Kategori arşivi: Güvenlik

ORTADOĞU DOSYASI /// PROF. DR. ALİ DEMİRSOY : At izinin it izine karıştığı coğrafya : Ortadoğu

Hani bir öykü vardır. Körlere fili elletmişler ve daha sonra ne anladın deyince her biri farklı bir şeyi tarif etmiş. Eğer geçmişten bilginiz yoksa, önünüzü göremiyorsanız, çıkarlarınız için görebildiklerinizi de çarpıtıyorsanız, görmeniz gereken şeyi tüm olarak göremezsiniz. Bu filin ayaklarının altında ya da hortumunun burgusunda canınızı verirsiniz. Ortadoğu’daki yöneticilerin durumu budur. Gelin birlikte yarım yüzyıl kadar geriye gidelim, yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların nedenini, sadece ve sadece bugünkü basında da bulabileceğimiz bilgilerle bir analiz yapalım. Buyurun:

Mısırın Mübareği seçimle gelmişti

Muhammed Hüsnü Said Mübarek Mısır ordusunun bir subayı, 1967 İsrail Mısır savaşında yalnız başına 7 İsrail uçağını düşürdüğü için kahraman oldu ve başarısını sürdürerek askeriyede en yüksek rütbeyi aldı. 1988 yılında seçimle iş başına geldi. En son seçildiğinde oyların %68’ini aldı. Bizim yöneticilerin seçimle ilk başa gelen Muhammed Mursi İsa el-Eyyat‘dir söylemi her zaman olduğu gibi gerçek dışıdır. Seçimle iş başına gelen Mısır’ın ilk yöneticisi Mursi değil, bugün tutuklanmış olan Mübarektir.

Eğer sadece alınan yüksek oyla demokrasi gerçekleşiyor olsaydı ve yüksek oy alanın ne olursa olsun yerinde durması gerektiği savı, öncelikle Mübarek için geçerli olmalıydı. Ancak BOP olarak bilinen büyük Ortadoğu Projesi Mübareği defterden silmişti.

Mursi’nin %51’lik oyunu kutsayanlar, Mübareğin aldığı%67’lik oyunu görmemezlikten gelerek her zamanki gibi siyasetin ahlaksızlığına sığınmaktadırlar.

Batı neden Mısır’daki ve Ortadoğu’daki demokrasilere ciddi bakmıyor?

Demokrasinin vazgeçilmez koşulu alınan oy olduğuna göre, batı dünyasının bu coğrafyanın demokrasisine gülümsemesini, dikkate almamasını, bu coğrafyadaki demokrasi dışı gibi görünen hareketlere destek vermesini açıklamamız gerekiyor.

Dini siyasete bulaştırmış olanlarda demokrasi ahlakı gelişemez. Bu nedenle bizim şu andaki yöneticilerimizin geçmişte defalarca çeşitli biçimlerde söylediği “İslam dininde laiklik ve demokrasi olmaz” yargısı aslında tamamen doğruydu. Kendini laik, entelektüel, aydın, çağdaş ve özellikle Kemalist olarak tanımlayan kesim bu söylemin anlamını hiçbir zaman anlayamadı ya da anlamak istemedi. Belirli bir kesim için demokrasi olsa olsa yine bu kesimin yöneticilerinin geçmişte söylediği gibi, “hedefe varmak için bir araçtır; gerekli istasyona gelince inilir” olmalıydı. Öyle de oluyor. Aslında bu konuda bu kesimin planında bir sapma yoktur; kendi içlerinde tutarlıdırlar; sadece geçmişteki önderlerinin yaptığı gibi hedefe varmak için her şey mubahtır kuralını ustalıkla kullanmışlardır.

Bu coğrafyanın demokrasisini batı niye küçümsüyor diye bangır bangır bağırıyoruz; hatta televizyonlarının başında dünyadan farklı bir şeyler duymak için ya da liderlerinden meydanlarında gelecekleri için bir şeyler duymak için bekleyen insanlara önü arkası kesilmeyen bir tekrar ve sabırla Mursi’nin başına gelenleri ve Suriye muhaliflerinin vatanperverliğini ballandıra ballandıra anlatıyoruz. Kusursuz işleyen bir demokrasinin nasıl ihlal edildiği süsünü vermeye kalkışıyoruz.

