüzleşiyorlar. Eşitlik, özgürlük, insan hakları ve demokrasi gibi ezilenlerin binlerce yıldır sesi, çığlığı, umudu olan tüm kazanımları kendilerinin ayrılmaz bir parçasıymış gibi sunuyorlar. Bu değerleri kirletiyor, araçsallaştırıyor ve utanmadan ezilenlere karşı kullanıyorlar.

Emperyalistler kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve sömürü ilişkilerini sürdürmek için sürekli yeni mekanizmalar üretiyorlar. Gün geliyor dünyayı, insanlığı, varlığı, toplumları sınıflandırıyor, kamplara ayırıyor. Gün geliyor insanları renklerine göre hiyerarşiye diziyor, çıkarları için köleliği ve ırkçılığı yaratıyor. Gün geliyor modernleşme teorilerini üretiyor, kendisini dünyanın merkezine yerleştirip kendisi gibi olmayanları aşağılıyor, kendisine bir köle gibi hizmet etmenin diğerleri için erdem olduğu propagandasını yapıyor. Gün geliyor, ortaçağı, feodalizmi çıkarları için ortadan kaldırıyor; bunun için mutlakıyeti ve zorba yönetimi iş başına getiriyor, devletle oynuyor, çıkarları için onu dönüştürüyor; devleti her zaman bir hizmetçi konumunda tutuyor.

Gün geliyor bugün olduğu gibi, küreselleşme adı altında toplumsal farklılıkları, çokkültürlülüğü, etnisiteyi yeniden keşfediyor, sosyal devleti bir rant aygıtı olarak tanımlayıp yeniden ortaçağa dönüşün yollarını arıyor. Kendisine hizmet etmeyi reddedenleri düşman olarak damgalıyor. Masum halkları acımasızca katletmekten, birbirine düşürmekten bir an geri durmuyor; kısacası emperyalistlerin bilinen her türlü hilesine başvuruyor ve yenilerini de sürekli üretiyor.

Emperyalistler sömürü ağlarını gizlemek, çok uluslu şirketlerinin kârlarını kan ve göz yaşı üzerine artırmak ve tüm dünyayı kendi çıkarlarına göre dönüştürmek, parçalamak ve yönetmek için bugün adına küreselleşme dedikleri bir ucubeye sığınıyorlar. Bu süreçte tüm aktörlerin kazandığı ileri sürülüyor; “kazan-kazan” diyerek sömüren ve sömürülenler arasındaki iktisadi ve toplumsal eşitsizlikler ve dengesizlikler gizlenmeye çalışılıyor. Sivil toplum örgütlerinde, kamu kurumlarında, meslek örgütlerinde, üniversitelerde, kısacası tüm dünyada toplumların farklı kesimlerinde küreselleşmeyi savunanlar apaçık bir biçimde emperyalizmi savunduklarını ya bilmiyorlar ya da küçük hesaplardan dolayı bilerek sömürüye payanda olmayı tercih ediyorlar. Albenili ve bir o kadar da iğrenç “söylemler” sakız gibi birçok ağızda çiğneniyor.

Halbuki, emperyalist sömürü, saldırı ve tahakkümün en üst düzeye ulaştığı günümüzde dünyanın yarısı, yaklaşık 3 milyar insan, günlük 1-2 dolardan daha az bir gelir ile yaşamını sürdürme mücadelesi veriyor. Öyle ki, en yoksul 48 ülkenin gayri safi milli hasılası dünyanın üç büyük zengininin toplam servetinden çok daha az. Dünyanın % 5’ini oluşturan “mutlu azınlık” genişleyen ticaretin % 82’sinden ve yatırımların % 68’inden yararlanıyor, alttakiler ise ölüm-kalım mücadelesi veriyor. En zengin ve en yoksul ülkeler arasındaki fark, adına küreselleşme denilen yeni emperyalist süreçte giderek açılıyor. Öyle ki, 1820’de bu fark 3 iken; 1913’te 11; 1950’de 35; 1973’te 44; 1992’de 72; 1997’de 74 ve günümüzde 100 katı aşmıştır. Emperyalist ülkelerdeki nüfusun % 20’si dünyadaki tüm mal, kaynak ve ürünlerin % 86’sını tüketmektedir.

Dolayısıyla emperyalist ülkelerdeki birkaç milyoner 2.5 milyarlık dünya nüfusundan daha fazla bir servete sahiptir. Hiç kimse bunun bir rastlantı olduğunu ya da o kişilerin daha akıllı olduğunu söyleyerek bu eşitsizliği ve dengesizliği maskeleyemez. Çünkü bir taraftan da biliyoruz ki, İMF, Dünya Bankası, BM, Dünya Ticaret Örgütü vb emperyalist sömürüye hizmet eden kurumlar aracılığıyla yoksul ülkeler borç veya kredi olarak aldıkları her 1 $ için 13 $ borç ödemek zorunda bırakılmakta, yoksulluk ve borçlanma el ele gitmekte ve daha da vahimi bu borçlar veya krediler, o borçlardan haberi olmayan ya da bu borçlardan hiçbir şekilde yararlanmamış olan ezilen halkın sırtına yüklenmektedir. Yoksul ülkelerdeki halk inim inim inlerken, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin soysuzca mutlu yaşamalarının sırrı da budur. Bir de utanmadan, bu ilişkilerden tüm insanların yararlandığını söylemektedirler.

Dolayısıyla, bugün insan hakları ihlallerinin en şiddetlisi ve yaygını ekonomik ve sosyal alanda ortaya çıkmaktadır. Bir zamanlar sömürülmüş, posası çıkarılmış ya da halen sömürülmekte olan ülkelerde yaklaşık 800 milyon insan kronik bir şekilde eksik beslenmektedir. Bunların çoğu, Afrika’da, Asya-pasifikte ve Ortadoğu’dadır. Her yıl 7 milyon çocuk yalnızca borç krizlerinden dolayı ölmektedir. 1 Ocak 2000-24 Mart 2001 tarihlerinde sadece borç ödemesi dolayısıyla 9 milyon çocuk tüm dünyanın gözleri önünde ölmüştür. Milyonlarca insan da bugün ve yarın aynı nedenlerle ölüme mahkum edilmiş durumda. 1980’den bu yana dünyada ve Türkiye’de yaşam beklentileri küçük bir azınlıkta artmış geri kalanlarda hızla azalmıştır. Bebek ölümleri, eğitim ve okur yazarlık konusu da küreselleşme denilen yeni emperyalist çağda kronik sorunlar olarak varlığını sürdürmüştür.

Diğer yandan, dünya nüfusunun sadece % 12’si dünya su kaynaklarının % 85’ini kullanmaktadır; ve bu % 12’lik mutlu azınlık elbette sömürülen ülkelerde yaşamıyor. Öte yandan 1998’deki harcamalar dünyadaki önceliklerine bakıldığında ise çok çarpıcı sonuçlarla karşılaşılmaktadır:

Tüm dünyada temel eğitim için 6 milyar, emperyalist ABD’de kozmetik için 8 milyar, tüm dünyada su ve sağlık için 9 milyar, emperyalist Avrupa’da dondurma için 11 milyar, tüm dünyada kadın doğum sağlığı için 12 milyar, emperyalist AB ve ABD’de parfüm için 12 milyar, tüm dünyada temel sağlık ve beslenme için 13 milyar, Avrupa ve ABD’de evcil hayvan için 17 milyar, Japonya’da iş eğlenceleri için 35 milyar, Avrupa’da sigara için 50 milyar, alkollü içecekler için 105 milyar, dünyada uyuşturucu ve bağımlılık yapan madde ve ilaçlar için 400 milyar ve tüm dünyada bu çarpık manzarayı sürdürmek için ise silah vb askeri harcamalara 780 milyar dolar harcanmıştır.

Günümüzde dünyadaki çocuk sayısı 2.2 milyar; yoksulluk içindeki çocuk sayısı ise 1 milyardır (her iki çocuktan biri). Sömürülen dünyadaki 1.9 milyar çocuk arasında 640 milyonu yeterli barınmadan mahrumdur (her üçünden biri). 400 milyon çocuk kullanılabilir sudan mahrumdur (beşte biri). 270 milyon çocuk sağlık hizmetlerinden mahrumdur (yedide biri). Dünya çapında eğitimden mahrum bırakılan çocuk sayısı ise 121 milyondur. Dünya ölçeğinde 2003’te 5 yaşına ulaşmadan ölen çocuk sayısı 10.6 milyondur (Fransa, Almanya, Yunanistan ve İtalya’daki çocuk sayısına denk). Her yıl 1.4 milyon çocuk sadece sağlıklı içme suyu ve yeterli sağlıktan mahrum olduğu için ölüyor. Dünya ölçeğinde aşı olamadıkları için her yıl 2.2 milyon çocuk ölüyor; 15 milyon çocuk ise sadece HIV/AİDS nedeniyle öksüz kalıyor.

Tüm bunların emperyalistlerin sömürü mekanizmalarıyla ilgisinin olmadığı söylenebilir mi? Halbuki emperyalist merkezlerin yerel işbirlikçileri tüm bu olup bitenler karşısında sessiz kalmayı ve efendilerini memnun edecek politikaları uygulamayı yeğliyorlar. Çanak yalayıcılığı bir kurtuluş olarak görüyorlar. Bilmiyorlar mı ki, dünya tarihi sömüren ve sömürülenlerin çatışmasının tarihidir; bilmiyorlar mı ki, bu tarih içinde nice işbirlikçiler çıktı, niceleri kişisel çıkarları için emperyalistlerin ve zalimlerin yanında yer aldı. Bilmiyorlar mı ki, dünyada sömürü ve zulüm sürdükçe bunlara karşı çıkan, aklını, vicdanını, kalemini, enerjisini zalimin, haksızın karşısında kullanan ve onurunu yitirmektense yaşamını yitirmeyi tercih eden insanlar hep varolmuştur ve olacaktır. Ve bilmiyorlar mı ki, emperyalistlere köleliği, hizmetkarlığı ve uşaklığı tercih edenler dün olduğu gibi, bugün ve yarın da lanetle anılacaklar; emperyalistler ve işbirlikçileri mutlaka bir gün bu yaptıklarının hesabını vereceklerdir.

Emperyalist Sömürü Mekanizmalarının Kuruluşu ve İşleyişi: Dünya ve Türkiye Üzerine Bazı Saptamalar

16. Yüzyıl ile birlikte dünya önce ulusal, daha sonra ise iç mantığı ve işleyişi gereği uluslararasılaşan kapitalizmin, sermaye birikiminin kıskacındadır. Dolayısıyla Türkiye de yüzyıllardır emperyalist (merkez-metropoliten) ülkelerin bir çevresi (uydusu) konumundadır.

Merkez ve çevre ülkeler arasındaki eşitsizlikçi dolayısıyla sömürüye dayanan ilişki dünyada ve Türkiye’de zaman zaman kırılmaya çalışılmış ancak büyük kazanımlar elde edilememiştir.

Bunun esas nedeni, emperyalist (merkez) ülkelerin kendi içlerinde ve arasında sıkı ve merkezi örgütlenmeleri gerçekleştirmiş olmalarıdır. BM, DTÖ, İMF, Dünya Bankası, NATO, NAFTA, AB vb. gibi yapılanmaların emperyalistler arasındaki örgütlenmeler olduğunu kim inkar edebilir?

Buna karşın, çevre ülkeler sömürülmelerinin de bir sonucu olarak zayıf bırakılmış, örgütlenememişlerdir. Sürekli sömürüye ve tahakküme maruz kalmışlardır. Öyle ki, hem kendi içlerindeki farklılıkların sürekli çatışmaya dönüştürülmesi hem de merkezin kutuplaştırıcı ve çatıştırıcı politikalarının bir sonucu olarak hiçbir zaman bir araya gelememişlerdir. Sömürülen (çevre) ülkeler ne kendi içlerinde, ne de kendi aralarında örgütlenmeyi ve birlikte hareket etmeyi başarabilmişlerdir. Dolayısı ile, çevre ülkelerin kendi içlerinde ve arasındaki çatışmalar emperyalist sömürü mekanizmaların hem bir sonucu olmuş, hem de emperyalist politikaların uygulanmasına ve sömürünün sürmesine olanak sağlamıştır.

Emperyalist (Merkez) ülke(ler) çevre ülkeleri kendi yörüngelerinde tutmak için yüzyıllardan beri sömürülen ülkelerde işbirlikçi bir elit bulundurmuş, böylece iktidarı denetleyerek tüm toplumu denetim altına almıştır.

Bu çerçevede dünyanın her bir köşesinde sivil ve askeri darbeler düzenlemişler; toplumları denetim altında tutmak ve sömürüye açık bir hale getirmek için toplumsal grup ve dinamikleri çatıştırarak zayıf bırakmışlardır.

Sovyetler Birliğinin çökertilmesi ile birlikte, emperyalist ABD ve AB Soğuk Savaş döneminde uygulamak zorunda kaldıkları refah devleti (sosyal devlet) uygulamasını derhal askıya almışlar; tüm ülkelerde neoliberal olarak adlandırılan uluslararası sermaye yanlısı politikalar devreye sokulmuştur.

Buna paralel olarak, emperyalistler dünyayı istikrarsızlaştırarak sömürü ve tahakkümlerini sürdürebilmek amacıyla gerçekte yoksul ülkelerle kendileri arasındaki ekonomik temelli kuzey-güney çatışmasının eksenini kültürel temelli doğu-batı çatışmasına kaydırmışlardır. Bu doğrultuda ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan çatışmaları etkisizleştirebilmek ve gözlerden uzak tutabilmek amacıyla medeniyetler çatışması tezini geliştirmişler, bu tezlerini destekleyebilmek ve tüm dünyada kabul görmesini sağlamak amacıyla da 11 Eylül senaryosunu uygulamaya koymuşlardır. Bir anlamda 2’nci bin yıla nasıl ki adına reform dedikleri Hıristiyanlık içindeki kanlı hesaplaşmayla girmiş ve sonuçta kapitalizmin ve ona eşlik eden Protestanlığın zaferiyle çıkmışlarsa, 3’üncü bin yıla girerken de yine Protestanlığı yedeklerine alarak İslam’ı düşman olarak seçmişlerdir. Bu senaryoda emperyalistler arasındaki çatışmalar da belirginleşmiştir.

Çünkü emperyalist ABD 1990’larla birlikte AB ülkeleri tarafından artık gereksiz olduğu ileri sürülen NATO’yu korumanın telaşına düşmüştür. 11 Eylül her şeyden önce emperyalist ABD’nin diğer bir emperyalist ülkeler topluluğu olan AB ve her ikisinin sömürüsü altındaki ülkeler üzerindeki hegemonyasını sürdürecek çok temel bir işlev görmüştür. 11 Eylül sonrasında ABD’nin dünyanın farklı yerlerinde yeni üsler kurduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. 11 Eylül ayrıca BM gibi örgütlerin emperyalist ülkelerin taşeronu olarak rol oynadığını iyice açığa çıkarmıştır.

Türkiye’nin kendine özgü tarihi de merkez-çevre çatışmasının tarihi olagelmiştir. Bir çevre ya da uydu ülkesi haline sokulan Türkiye’nin kendi içindeki merkez-çevre çatışması sağ-sol, Müslüman-laik, Alevi-Sünni, Türk-Kürt eksenlerinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.

Özellikle son zamanlarda Türk-Kürt ve Müslüman-laik şeklinde sahte ayrım ve çatışmalar körüklenmektedir; böylece bir yandan yukarıda belirtilen senaryo doğrultusunda esas çatışmanın ekonomik temelde yani kapitalist üretim tarzına bağlı olarak sömürenler (elit) ve sömürülenler (halk) arasında olduğu gizlenmektedir. Türkiye’de merkez böylece sahte bir biçimde ikiye bölünmekte, iktidarda kalabilmek ya da iktidara gelebilmek için çok kolaylıkla emperyalistlerle işbirliğine gitmektedirler. Merkez içindeki sahte çatışmalarla gerçek çatışmaların üzeri kapatılmakta, halkın farklı kesimleri arasında çatışma yaratılarak halkın bir araya gelmesi önlenmektedir. Böl ve yönet ilkesi bütün açıklığıyla Türkiye’de uygulanmaktadır.