Önce kendimizi bakalım

Bugün Türkiye’deki partilerde birkaç istisna dışında kendi bilek hakkıyla (bilgisiyle, becerisiyle, eğitimiyle, deneyimi ve en önemlisi özgür düşünme ve düşüncesini açıklama yeteneği ile) milletvekilliğine resmen aday olabilen kaç kişi vardır? Parti başkanları bir liste hazırlıyor; biz de halk olarak bu listeyi onaylıyoruz ya da onaylamıyoruz. Batı dünyasının demokrasi anlayışında parti başkanının kişilerin isimlerini önüne alarak, bir liste yapıp, o listeyi partinin merkez yürütme kurulunun ve daha sonra halkın önüne fırlattığı başka bir ülke var mıdır? Bu nedenle batı bu demokrasiye inanmıyor, çıkarları için inanıyor görünüyor.

Demokrasinin başka bir tanımı da kişinin özgür iradesi ile analiz ederek yöneticisini seçebilmesi demektir. Lütfen kuruntularınızdan ve yandaş mantığınızdan biraz ayrılarak elinizi kalbinizin üstüne koyarak düşünün: Bu ülkede kaç kişi, seçeceği kişiyi enine boyuna tartarak, çocuklarının geleceği açısından önündeki 30-40 yılı düşünerek oyunu kullanıyor? Bu ülkede ve belli ki bizim gibi ülkelerde önemli bir satılık oy potansiyeli vardır; birkaç kutu makarnaya, tuza, ekmeğe, una, kömüre vs, namusu olarak da tanımlanmış oyunu satan önemli bir kesim vardır; şeyhine, ağasına, etnik bağlantısına, mezhebine göre oyunu kullanan önemli bir kesim vardır; kocasının sözünden çıkamayan bir hanımlar kesimi vardır; işe yerleşme, daha iyi bir yere atanma, ihalelerden pay alma için bekleyen ve bunun için destek veren çıkarcı bir kesim vardır; köyüne su, yol, cami, okul beklentisi içinde olan bir halk vardır. İpleri yabancı ülkelerin bu işlerle ilgili istihbarat ve operasyon bölümlerine bağlı cemaatler ve sivil halk kurumları adı altında birçok işbirlikçi kesim vardır. 2015 seçimlerinde bir de senede iki maaş, yüksek asgari geçim ücreti bekleyen bir kesim türemiş olmalı. Çünkü seçim konuşmaları ve seçim meydanları Kaf Dağından su dağıtanlarla dolu.

1997 seçimlerinde bir partimiz bir cemaate göz kırptığı için en yüksek oyu alarak iktidarın birinci ortağı oldu. Kendi amacına daha uygun bir parti kurulduğunu gören bu cemaat desteğini çekince bu parti eşekten düşmüşe döndü. Dünya tarihinde galiba iktidar partisi iken döneminin sonunda oy oranını %1 civarına düşüren başka hiçbir parti olmamıştır.

Cemaat desteği ile büyük oy gücüne ulaşan şu andaki hükümetimiz, eller kendine uzanınca tehlikeyi fark etmiş olmalı ki yasalara uygun olup olmadığı tartışmalı bir mücadeleye girmiş bulunmaktadır. Ancak amiral gemisi hiçbir zaman onaramayacağı 4 torpili de yemiş bulunmaktadır. Hırsızlığı ve rüşveti ayıp olarak gören bir toplum olsaydık, bu gemi çoktan batmış olurdu.

Batı, bütün bunlara kanacak kadar eşek mi?

Batı, eşek mi? Cemaatlerin, çıkarcıların, ağaların, şeyhlerin yönlendirdiği, oyunu satan geniş bir kitlenin mevcut olduğu bir ülkede, evrensel anlamda bir demokrasinin olamayacağını anlamıyor mu? Ilımlı İslam’a bel bağlamışlardı, hem emperyalistlerin çıkarları korunacaktı hem de bu ülkelerde demokrasi varmış görüntüsü yaratılmış olacaktı. Türkiye, Suriye, Libya, Irak, Afganistan, Tunus ve Mısır’daki yapılanmalar ve hareketler, batıya bir gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterdi: Ilımlı İslam’dan bile demokrat olamaz.