Tüm bu sahte çatışmalara karşı, biliyoruz ki, hem Türkler içinde hem Kürtler içinde merkezde ve çevrede olanlar var, hem Sünniler içinde hem Aleviler içinde merkezde ve çevrede olanlar var; hem Müslümanlar hem laikler arasında merkezde olanlar kadar çevrede olanlar var. Öyleyse sorun kişinin kökeninin ne olduğu değil, nerede durduğu ve kime hizmet ettiğidir. Dolayısıyla bu tür ayrışma ve çatışmaların sahte olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, gerçek ayrım merkez ve çevre ya da elit ve halk arasında yapılmak durumundadır. Çünkü sermayenin kırmızısı, mavisi, yeşili olamayacağı gibi, sömürü de Türk, Kürt, Müslüman, Laik, Alevi, Sünni tanımıyor.

Sonuçta, emperyalist ABD ve AB menşeli damızlık siyasetçiler halkın gündemini belirliyor ve zihinleri kirletiyor. Bugün de emperyalist merkezlere hizmet edecek iktidarlar üretilmeye devam ediliyor. Aynı oyun farklı zamanlarda farklı aktörlerle ve küçük kurgusal değişikliklerle yeniden sahneleniyor.

Tüm bu oyunları bozmak için ciddi bir paradigma değişikliğine, antiemperyalist bir halk cephesinin kurulmasına acil ihtiyaç bulunuyor.

Antiemperyalist Bir Program Neleri Kapsar?

Antiemperyalist bir program, her şeyden önce emperyalizmin bütün yapılarıyla ve boyutlarıyla çözümlenmesini gerektirir. Bu yolla emperyalizmin görünür ve görünmez tüm mekanizmaları açığa çıkarılarak etkisizleştirilebilir.

Emperyalizm tüm insanlara ve halklara refah, özgürlük, haklar ve demokrasi vaat eder, ancak sömürü, eşitsizlik ve kölelikten başka bir şey vermez. Buna karşı, Antiemperyalist program sömürü, eşitsizlik ve köleliği ortadan kaldırarak tüm insanların ve halkların refah ve mutluluk içinde özgür ve onurlu yaşayacağı, böylece, dünya görüşü, etnik köken, dil, din, mezhep ve cinsiyet gibi farklılıklarımızın bir çatışma konusu olmadığı, tam aksine her türlü bireysel ve toplumsal farklılığın karşılıklı saygı ve anlayış çerçevesinde kendisini ifade edeceği ve yaşama alanı bulacağı demokratik bir ortamının kurulmasını amaçlar.

Emperyalizm insanlar ve toplumlar arasında her türlü farklılığın değerli olduğu propagandasını yaparak yurttaşları ve halkları parçalayacak ve çatıştıracak politikalar uygular; kendisine uygun bir dil yaratır. Etnik ve dinsel farklıkları artırmaya ve çatıştırmaya çalışır. Politikalarına karşı çıkanları düşman olarak damgalar ve ayrıştırır. Antiemperyalist cephenin oluşmasını özellikle önlemeye çalışır ve bu doğrultuda antiemperyalist cepheyi kâh milliyetçilikle, kâh şovenizmle, kâh sosyalizmle ve gericilikle itham eder. Böylece yurttaşlar ve halklar arasında kin ve nefret tohumları eker; şövenist, faşist tutumların tüm taraflarda gelişmesi için her türlü yola başvurur.

Buna karşın Antiemperyalist program tüm yurttaşlar arasında ortaklıkları ve asgari müşterekleri merkeze alır. Evrensel değerleri ve demokratik-sosyal yurttaşlığı ön plana alan bir toplum sözleşmesinin gerçekleşmesini amaçlar. Hiçbir etnik, dinsel ayrım ve ayrımcılık yapmadan Türk’ün, Kürt’ün, Çerkez’in, Abhaz’ın, Alevi’nin, Sünni’nin kısacası tüm yurttaşların her türlü demokratik haklarını kullanacağı barış ve kardeşlik ortamının sağlanmasını amaçlar.

Emperyalizm küresel kapitalizmi enternasyonalizm gibi sunmaya ve yutturmaya çalışır, böylece tüm dünyada ve Türkiye’de sosyalistleri kapitalizmin uşakları konumuna getirmeye çalışır. Küresel kapitalizmin önündeki en büyük engel olarak gördüğü sosyal ve üniter devletleri etkisizleştirmeye çalışır. Küreselleşmeyle küresel düzeyde mücadele etmek gerektiğini söyleyenler farkında olarak veya olmayarak küresel sermayeye hizmet ederler. Antiemperyalist program modern devletle sanayi kapitalizmi arasındaki tarihsel ilişkilerin farkında olarak, modern devletin sosyal boyutunun geliştirilmesini ve modern devletin gerçek anlamda demokratik bir yurttaşlar topluluğu haline gelmesini öngörür.

Bu yolla evrensel değerlerin korunacağını ve geliştirileceğini, küresel sermaye ile mücadele edilebilecek bir ortamın oluşabileceğini düşünür.

Emperyalizm dünyada barış çığlıkları atar, ancak insanlara kan, göz yaşı ve savaştan başka bir şey getirmez. Emperyalizm dünya barışı adına tüm dünyanın kaynaklarını sömürür, tüm dünyayı pazar haline getirir ve tüm dünyayı ve insanlığı metalaştırır. Özelleştirmelerle, tekelci zihniyetle insanları işsizleştirir, yoksullaştırır. Buna karşı, Antiemperyalist program yurttaşların kendi kaynaklarına sahip çıkması gerektiğini, herkesin yeteneğine göre üretime katıldığı, herkesin ihtiyacının karşılandığı bir toplumsal yapının kurulabileceğini, emperyalist sömürü mekanizmalarının ortadan kaldırılmasıyla işsizlik ve yoksulluğun da ortadan kalkacağını öngörür. Üretim ve tüketimde hakça uygulamaların gerçekleşmesiyle hem yurtta hem de dünyada barışın gerçekleşeceğine inanır.

Emperyalizm tüm dünyayı, evreni, canlıları ve insanları sömürülecek birer meta olarak görür; kendi varlığını sürdürmek ve sınırsız kâr dürtüsünü tatmin edebilmek amacıyla tüm dünyaya saldırır ve yayılır. Aleyhine işleyebilecek her türlü düzenlemeyi deregülasyon politikaları ile ortadan kaldırır; çalışma yaşamında önünde engel gördüğü tüm kazanımları birer birer yıkar geçer. Çalışanların her türlü haklarını kısıtlar ve örgütlü gücünü paramparça eder. Bu doğrultuda, kamu yönetimini ve devleti de bir rant aygıtı olarak tanımlar; kaynakların etkili ve verimli kullanımını savunarak küresel sermayeye hizmet eden bir kamu yönetimi yaratır. Böylece “özerklik” adı altında kamu kurumlarını ve kamu yönetimini demokratik denetim mekanizmalarının dışına çıkarır.

Buna karşı, Antiemperyalist program kamu kaynaklarının tüm yurttaşların ortak malı olduğu bilinciyle hareket eder ve bu yönde kamu yönetiminin halkın ortak yararını gözetecek şekilde düzenlenmesini ve demokratikleşmesini öngörür. Dolayısıyla, Son on yılda denetleme ve düzenleme gibi adlar altında kurulan her türlü üst kurulun halkın ortak yararını gözetecek doğrultuda yeniden düzenlenmesini ya da ortadan kaldırılmasını öngörür. Halkın iradesini hiçe sayan ve egemenliğini gölgeleyen uluslararası tahkim gibi amacı sadece sömürenlere ve emperyalistlere hizmet etmek olan her türlü düzenlemeyi kaldırır.

Emperyalizm tüm mekanizmalarıyla insanları mülksüzleştirir, evsizleştirir, topraksızlaştırır. Mortgage sistemiyle insanları borçlandırır ve mülkiyetlerini ipotek altına alarak onları ömür boyu kiracı, serf durumuna düşürür. Buna karşı Antiemperyalist program insanların barınma, yaşama ve çalışma alanlarını güvence altına alır; bu doğrultuda insanca yaşayacakları ve üretecekleri bir konut politikası ile atıl toprakların işlenmesi için halktan yana bir toprak politikası izler.

Emperyalizm çevreye ve doğaya saygıdan söz eder; ehlileştirilmiş ve kendisine hizmet edecek çevreci hareketler üretir; ancak gerçekte sınırsız kâr dürtüsüyle hareket eder, yaşamın tüm alanlarını vahşi bir üretim ve tüketim ilişkisi üzerine inşa ederek ekolojik kirliliğe, dünya ölçeğinde ısınmaya, birçok canlı türünün yok edilmesine yol açar. Dünyayı hunharca sömürerek küresel bir çöplüğe çevirir. Buna karşı, Antiemperyalist programda, üretim ve tüketim ilişkilerinde insan ihtiyaçları merkeze alınır; üretim tarzının insancıllaştırılması sağlanarak doğanın sömürüsü ve çevre kirliliği önlenir, hiçbir şekilde dünyanın bir çöplüğe çevrilmesine izin verilmez.

Emperyalizm insan hakları havariliği yapar; ancak tahakküm mekanizmalarıyla insanlara baskı, işkence ve katliamdan başka bir şey vermez. Emperyalizm kadın haklarından söz eder; ancak kadınlara yönelik sömürü, şiddet ve cinsiyetçiliğin kendisinin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısının ayrılmaz bir parçası olduğunu gizler. Tüm mekanizmaları ile kadını sömürülecek ve kullanılacak bir metaya dönüştürür. Siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamda kadına ikincil bir rol tanınması, dayak, işkence veya cinsiyetçilik ile kadının ötekileştirilmesi ve aşağılanması emperyalizmin tüm dünyada öngördüğü makro sömürü düzenlemelerinin ve köle-efendi ilişkisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla, Antiemperyalist program her türlü tahakkümün ve baskının karşında yer alarak temel insan haklarını korumanın ötesinde her türlü sosyal ve ekonomik hakları geliştirir. Her türlü köle-efendi ilişkisini ortadan kaldırarak tüm insanların özgürleşmesine olanak sağlar. Herkesin kendi kimliğini özgürce yaşayacağı ve yaşatacağı bir ortam oluşturur.

Emperyalizm demokrasiyi elitler arasındaki bir oyuna dönüştürür ve bu yolla onu biçimselleştirir ve seçimlere indirger. Halkın gündemini belirlemek için milletvekili dokunulmazlığı gibi sudan-sabundan konuları sürekli işler; böylece hem iktidarı hem de sözde muhalefeti kendi paradigması ve yörüngesinde tutar. Demokrasi adı altında oligarşik ve aristokratik yapılar kurar. Halbuki Antiemperyalist program demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak kavrar ve tüm yurttaşların gelişiminin bir parçası olarak tanımlar ve katılımı sürekli kılacak mekanizmaları öngörür. Yurttaşların tüm karar ve uygulamalara katılmasını öngörür. Emredici vekalet yolu ile tüm karar ve uygulamaların yurttaşların ortak yararını gözetecek şekilde oluşmasını ve uygulanmasını sağlar. Bu doğrultuda yurttaşların talebine ve onayına dayanmayan hiçbir siyasal, ekonomik, toplumsal, eğitsel vb. düzenleme ve uygulama geçerli ve meşru sayılmaz. Ayrıca, emredici vekaletin ayrılmaz bir parçası olarak halkın taleplerine göre hareket etmeyen temsilciler halk tarafından geri çağrılarak (azledilerek) halkın iradesi kayıtsız şartsız egemen kılınır.

Emperyalizm İMF, Dünya Bankası gibi örgütler aracılığıyla ekonomik ve sosyal gelişmenin ve refahın sağlanacağından söz eder; ancak bu yolla sadece çevre ülkeleri ekonomik ve sosyal açıdan istikrarsızlaştırır, bu ülkeleri borç sarmalına sokarak zayıflatır ve sürekli sömürülecek bir durumda tutar. Antiemperyalist program bu sömürü yapılarını ve mekanizmalarını ortadan kaldırarak toplumsal barışı ve adaleti sağlar. Bu nedenle, emperyalist mekanizmalar içinde ustaca gizlenen iç ve dış borçlanmanın kaynaklarını tespit eder ve kurutur.

Emperyalizm çevre ülkelerle uluslararası bağımlılık, işbirliği, yardımlaşma, dayanışma adları altında kendi çıkarlarını koruyan ve kollayan ilişkiler geliştirir, açık ve gizli kültürel, askeri, ekonomik andlaşmalar yapar. Antiemperyalist program yurttaşların ve halkların ortak yararına aykırı her türlü açık veya gizli askeri, siyasal, ekonomik anlaşmayı halka açıklar ve iptal eder. Böylece, ulusal, bölgesel ve dünya ölçeklerinde barış, kardeşlik ve dayanışmanın yolunu açar. Her koşulda, emperyalizme direnen çevre ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesini savunur, mazlum halkların yanında yer alır ve ezilen halkaların kardeşliğine, birlikteliğine ve özgürleşmesine katkıda bulunur. Dünyayı istikrarsızlaştıran ve hegemonik güçlere hizmet eden NATO gibi saldırı paktlarından ayrılır, her türlü üsleri kapatır.

Emperyalistler Ortadoğu ve Türkiye’yi demokratikleştirmekten ve bu doğrultuda BOP gibi emperyalist projelerden söz ederler. Avrupa’nın yüksek değerlerinden söz ederek Türkiye’yi AB’nin kapı bekçisi ve jandarması konumunda tutmaya çalışırlar. Toplumun çok farklı kesimlerinden yandaş bulabilmek ve emperyalist amaçlarını gerçekleştirebilmek için AB projeleri, hibeleri vs adı altında dağıttıkları fonlarla insanları üretmemeye, çalışmamaya yönlendirir, kendi ellerine bakan birer dilenci durumuna düşürürler. Bu nedenle, Antiemperyalist program Türkiye’nin ABD ve AB ile olan tüm ilişkilerini, AB üyeliği gibi halka sorulmaksızın uygulanan ve dolayısıyla hiçbir meşru zemini bulunmayan her türlü tepeden inmeci dayatmaları ve düzenlemeleri gözden geçirmeyi amaçlar.

Emperyalistler toplumlararası etkileşimden ve halkların birbirini anlamasından söz ederler; bu doğrultuda bilimsel, kültürel, sanatsal, eğitsel programlar uygularlar; ancak gerçekleşen sadece emperyalist kültürün, dilin ve yaşam biçiminin çevre ülkelere ve toplumlara yayılması ve buna alternatif olabilecek düşüncelerin ve tutumların yok edilmesidir. Buna karşın, Antiemperyalist program öncelikle kendi insan gücüne dayanarak evrensel değerleri dikkate alan bir eğitim, dil, kültür, sanat ve bilim anlayışının gerekleşmesini amaçlar. Her alanda Antiemperyalist tutumun gelişmesini özendirir ve emperyalistlerin her türlü sahte bilimi ile başa çıkabilecek eleştirel bilimin temellerini atar. Dolayısıyla bilimsel ve eğitsel maskeler altında emperyalistlere devşirme yetiştirmeyi amaçlayan her türlü politika terk edilir; bu amaçlarla halkın kaynaklarıyla yurtdışına gönderilenler geri çağrılır. Ayrıca tüm kurumlardaki emperyalistlerin hizmetçileri açığa çıkarılır ve halka açıklanır.

Emperyalistler küreselleşme dedikleri heyulaya dayanarak sınırların kaldırılmasından ya da açılmasından söz ederler; ancak gerçekleşen sadece zayıf toplumların sınırlarının açılmasıdır. Emperyalistlerin çalışanlara ve mültecilere yönelik politikaları dikkate alındığında, merkezileşmekten ve yoğunlaşmaktan dolayı patlama noktasına gelen küresel sermayelerinin rahatlaması, yeni pazarlara ulaşması ve yeni alanlarda işlem görmesi için sınırların açılmasından söz ettikleri gün gibi ortaya çıkar. Dahası, kendi sınırlarını sıkı sıkıya kapatırken, sömürülen ülkelerin kamusal görevler dahil tüm çalışma alanlarını dahi kendilerine açmalarını talep etmeleri bu niyetlerini apaçık ortaya koyar. Dolayısıyla, Antiemperyalist program bu tür iki yüzlü uygulamaları tamamen ortadan kaldırmayı ve kurumların emperyalistlerin işgaline uğramasına izin vermemeyi öngörür.