Aslında Ortadoğu hızla yol ayırımına yanaşıyor. Ya din devleti olmayı bırakacaksınız ya da demokrasiden vazgeçeceksiniz. Tanrı buyruklarının yazıldığı kutsal kitaplar ile günümüz demokrasisinin buyruk ve emir tanımaz kuralları karşı karşıya gelince, tercihinizi bir tarafa koymanız gerekecek. Demokrasi kurallarından ödünde bulunamaz. Din de öyle. O zaman birinden birini tercih etmeniz gerekiyor. Demokratmış gibi görünmeniz artık kimse tarafından inandırıcı bulunmuyor. Özellikle kutsal kitaplarla seçim meydanlarına çıkılmaya başlanması, laiklik gerçeğine oturmuş olan gerçek demokrasinin sonunu noktalamaktadır.

Mısırda ne oluyor? Bizimkiler neyi görmüyor?

1931 Mısır doğumlu ünlü iktisatçı ve teorisyen Samir Amin Mursi’nin gelişiyle ilgili verdiği bir demeçte:

"Seçimde büyük bir düzenbazlık vardı. Çünkü ABD’den ve Körfez ülkelerinden milyonlarca dolar Müslüman Kardeşlere aktı. Bu paralarla, yoksul Mısırlı aileler için sadaka sandıkları hazırladılar. Hemen hemen her aileye içinde yağ, şeker, pirinç, hatta et olan yaklaşık 30 milyon paket dağıtıldı (size bu seçim stratejisi tanıdık geliyor mu?). Müslüman Kardeşler, seçim bürolarını işgal ettiler; güvenmediklerinin içeri girip oy kullanmasını önlediler. Denetçi yargıçları seçim bürolarından kovdular; bu denetçiler bu seçim geçersiz olmalıdır dedilerse, seslerini kimseye duyuramadılar. Ama ne yazık ki, çoğunlukla Avrupalılar tarafından seçilmiş uluslararası gözlemciler herhangi bir usulsüzlük görmediklerini beyan ettiler”.

Mursi’nin meşru bir şekilde seçilmiş cumhurbaşkanı olmadığını bildikleri (bizzat tanık oldukları ve suskun kaldıkları için) için darbe ile devrilmesine seslerini fazla çıkaramıyorlar; çünkü Tunus’ta da, Libya’da da, Irak’ta da, Afganistan’da da suça iştirak etmişlerdi. Türkiye için bir şey söyleyemiyoruz; çünkü 2002 yılında Oval Ofis’te ne konuşuldu bilemiyoruz.

Müslüman kardeşlerin bugüne kadar yaptıkları gibi, Suriye’de yapmakta oldukları gibi tek çareleri kalmıştır: Şiddete başvurma. Ortadoğu’nun şekillenmesi için görev verildiğini söyleyerek gezen bazı yöneticiler, ne edip edip kendi gelecekleri için emperyalistlerin bu işbirlikçi kesimine yardım etmeye çalışacaklardır; öyle de oluyor.

Almanya Şansölyesi Angele Merkel, Türkiye için hiç iyi niyet taşımıyor ve bunu da saklamıyor. Açıkça Türkiye’nin bu coğrafyada yeri yok diyor. Diğer liderler de aşağı yukarı aynı durumda denebilir. Neye dayanarak bunu söylüyor diye merak edebilirsiniz. Almanya’da savcılar insani yardım topladığını söyleyen Deniz Feneri adlı bir oluşum hakkında dava açtılar; bazı insanları dolandırıcılıktan mahkûm ettiler. Ancak, savcının bunun ötesinde bazı iddiaları vardı: Bu yardımlar Türkiye’de bazı partilerin çıkarları için kullanıldı. Türkiye yaklaşık 5-6 yıldır buna hukuksal bir yanıt veremedi. Türkiye’deki mahkeme süreci gizli tutuldu; 2015 Mayıs ayının başında da herkes bu davadan beraat etti (!). Yani Türkiye’deki demokrasiye Almanya açısından kuşku düşmüştü. İşte bu nedenle Merkel tavrını açıkça koyuyor. Acaba diğer liderler de aynı yolu izleyecek mi? Bunu zaman gösterecek. Çünkü Türkiye’nin 80 yıldır biriktirdiği sanayi tesisleri, finans kuruluşları, bankalar, limanlar, yollar; gelecek için saklanan arsalar, araziler; yer altı zenginliklerimiz özelleştirme adı altında yetirince el (milliyet) değiştirmedi.