Aynı şekilde, Emperyalizm yaşayabilmek amacıyla yeni sömürgeler elde etmek ve koloni hareketlerine girişmek durumundadır. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin sürekli tarım ve köylülük üzerinde durmaları ve kırsal nüfusu % 5’e düşürme planları toprakların emperyalistlerin eline geçmesini ve tarım alanlarının büyük sermayeye entegrasyonu amaçlar. Kuş gribi gibi hayali tehlikelerle, tohum yasası gibi düzenlemelerle, Dünya Bankası’nın tarımla uğraşan köylüleri hibe ve yardım adı altında üretmek yerine kendilerine bağımlı kılmaya çalışan politikalarıyla kırda yaşayan insanlar sefalete alıştırılmakta, topraklarını terk etmeye ve mülksüzleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu şekilde toprakların büyük bir kısmı işlenmez bir hale getirilmiştir ve ucuza satılacak durumdadır. O halde, Antiemperyalist program emperyalistlerin söylediğinin ve uyguladığının tam aksini yapmak durumundadır. Antiemperyalist program Türkiye’nin kolonileştirilmesinin önünü alır, tüm ülkede yerleşim ve yaşam koşullarını yeniden düzenler, kentlerde oluşan işsizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma, değersizleşme, suç, fuhuş, uyuşturucu bağımlılığı, intihar gibi patolojik olguların önüne geçmek amacıyla hiç zaman kaybetmeden tam istihdam politikası uygular. Bu amaçla tüm yurttaşların enerjilerini harekete geçirir ve çalışma hakkını içi boş bir söylem olmaktan çıkarıp uygulamaya koyar; bu anlayışla ormanları, nehirleri, madenleri, toprakları tüm halkın ortak kaynakları olarak dengeli bir biçimde değerlendirmeyi amaçlar.

Çağrımız Tüm Yurttaşlara,

Çağrımız tüm Yurtseverlere, Atatürkçülere, Sosyalistlere, Milliyetçilere, Muhafazakarlara, Sosyal Demokratlara, Liberallere, Anarşistlere, Feministlere,

Çağrımız Laiklere; Müslümanlara, Alevilere, Şiilere, Sünnilere, Hıristiyanlara, Yahudilere,

Çağrımız Türklere, Kürtlere, Lazlara, Zazalara, Gürcülere, Çerkezlere, Abhazlara, Tatarlara,

Çağrımız Kadınlara, Erkeklere, Gençlere, Yaşlılara,

Çağrımız İşçiye, İşsize, Memura, Esnafa, Üretene, Çalışana,

Çağrımız öğrenciye, öğretmene, akademisyene, meslek örgütlerine, demokratik kitle örgütlerine, siyasal partilere, aydınlara, yazarlara,

Çağrımız Kentliye, Köylüye,

Çağrımız Tüm Antiemperyalistlere,

Çağrımız Onurundan Başka Kaybedecek Bir Şeyi Olmayan Tüm Duyarlı İnsanlara,

Türkiye çok ciddî bir çaresizliğin içinde ve giderek derinleşen bir bunalımın eşiğindedir. Toplumu toplum yapan değerler her geçen gün yıpranmakta, ülkemiz hızla yoksulluğa, kutuplaşmaya, dağılma ve parçalanmaya doğru gitmektedir. Halbuki, herhangi bir toplumdan söz etmek için insanların biyolojik ve fiziksel varlığını sürdürmesi gerekir; dolayısıyla fiziksel ve coğrafi bir alana, diğer bir deyişle ülkeye ihtiyaç bulunur.

Bugün toplumu bir arada tutacak ve o toplumu oluşturan üyelerin bir arada insanca ve onurlu yaşam sürmesini sağlayacak düzenlemelere acil ihtiyaç duyuluyor. Mevcut koşullarda “Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır/milletindir” ilkesinin tam anlamıyla teoriden pratiğe geçmesi olanaksız görünüyor. Seçimlere az bir süre kala, ABD ve AB’nin desteğini kazanabilmek amacıyla her türlü taviz veriliyor; öte yandan yapay gerilimler ve tartışmalarla Türkiye derin bir uçuruma doğru itiliyor. Alternatif olarak sunulan veya sunulmaya hazırlanan sözde hareketler veya siyasi oluşumlar da meşruiyetlerini halkta değil, her zamanki gibi emperyalistlere dalkavuklukta görüyorlar.

Halbuki, karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar hepimizin sorunlarıdır, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin yüzyıllardır tüm dünyanın ve bizlerin başına sardığı belalardır. Tüm sorunların üstesinden gelinebilir. İhtiyacımız olan tek şey kendimize ve birbirimize güvenmemiz, inanmamızdır. Unutmamalıyız ki, umutsuzluğa düşmemizi, toplumsal yaşamdan ve mücadeleden kendimizi tecrit etmemizi isteyenler bizlerin ortak yararını gözetenler değil, emperyalistlerdir. Yapmamız gereken tek şey, her birimizde varolan gücü ve enerjiyi bir araya getirmektir. Yapmamız gereken ilk iş, her birimizin ortak sorunlar üzerinde, ortak çözümler üretebileceği bir zeminde ve ortak paydada buluşmaktır. Böyle bir zeminde ortaya çıkacak doğrular hepimizin ortak doğruları, belirlenecek yollar hepimizin takip etmek isteyeceği yollar, üretilecek politikalar hepimizin onayını alan politikalar olacaktır. Unutmamalıyız ki, örgütlü hareket edemediğimiz takdirde emperyalistler ve işbirlikçileri aynı oyunlarını yeniden yeniden oynayacaklardır.

Bu ülke bizim, bu ülke hepimizin.

Eğer ki siyasetin ve toplumsal yaşamın amacı, filozofların bilgece ifade ettikleri gibi, yalnızca yaşamayı olanaklı kılmak değil, yaşanmaya değer bir yaşamı kurmaksa, gelin el ele verelim. İçinde yaşamak isteyeceğimiz bir dünyayı, hepimizin ortak katılımıyla, birlikte inşa edelim.

Yukarıdaki nedenler ve ilkeler doğrultusunda;

1. Halkın ortak yararını düşünen tüm siyasal partileri, sendikaları, ulusal ve yerel dernekleri, vakıfları, meslek kuruluşlarını, inisiyatif ve platformları, ulusal ve yerel medyayı, internet öbeklerini ortak bir cephede buluşmaya,

2. Tüm duyarlı yurttaşları; her türlü meşru zeminde, üyesi bulundukları siyasal partilerde, sendikalarda, ulusal ve yerel derneklerde, vakıflarda, meslek kuruluşlarında, inisiyatif ve platformlarda, ulusal ve yerel medyada, internet öbeklerinde antiemperyalist bir ortak cephe bilincinin gelişmesine katkıda bulunmaya;

3. Tüm duyarlı yurttaşları; bireysel veya kolektif olarak her türlü meşru zeminde ulusal ve yerel düzeyde Türkiye’nin her bir köşesinde, her bir ilde, her bir ilçede, her bir kasaba ve köyde antiemperyalist bir cephenin kurulmasında veya gelişmesinde inisiyatif ve sorumluluk üstlenmeye;

Çağırıyoruz.

Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin umutlarımızı ve geleceğimizi yok etmelerine izin vermeyelim.

Anti Emperyalist Halk Cephesi

http://www.halkcephesi.net/imza/default.htm

EMPERYALZM.pps

AK PARTİ DOSYASI /// ALİ ERALP : Bu Dünya Sultan Süleyman’a Kalmadı.

AKP ve yandaşları bugünkü gücüne, kudretine, sınır tanımaz zorbalıklarına güvenerek dünyaya direk kalacaklarını sanıyorlar. Kendilerini Türkiye’nin karşı konulamaz tek hâkimi gibi görüyorlar.

Oysa bu dünya, Sultan Süleyman’a kalmadı.

Türkiye Cumhuriyeti karanlık bir dönemden geçmektedir bugün. Hem de zifiri karanlık…

Yer karanlık, gök karanlık… Kapkara bulutlar kaplamış sevgili yurdumuzun ufuklarını…

Karanlık düşünceli insanlar, karanlık ilişkiler, karanlık bir yönetim… Hırsızlık, talan, korku, baskı, şiddet, hapishane… Ortalık toz duman! Göz gözü görmüyor. Şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar işbaşında…

Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz…” demişti.

Oldu.

Beyinleri, yürekleri kara, kapkara insanlar, şimdi de yeniden iktidarı almak ve kara şeriat düzeninin anayasasını hazırlamak için yeni bir seçime hazırlanıyorlar…

Oluk oluk para saçıyorlar ortalığa…

Halkımız, sadaka ekonomisiyle uyutulmaya, uyuşturulmaya çalışılıyor.

Emeği ile alın teri ile kazanıp vergi ödeyen vatandaşların birikiminden kesilen paralarla halkın bir kesimi maaşa bağlandı. Memnun edildi. Yandaşlara kıyak yapıldı. “Allah AKP’ye zeval vermesin” diyen bu aç, açık kalmış, yeni maaşlı takım AKP’nin şimdiki oy deposudur.