Bu nedenle demokrasi ve özelleştirme, liberalleşme nutku atan bir Türkiye’ye bir müddet daha gerek var. Bunlar tamamlanınca kimin demokrasi havarisi olduğu kimin olmadığı anlaşılacak. İşte bu nedenle Mursi birçok Ortadoğu yöneticisinin gelecekteki prototipini oluşturuyor. Bu nedenle Mursi’ye yapılanları meydan meydan, çadır çadır dolaşarak anlatıyoruz. Mursi’ni şansızlığı, Mısır’da yağma edilecek fazla bir şeyin olmamasıydı; yoksa Mursi demokrasisine, batı, emin olun ki, bir müddet daha tahammül edecekti. Birçok Ortadoğu ülkesinde sözüm ona demokrat geçinen, monarşi kuran, hatta tarih öncesi çağın kurallarına göre yönetilen yönetimlere geçici olarak ılımlı baktığı gibi.

Aslında batı kendi uygarlık değerlerini taşıyan ülkelere demokrasiden verilecek tavizler için kesinlikle hoşgörülü değildir. Avusturya’da on küsur yıl önce sağcı ve ırkçı bir parti oy olarak büyük bir çoğunluk elde ederek hükümet oldu. Avrupa’nın çok kısa bir süre içindeki net tavrı: “Bu hükümet, en çok oyu da almış olsa, ırkçılık söylemleri nedeniyle demokrat olamaz, derhal yönetimden uzaklaştırılmalıdır” olmuştur. Parti, pılısını pırtısını toplayarak aşağı indi. Din istismarı ise, bu ülkelerin siyasi literatüründen silinmiştir. Boyunlarına haç asarak gezen Yunanlılar Ateist bir başbakanı büyük bir oy çoğunluğu ile seçmişlerdir. Dinle yatıp dinle kalkan ülkelerin ve hükümetlerin demokrat olacağına bekliyorsanız, çok beklersiniz…

18 Temmuz 2013’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı yabancı ülkelerin Türkiye büyükelçilerini iftara davet etti ve çok uzun, zehir zemberek bir konuşma yaptı. Dünyanın demokrasi anlayışını ve Ortadoğuya bakışlarını yerden yere vurdu. En gerçekçi demokrasinin bizde olduğu vurgusunu defalarca yaptı. Bir gün sonra Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya kardeş PYD’nin bir özerk bölge kurulması gündemdeyken, okları ne hikmetse Mısır ve Suriye’ye çevirdi. Sanki en önemli sorunumuz buymuş gibi. Konuşmayı dinleyen büyükelçiler ne düşünür bilemeyiz. Ancak bu konuşmaya biraz düşünen biraz okuyan biraz yorum getiren bir Türk vatandaşı inanır mı? Yaşamını icazet almaya endekslemiş olanlar inanır. Ancak:

Çok kişi, Afganistan, Irak, Somali, Sudan, Libya, Tunus, Yugoslavya darmadağın edilirken neredeydik; hatta birçoğunun işgal edilmesine askeri olarak katkımız unutulmaz iken nasıl oluyor da demokrasi havarisi oluyoruz diye düşünecektir. Bütün inançlara eşitiz derken, 136.000 Sünni imamın maaşını, 90.000 caminin giderlerini bu öğretiden hizmet almayanların vergilerinden ödemeniz hangi demokrasi anlayışına sığar. Dolayısıyla bu nutka inansa inansa, beleş yemek peşinde olan iftar çadırlarındaki insanlar inanır; elçiler ve düşünen insanlarımız değil.

Bu coğrafyanın çocuğu olup, Mursi’yi yakından tanıyıp da destek verenlerin aklından kuşku duymak gerekir.

1982 yılında doktora yapmak için Amerika’ya giden, Güney Kaliforniya Üniversitesinde öğretim elamanı olarak çalışan, 3 çocuğu ABD vatandaşı olan Mursi Cumhurbaşkanı olur olmaz Müslüman Kardeşlerinin isteğini sırasıyla hemen yürürlüğe sokmaya başladı.

► Anayasa’ya şöyle bir madde kondu: Kadınlar -şeriat hükümlerine aykırı olmadıkça – her hususta erkeklere eşittir. Bu aslında tipik bir Müslüman demokrasi anlayışıydı. Zaten kadının şeriat hükümlerinde uygar dünyanın anladığı biçimde yeri yoktur. İslam ülkelerinin çoğunda uygulana gelen heykel, resim, bale yapma; tiyatro, opera ve benzeri faaliyetlerin yasaklanmasına ya da kısıtlanmasına daha da katı bir şekilde devam edildi. Opera, tiyatro, bale sunumlarında; resim, heykel açılışlarında her yere koşan yöneticilerimiz bir gün fırsat bulup neden ispatı vücut yapmadılar doğrusu merak konusu…

► İşe, kadınların kocalarından izin almaksızın boşanma davası açabilmeleri ile ilgili yasa ile başladı.

► Arkasından, kadınların denize girmelerini yasakladı.

► Arkasından, kadınların müzikle uğraşmaları yasaklandı.

► Basında yazılanlar doğruysa, kadınların yalnız başına hıyar ve patlıcan satın almaları yasaklandı.

► Meclise 7 kadın, vekil olarak sokulduysa da onlardan biri gayrimüslim, diğerleri ise şeri yasaların tam olarak uygulanmasını isteyen bir görüşün mensuplarıydı.

► Müslüman Kardeşler, kızların 9 yaşında evlendirilmesi için yasa tasarısı vermeye hazırlandı. Gerekçesi de ilginçti: Muhammed Peygamber, Ayşe ile 6 yaşında iken nikâhlanmış, zifafa girmek için 3 sene beklemiş, Ayşe 9 yaşına girince "duhul" gerçekleşmiş. Peygamberin yaptıklarını yapmak sünnet olduğu için, bunun böyle olması kaçınılmazmış (Ali Serdar Polat, 2013 Temmuz, Mursi’nin yediği naneler yazısından). Mursi efendi, tepkiler üzerine yaş sınırını 14’e çekiyor.
► Sözde din önderlerinden, özellikle Faslı Zemzemi’den "Kızlar 1 yaşında bile evlendirilebilir, yeter ki babası razı olsun. Duhul’ün kaç yaşında olacağına kocası karar vermeli” diye icazet de alıyor. Osmanlı Sarayında 1 yaşındaki kızların (siyasi nedenle olmalı) evlendirilmeleri örnek gösteriliyor.

► Ama bardağı taşıran son damla, “Veda seksi" yasası oldu. Faslı imam Zemzemi, "Eşler öldükten sonra 6 saat boyunca evli kalırlar, dolayısıyla erkek ölü eşi ile bu 6 saat içinde vücut soğumadığı için cinsel ilişki kurabilir" fetvasını verdi; ancak, tepkiler üzerine "Kadın da ölen kocası ile 6 saat boyunca cinsel ilişkiye girebilir" diyerek dünya tarihinde görülmeyen bir uygulamayı başlatmaya çalıştılar . Bu imamın fetvası üzerine Müslüman Kardeşler Mısır Milli Meclisi’ne bu "Veda Seksi" için yasa tasarısı verdiler. Onun üzerine halkın büyük bir kısmı ve ordu ayağa kalktı. Darbe oldu…

Mursi’nin düşürülmesine başka gruplar da destek sağladı

Sünni Müslümanların dışında herkesi, suçlu, ahlaksız, gâvur, Allahsız, dinsiz olarak gördükleri için, bir zamanlar Mısıra gelen 60 kadar turisti Müslüman kardeşler Luksor’da öldürdü. Mursi, öldüren örgütün önde gelen bir kişisini Adil el-Hayat’ı hem de inadına Luksor valisi atayınca gelirinin önemli bir kısmını turizmden edinen Mısırlılar da ayağa kalktı.