İşleri güçleri “sahte din tacirliği”, insanları aldatmak; ulusalcılarla, orduyla, yargıyla, 1923 Devrimi ile hesaplaşmak…

Cumhuriyet tarihinin hiçbir dönemimde bu kadar çok yalan söylenmedi, bu kadar çok sahtekârlık yapılmadı. Bu kadar çok, düzmece, uyduruk belge hazırlanmadı. Türk ordusu, Cumhuriyet, Atatürk bu kadar çok hırpalanmadı, aşağılanmadı…

Vatan toprakları Yağma Hasan’ın böreği gibi, kapış kapış gidiyor. Kapanın elinde kalıyor. Ege’de, Akdeniz’de, Güneydoğu’da arazi, arsa sahibi olabilmek için yabancılar kuyruğa girmiş durumda.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar, ne kadar çağırırlarsa çağırsınlar, küfretsinler, boşuna çabalar bunlar… Çünkü Abbas yolcu. Çünkü AKP oyları güneş altında kalan kar gibi eriyor artık.

Pahalılık, enflasyon başını aldı gidiyor… İş aslanın ağzında… Ortalık işsiz kaynıyor…

AKP durmadan güç yitiriyor, oy yitiriyor… Anketler ortada…

Telaşları, korkuları, şaşkınlıkları bundan. Durmadan saldırıyorlar. Ne söylediklerinin ne yaptıklarının farkında değiller.

Ama korkunun ecele faydası yok. Hesap günü yaklaşıyor. AKP yolcu…

Bu seçimde AKP’nin oyları düşecek. Aslında geçen seçimlerde de halk o kadar yüksek oy vermemişti ama sandık ve bilgisayar oyunları ile sonuçları değiştirdiler.

Daha önce uyardım, şimdi yeniden uyarıyorum. Bu kez gözlerimizi dört açalım. Namusumuz gibi, şerefimiz gibi, onurumuz gibi oylarınıza, sandıklarınıza sahip çıkalım.

Oy kullanan her vatandaşın bir görevli gibi sorgulama, denetleme, izleme hakkı vardır. Türkiye’nin ve çocuklarımızın geleceği için, Türkiye Cumhuriyeti için, milletimiz için, yargımız için denetleme görevimizi yapalım.

Sadece kendi partilerimizin değil öteki partilerin de oylarını kayıt altına alalım. Gerekirse cep telefonlarımızla görüntülerini çekelim.

“Lüks hayata”, saltanata, milyarlık yüzüklere, havuzlu villalara alışan Türkiye’nin 21. Yüzyıl padişahları, sultanları tahtını vermemek için elbette her yolu deneyecektir. Geçen seçimlerde yaptığı gibi yine hile hurda yoluna başvuracaktır. Gecenin bir vaktinden sonra AKP oyları hızla artmaya başlayacak, elektrikler sönecek, karanlık yüzlü bilgisayar uzmanları işbaşına geçecektir.

Tüm muhalif partilere sesleniyorum: Sonsuza dek muhalefette kalmak, muhalefet olmak istemiyorsanız, sadece büyük kentlerde değil, kasabalarda, köylerde de önlemler alın. Bilgisayar uzmanlarına görev verin. Yeryüzünde eşine rastlanmayan bu sakat bilgisayar sisteminin denetimini sağlayın. Artırdığınız oyları ve kazanacağınız iktidarı sandıklarda, bilgisayarlarda kaybetmeyin.

HARAMZADELERİ, EŞKIYALARI BİR KEZ DAHA DÜNYAMIZA HÜKÜMDAR YAPMAYIN…

Yandaş medya, yargı, emniyet iktidarın yan kuruluşları gibi çalışsalar da AKP artık kitleleri dilediği gibi yönlendiremeyecektir. Bunun belirtilerine her an, her yerde tanık olmaktayız.

Attila İlhan’ın deyişi ile “Türkiye’de Dip dalgası kendini hissettirmeye başlamıştır.”

ABD de AKP de yıkılacaktır…

Çünkü deniz bitiyor. Deniz bitmek üzeredir…

Yaşadıkları ihtişam dünyasından, sultanlık sarhoşluğundan başlarını kaldırıp şöyle bir baksalar geçmişe, hiçbir ülkede zorbaların hükümdarlıklarını sürdüremediklerini göreceklerdir.

Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamıştır…

Hitler tüm Avrupa’yı teslim alıp, Rusya sınırına kadar dayanmıştı. Dur, durak bilmiyordu. Engel tanımıyordu. Peki, ne oldu sonu? Ne oldu sonra?

Mussolini, sol yumruğunu göstererek yurtseverlere ve tüm dünyaya meydan okuyordu. İktidarını sol bacağından asılarak sonlandırdı.

Türk ordusuna, devrimcilere, Atatürk’e savaş açan, hapishaneleri yurtseverlerle dolduran, işkencelerden geçiren Menderes’ler, Evren’ler, Çiller’ler de yok artık…

Toz olup gittiler… Sıra AKP’ye gelmiştir.

Hesap günü yaklaşıyor… Çoluğu çocuğu, yandaşı, yaşlısı, genci ile Yüce Divan’da yargılanacaklardır…

O günler çok uzak değildir…

(alieralp37)

İNSAN HAKLARI DOSYASI : Dünyanın en acımasız ülkeleri hangileri ?

Arzu Şen

“Halkı temsil eden ve koruyan bir devlet nasıl kendisini bir katilin seviyesine düşürebilir ki?” Kofi Anan (Birleşmiş Milletler Genelsekreteri)

“İnsanları öldüren insanları neden öldürüyoruz? İnsanlara öldürmenin kötü olduğunu göstermek için mi?” Uluslararası Af Örgütü (Amnesty İnternational)

Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırladığı ve 10 Aralık 1948 yılında kabul gören İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 3’üncü maddesine göre her insanın en başta yaşamaya hakkı vardır. Bu her insanın temel hakkıdır. Ama ne yazıkki bir çok ülkede insanların yaşama hakları ellerinden alınıyor. En son bilinen örnek: Afganistan’da Kuran’ı yaktığı iddiasıyla sokak ortasında linç edilen Ferhunde.

Maalesef dünyanın bir çok yerinde insanlar tıpkı Ferhunde gibi haksız yere öldürülüyor ve vahşice işkence görüyorlar. Bu durumlarda Amnesty İnternational devreye girerek o insanlara yardım kampanyalarıyla destek veriyorlar. Peki bunu nasıl yapıyorlar ve siz nasıl katkıda bulunabilirsiniz? İşte bu sorunun cevabını buradan öğrenebilirsiniz:

http://blog.radikal.com.tr//insan-haklari/bir-imza-ile-hayat-kurtar-86257

Gelelim Uluslararası Af Örgütü Amnesty İnternational’in 2014 yılının en acımasız ülkeleri raporuna.

Sıralama şöyle:

1. Çin
2. İran
3. Suudi Arabistan
4. İrak
5. ABD
6. Sudan
7. Yemen
8. Mısır
9. Somali
10. Ürdün

Gördüğünüz gibi birinci sırada kocaman bir farkla Çin yer alıyor. Amnesty İnternational Çin’de binlerce idam olduğunu vurguluyor. Yani dünyadaki tüm idamları toplasak, Çin kadar yapmıyor. Hemen ardından İran ve Suudi Arabistan geliyor. İran’da resmi olarak 289 ve gayri resmi olarak 454 idam sayıldı. Suudi Arabistan’da 90, İrak’ta 61 ve ABD’de 35 resmi idam gerçekleştirildi.

En yaygın idam şekilleri ise şunlar:

– Kafa kesmek (Suudi Arabistan)

– Asmak (Afganistan, Mısır, İrak, İran, Bangladeş, Japonya, Ürdün, Malezya, Pakistan, Singapur, Sudan, Filistin)

– Zehirli iğne (Çin, ABD, Vietnam)

– Elektrikli Sandalye (ABD, 1976’ya kadar Filipinler’de çok kullanılırdı)

– Vurmak (Çin, Yemen, Beyaz Rusya, Filistin, Kuzey Kore, Suudi Arabistan, Somali, Taywan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ekvator Ginesi)

– Taşlamak (Tüm Şeriat ülkelerinde, mesela Suudi Arabistan, İran, Afganistan vs..)

Genel Bakış:

– Dünyada 99 ülke ölüm cezasını kaldırdı.
– 6 ülke özel durumlarda ölüm cezası uygulamakta.
– 35 ülke ölüm cezasını pratikte kaldırdı, ama yasal olarak değil.
– 58 ülke hala ölüm cezasını aktif olarak uygulamakta.

Türkiye’de Ölüm Cezası

Türkiye’de son ölüm cezası 1984’ten beri fiilen ve 2004’ten beri hukuken bulunmamaktadır.
T.C. tarihimizide Millet Meclisi tarafından onaylanmış ceza kararı sayısı 712’dir. Bunlardan 15’i kadın hükümlüdür. Son idam mahkumu ise Ekim 1984’te infaz edilen Hıdır Arslan’dır.

Ölüm cezası devletin suçlu bulduğu insanlara uygulanıyorsa, ülkemizde örneğin 12 Eylül döneminde idam adı altında öldürülenlerin kaç tanesine suçluydu diyebiliriz ki? Bir devlet insanını idam ediyorsa, bu adalet değildir, intikamdır! İntikam duygusunun beslendiği ve kök saldığı yerde asla adalet olamaz!

Saygılarımla, Arzu Şen

İletişim ve resmi website: https://www.facebook.com/arzushen

TARİH : DÜNYANIN YÜZLEŞEMEDİĞİ KIRIM GERÇEĞİ

Kemal ÇİÇEK

450 bin Kırım Tatar Türkü bir sabah evlerinden sökülüp vagonlara dolduruldu. Yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmedi. Sürülenlerin çoğunu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturuyordu. 28 gün aç susuz yolculuğun sonunda Özbekistan çöllerine bırakıldılar. 55 yıl sonra izin verildiğinde sadece 250 bini vatanına geri dönebildi.

18 Mayıs 1944’te 450 bin Kırım Tatar Türkü Özbekistan ve Sibirya’ya sürgün edildi. Sürgün edilenlerin yaklaşık olarak yüzde 80’i kadın ve çocuktu. Tahminlere göre sürgün esnasında en az 50 bin Tatar öldü. Bütün baskı ve asimilasyon politikalarına rağmen milli kimliklerini yitirmeyen 250 bin Tatar, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ata toprağı Kırım’a dönmeyi başardı.

Nisan ayında Rusya, Ermeni tehcirini “soykırım” olarak tanıdığını ve Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesi gerektiğini duyurdu. Hâlbuki Rusya, 19. yüzyıldan itibaren Kafkasya Müslümanları’na karşı ırkçı politikalar izlemiş, milyonlarcasını sürgün etmiş ve etnik temizliğe tabi tutmuştur. 71 yıldır Kırım Tatarlar’ı Rusya’dan özür ve zararlarının tazmin edilmesini beklemektedir.

Siz hainsiniz! Çıkın gidin!

18 Mayıs Kırım Tatar Sürgünü’nü anma günüdür. Tanık ifadelerine göre 71 sene önce 18 Mayıs sabahı Rus askerleri aldıkları emir doğrultusunda hiçbir şeyden haberi olmayan Tatarlar’ı sürgün etmeye başladılar. Tanık ifadelerine göre “Ne oldu? Neden evimizden çıkarılıyoruz? Nereye gidiyoruz” diye soranlara askerler “Siz Hainsiniz! Sovyet Hükümeti’nin kararı bu” demekle yetinmişlerdi. 18 Mayıs sabahı başlayan sürgün sonunda, Kırım’da hiç Türk bırakılmamış, 450 bin Kırım Türkü evlerinden çıkarılarak Özbekistan’a sürülmüştü.

Rusya için tehdit olarak görüldüler

Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kafkas Müslümanları’nın ülke güvenliği için tehlike oluşturduğu iddiasındaydı. Kafkas Müslümanları’nın Türkiye ile tarihi bağları onları korkutuyordu. Bu yüzden vatana ihanet bahanesiyle birer birer hepsini bölgeden sürgün etme kararı aldı. Özerklik taleplerinden çekindiği Kırım Tatarları’nı da topyekûn etnik temizliğe tabi tuttu. Kulaksızlaştırma denen politika doğrultusunda önce mal ve mülklerine el koydu, sonra Sibirya’ya sürgün, orada da açlığa mahkûm etti.

İhanetle suçlandılar

II. Dünya Savaşı’nda Kırım, Alman ordularının eline geçince Komünistler, Naziler’e karşı direnişe geçtiler. Ancak Kırım Tatarları’nı direniş örgütüne almadılar. Tatarlar’a karşı ırkçı bir tutum takındılar. Komünist Partisi üyesi olmalarına rağmen bazı Tatar liderler deşifre edilerek Almanlar’ın önüne atıldılar. Naziler, bunları derhal idam etti. Hâlbuki 20 bin Tatar Kızıl Ordu’ya katılmış ve en az 80 kişi kahramanlık madalyası almıştı. Buna rağmen partizan Komünistler onların ezici çoğunluğunun Naziler’le işbirliği yaptığını iddia ettiler.

Gerçek çok başkaydı

Almanlar 1941 yılında Kırım’ı işgal ettiğinde Tatarlar’ın Naziler’e katıldığına dair bugüne kadar hiçbir delil ortaya konulamamıştır. Bazı Tatarlar Sovyet zulmünden bıktıkları için işgalcilerle işbirliği yapmış bile olsa bunların sayıları asla iddia edildiği kadar değildi. Tarihçi J. Otto Pohl’un yaptığı araştırmalara göre Naziler’e katılan Tatar sayısı sadece 479’du. Partizan Komünistler’in bu iddiasının asıl nedeni “Tatarlar’a karşı tarihi Slav düşmanlığı”ndan başka bir şey değildi. Asıl amaç Tatarlar’ın verimli arazilerine el koymaktı.

Ve sürgün edildiler

1944 yılında Tatar Türkleri haksız yere Sovyetler’e ihanet bahanesiyle sürgün edilmeye başlandılar. Joseph Stalin’in emriyle 11 Mayıs 1944 tarihinde “Tatar Milli Komitacıları”nın Kızıl Ordu’ya sızma ve sabotaj hazırlığında olduğu ve Kırım’ın Tatar olmayan halkına karşı katliam hazırlığı yaptığı iddiasıyla sürgün kararnamesi çıkarıldı. Bir hafta sonra bütün Tatar nüfusun Özbekistan Sovyet Cumhuriyeti’ne gönderilmesine başlandı. 12 gün içinde sürgün tamamlandı. Mal ve mülklerine devlet tarafından el konuldu.

Hiçbir şey almalarına izin yok

18 Mayıs sabahı evlerinden toplanan Kırım Tatarları, yolculuk esnasında ve sonrasında insanlık dışı muameleler gördüler. Erkeklerin çoğu Kızıl Ordu’da silah altındaydı. Bu yüzden sürgün kafileleri yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Vatanlarından koparılıp atılan bu insanlar, hayvan vagonları içinde Orta Asya çöllerine sürüldüler. Yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmedi. Günlerce aç ve susuz kaldılar. Sürgünden sağ kalanlar yıllarca tecrit kamplarında yaşadılar.

Vatana dönüş macerası

Milli liderleri Mustafa Cemil Kırımoğlu’nun önderliğinde hiçbir zaman şiddete bulaşmadan, tamamen demokrasi, hukuk ve insan hakları çerçevesinde sürdürdükleri mücadele dünyada büyük takdir topladı. Ancak vatana dönüşleri Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar mümkün olamadı. 1989 yılında vatanlarına dönüş izni verildi. 250 bin Kırım Tatar Türkü tamamen kendi imkânlarıyla Kırım’a dönmeyi başardı.

Vagonda ölülerle yolculuk

Fatma Kerimova anlatıyor: “Vagonlar çok pis, havasız ve kalabalıktı. İnsanlar üst üste yığılmış gibiydi. Yiyecek bir şey de yoktu. Zayıf olanlar, ihtiyarlar, ölmeye başladı. Ölülerimizi vagonların bir tarafına yığıp, o rahmetlilerle birlikte yola devam ediyorduk. Zaman zaman yolda tren duruyor ve askerlerin kontrolleri altında trenlerden inebiliyorduk. Bu arada vagonlardaki ölüleri de atıyorlardı. Hiçbirine mezar yapılmadı. Kim bilir, onların ölüleri ne oldu? Kurt, kuş mu yedi? Çürüyüp gittiler mi?”