Mursi ve ekibi, Hıristiyanlara ve Şiilere karşı düşmanlıkları körükledi. Sadece Şii oldukları için 4 kişi başları kesilerek öldürüldü. Kiliselere hücum edildi, ateşe verildi. Papazlar öldürüldü. Mısır’ın %18’lik Hıristiyan nüfusu ve Şii azınlık sindirilmeye çalışıldı; bu kesim diken üzerinde yaşamaya başladı.

Başbakanımızın yere göğe sığdıramadığı Gazze halkının (orada 9 yaşında kızlar resmi olarak evlenebiliyor) dışarıya açılan tek bağlantı noktası, Gazze ile Mısır arasındaki yeraltı tüneli; halk hareketleri başlar başlamaz kısa bir süre açılmasına karşın, Mursi Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez bu tünelleri kapattığı gibi, kaçak ilaç ve ihtiyaç maddeleri geçirilmesin diye içine su pompalattırdı. Aslında bunların ve bu çağdışı insanlara arka çıkanların Müslümanlığı da bu kadar.

Sonuç: İdam birçok ülkede insanlık dışı bir eylem olarak yasaklandı. İdama insanların büyük bir kısmının olumlu baktığını da söyleyemeyiz. Mısırdaki yargının hukuka uygun yapıldığını da kimse söylemiyor (tencere tencereye demiş ki altın kara seninki benden kara). Ancak bir adamın suçlu olup olmamasına aldığı oy ile karar verilemez. Böyle bir yargı; ancak oy alıp düzenbazlık düşünenlerin mantığı olabilir. Mursi’yi aldığı oylarla aklama hukuku aykırıdır. Oy alanla oy almayanlar hukuk karşısında aynıdır; muafiyetleri yoktur. Bizim ülkemizde de öyledir ve de öyle olacaktır. Mursi’nin idam hükmüne en çok tepkinin bizden gelmesi manidardır…

Önemli Not: Türkiye başbakanı ve cumhurbaşkanı bu gerici başkanı hem ziyaret ettiler hem davet ettiler. Türkiye bu kadar ihtiyacımıza karşın Mısır’a 2 milyar dolar kredi-yardım; 6-7 milyar dolar da Türkiye tekstilcilerinin Mısır’a bir çeşit taşınması için teşvik kredisi verdiler. Bunun sadece bir açıklaması olabilir: Bu coğrafyada benzer yöneticileri ayakta tutma çabası. Daha ne diyeyim…

İkinci önemli not: Bu yazı bir Ortadoğu uzmanın yazısı değildir; uzmanların yazılarından esinlenerek yazılmıştır. Önemli tarafı ise artık bazı gerçekleri olabildiğince tanıtmaktır; halka göstermektir. Necip basınımızın böyle bir niyeti ve amacı yok gibi görünmektedir. Uğur Dündar’ın dediği gibi, Napolyon eğer yöneticilerimizle bugün konuşuyor olsaydı, şu ifadeyi söyleyebilirdi: Sizdeki basın bende olsaydı benim en büyük yenilgim Waterloo’yu kimse duymazdı.

Saygılarımla
Prof. Dr. Ali Demirsoy, 20.05.2015

Ek bilgi: Müslüman Kardeşler: İhvanü’l-Müslimin, Hasan el Benna’nın 1928’de Mısır’daki İsmailiye kentinde kurduğu dinsel siyasi örgüt. Kuran ve Sünnet kurallarının hem halk içerisinde hem de devlet idaresinde harfiyen uygulanmasını emreder. Müslüman ülkelerin çoğunda gizli ya da açık olarak örgütlenmiştir. Bizim ülkemizin birçok yöneticisinin de bu örgütün üyesi olduğu basında sık sık vurgulanmaktadır. Daha çok Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da örgütlenmiştir. Ancak kavga olan İslam ülkelerinin hemen hepsinde şu ya da bu şekilde örgütlenmiştir.