Rusya’nın yüzleşemediği sürgünler

Rusya, 19. yüzyılın sonlarından beri kendi topraklarında etnik temizlik yapmayı sürdürmektedir. Ancak Rusya, II. Dünya Savaşı sırasında ve Stalin dönemi boyunca, Kafkasya Müslümanları’nı vatanlarından sürgün etmeyi milli bir politika haline getirdi. Karaçaylar, Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri kitleler halinde Sibirya ve Orta Asya Cumhuriyetleri’ne sürgüne gönderildiler. Bu sürgünler sırasında yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Sovyetler Birliği 1950’lilerin sonunda Kırım Tatarları dışındakilerin topraklarına dönmelerine izin verdi. Kırım Tatarları ise Sovyetler’in dağılmasını bekledi.

Tatar lidere Kırım’a girme yasağı

27 Şubat 2014’te dünyaya meydan okuyarak Kırım’ı Ukrayna’nın elinden alan Rusya, 1944 sürgününün yaralarını yeni yeni saran ve Kırım’ı yeniden vatan yapma çabası içerisinde olan Tatarlar’ın ümitlerini söndürdü. Kırım Tatarları’nın lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’nun Kırım’a girişini yasakladı.

Çölde kaderleriyle baş başa bırakıldılar

18 Mayıs 1944 günü şafak vakti evlerinden alınıp yük vagonlarına bindirilen yüz binlerce Kırım Türkü Özbekistan’a sürgün edildi. 28 gün süren yolculuk boyunca aç, susuz bırakıldılar. Tıka basa doldurulan ölüm vagonlarında sevdiklerinin ölü bedenleriyle seyahat ettiler. Özbekistan çöllerine ulaşabilenler ise kaderleriyle baş başa bırakıldılar.

Prof. Dr. Kemal ÇİÇEK

AK PARTİ DOSYASI : Bu hükümet yüzünden Türk’e Dünya’da gidecek y er kalmadı

Libya açıklarında bombalanan bir Türk şirketine ait sivil gemi’de ölü ve yaralılar var. Olayla ilgili dışişleri bakanlığının duyurusu aşağıda.

Dini kullanarak siyaset, bilinçsiz ve şuursuz bir büyük Türkiye hayali ile hükümetin ülkeyi getirdiği hal bu.

Tanrı Türk’ün yardımcısı olsun.

T.C. Dışişleri Bakanlığı Duyurusu

“Dün (10 Mayıs) akşam saatlerinde bir Türk şirketine ait Cook Islands bayraklı, “Tuna-1″ isimli kuru yük gemisinin İspanya’dan aldığı alçıpan yükünü teslim etmek üzere Tobruk/Libya limanina giderken, Tobruk’un yaklaşık 13 mil açığında, uluslararası sularda karadan topçu atışına maruz kaldığı öğrenilmiştir.

Saldırı üzerine bölgeden uzaklaşmaya çalışan gemiye aralıklarla iki ayrı hava saldırısı düzenlendiği, saldırılarda geminin Türk vatandaşı üçüncü kaptanının hayatını kaybettiği, mürettebattan yaralananlar olduğu, gemide maddi hasar meydana geldiği bildirilmiştir.

Olayda hayatını kaybeden vatandaşımıza Allah’tan rahmet diliyoruz.

Uluslararası sularda sivil bir gemiye karşı gerçekleştirilen bu alçakça saldırıyı şiddetle kınıyor, saldırıyı gerçekleştirenleri lanetliyoruz. Bu menfur saldırı ilgili Libya makamları nezdinde şiddetle protesto edilmiş, anılan gemiye ve bölgede bulunabilecek diğer Türk gemilerinin güvenliğine yönelik eylemlerin derhal sona erdirilmesi ve söz konusu saldırının sorumluları hakkında gerekli hukuki işlemlerin yapılması talep edilmiştir. Anılan gemiye yönelik saldırı kapsamında uluslararası hukuktan kaynaklanan tazminat dahil her türlü hakkımız mahfuzdur. Konu hakkında ilgili uluslararası örgütler nezdinde girişimler yapılmaktadır.”

DENİZCİLİK DOSYASI : DÜNYANIN İLK ARABALI VAPURU – SUHULET

Hüseyin Haki Efendi, İskender Bey ve Mehmet Usta kimlerdir, biliyor musunuz?

Kendinizi suçlamayın, bunu neredeyse hiç kimse bilmez… Bu isimlerin bu güne kadar neden birer araba vapuruna konmadığını… Hiç olmazsa, bari arabalı vapur iskelelerine şöyle birer panonun neden asılmadığını da bilmez hiç kimse…

“Ey millet!..

1871 senesine kadar dünyada hiç kimse araba vapurunun ne olduğunu bilmiyordu…

Ta ki, sizin dedelerinizden ve bu vatanın evladı olan şu üç isim akıl edip, dünyanın ilk araba vapurunun planını çizinceye kadar:

1- Dönemin Şirket-i Hayriye Müdürü HÜSEYİN HAKİ EFENDİ

2- Umum Müfettişi İSKENDER BEY

3- Hasköy Tersanesi baş mimarı MEHMET USTA

Ülkemize ve dünyaya örnek olup, göğsümüzü kabartan bu üç aydın kişiyi rahmetle ve minnetle anıyoruz…”

Bunu yapmak acaba kaç kuruş tutardı ve acaba neden yapılmadı?.. Ve bu üç insanın isimleri “Graham, Albert, Izaak, George” filan olsaydı, acaba ders kitaplarımızda kaç yıl karşımıza çıkardı?

Yüzüne bakılacak hali kalmamış olan ekranlarımız ve beyaz perdeler için; hemen şuracıkta, burnumuzun dibinde yaşanmış olan bu gerçek ve muhteşem hikâyenin filmi neden çekilmez?..

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde veya ülkeleri arasında araba vapurları ve içine araba bindirilen büyük gemiler çalışıyor… Ülkemizde de benim bildiğim kadarıyla Van’dan Tatvan’a, İzmir’den Karşıyaka’ya, Gelibolu’dan Lapseki’ye, Eceabat’tan Çanakkale’ye, Gökçeada’ya, Geyikli’den Bozcaada’ya, Topçular’dan Yalova’ya, Tekirdağ’dan Avşa ve Marmara Adalarına arabalı vardı… Ayrıca İskenderun Körfezi’nde ve Türkiye-Kıbrıs arasında seferler yapılıyor veya yapılıyor idi…

Şimdi bunların daha yenileri, daha hızlıları inşa edildi ve şehir hatları hızla gelişiyor… Fakat hepsinin atası, işte o vapur; Suhulet… Yani, denizi geçmek isteyen yolculara “kolaylık” olsun diye, üç Türk tarafından tasarlanan, dünyanın o ilk araba taşıyan vapuru…

Dünyanın ilk araba vapurunun ismi: Suhulet… Suhulet “Kolaylık” demek ve hikâyesi şöyle: Hayal kurmayı becerebilen bu üç Türk o güne kadar benzeri görülmemiş bir vapur tipi üzerinde kafa yormaya başlıyorlar… “Bu öyle bir şey olsun ki, düz ve alçak güvertesinin her iki ucunda rampalar bulunsun… Arabalar, faytonlar bu rampaları kullanarak vapura binsin ve dönmeden karşı taraftan karaya çıksın…”

Proje güzelce çizilip yaptırılıyor. Böylece, 1871 senesinde… Denizcilik tarihine “DÜNYANIN İLK ARABA VAPURU” olarak adı yazılan; “26” baca numaralı SUHULET (Kolaylık) doğuyor… Ve hemen ardından; “27” baca numaralı (iki kıyıyı birbirine bağlayan) anlamına gelen “SAHİLBENT” inşa ettiriliyor…

Hizmetten alındığı 1958 yılına kadar Sirkeci-Harem hattında hizmet veren Suhulet, tam 87 yıl boyunca sayısız araç ve yolcuyu iki kıta arasında taşıyor…

Not: İDO (İstanbul Deniz Otobüsleri) tarafından, Çeksan Tersanesi’nde inşa ettirilen, 80 araç, 612 yolcu kapasiteli, 12,5 deniz mili hız (Sirkeci-Harem 8 dk.) yapabilen… Ve 2007 yazı itibariyle denize indirilen yeni Suhulet ile nasılsa bir gün karşılaşırsınız. İşte o zaman bu hikâyeyi hatırlayın istedik…

MÜLTECİLER DOSYASI /// VİDEO : Dünya’dan ve Türkiye’den 24 Mülteci İsyanı

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=XFLgxXALI2I&feature=em-uploademail