Aslında kurulduğunda çok etkili değildi. Mısır’da 1938’den sonra siyasi nitelik kazandı; kısa bir zaman sonra da Mısır’da mevcut olan monarşi ve iktidarın partisi Vafd partisine karşı harekete geçti. 1952’deki Hür Subaylar Darbesi ile diğer partilerle birlikte bu parti de kapatıldı (1954); mensupları yeraltına çekildi; bu arada Sovyetlerden önemli yardımlar alarak Asuan barajının yapımını gerçekleştiren Cemal Abdülnasır’a suikast düzenleyen bu örgütün önde gelenleri idam edildi; karargah gibi kullandıkları El-Ezher Üniversitesi, vakıf kuruluşları, sivil yardım kuruluşları, cemaate ait camiler denetim altına alındı (benzerleri ve aynı yapılanma bize de yabancı görünmüyor). Büyük bir olasılıkla Sovyet yanlısı tavır sergileyen Nasır’a karşı bu örgütün içine Amerika Birleşik Devletleri sızdı ve bu işbirliği bugüne kadar gizli de olsa sürdü.

Özellikle Amerika’nın 1980 yıllarında Sovyetlere karşı başlattığı yeşil kuşak projesi kapsamında belli ki bu örgüte de destek verdi ve Müslüman Kardeşler örgütü bu tarihten sonra gittikçe güçlenmeye başladı. 1982 Şubatında Sovyetler yanlısı Hafız Esad’a karşı Suriye ve Hama kentinde ayaklandılar, kanlı bir şekilde bastırıldılar. Şiddet yanlısı olmaları nedeniyle Muhammed Hüsnü Mübarek tarafından sert önlemlerle denetim altına alınmaya çalışıldı. Yeterice başarılı olamadı, 2005 yılında 88 milletvekili ile parlamentoya girdiler. Aynı adla Ürdün’de, farklı adlarla Cezayir ve birçok İslam ülkesinde (?) örgütlendiler. Batının desteği ile 2010 yılında Tunus’ta ayaklanmış ve daha çağdaş yapılı iktidarı düşürmüş. Daha sonra, bu örgütün resmi üyesi olan ve destek sağlayan; hatta bir zamanlar bu örgütün sempatizanı olarak basında yer alan Türkiye’nin başbakanı Necmettin Erbakan’ı çöl çadırında azarlayan Kaddafi’yi bile Amerika çıkarları için ayaklanmalarla düşürülmesine (Türkiye’de bu örgütü o gün dışişleri bu gün başbakanımız tarafından 300 milyon dolarla desteklemiş; askeri araçlar göndermiştir) ve cinsi tasallut ile birlikte sokak ortasında öldürülmesine neden olmuştur.

2011 yılında Mısır ve Ürdün’de “Arap Baharı” olarak bilinen aynı senaryo oynanmıştır.

2010 yılında Tunus, 2011 yılında da Mısır ve Ürdün’de düzenlenen protesto gösterilerinde önemli rol oynamıştır.

Değerli Kardeşim

Bu coğrafyada önemli şeyler oluyor; geçmişte de oldu. Eğer olanları yeterince bilemezsek ve yorumlayamazsak, geçmişte olduğu gibi yine Ortadoğu bataklığına saplanırız; saplanıyoruz da. Derlenen bu yazı yöneticilerimizin ruh halinin, gerginliğinin ve kuşkularının nedenini açıklamada önemli bazı fikirler verebilir.

Sevgilerimle
Ali Demirsoy

ulusalkanal.com.tr

DİPNOT

1- Mısır Ulusal Kadınlar Konseyi Başkanı Dr. Mervat el Talavi, Mısır Halk Meclisi Başkanı Dr. Katani’ye bir mesaj göndererek, "Kızların 14 yaşında evlendirilmesine ve erkeklere ölen karıları ile ölümden sonraki 6 saat içinde cinsel ilişkiye girebilme hakkı veren yasa tasarılarının kabul edilmemesini" istedi.

Reklamlar

GENELKURMAY DOSYASI /// İsmail Hakkı Pekin : Eğer kumpas varsa siyasi sorumlusu Erdoğan’dır

Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Pazartesi Konuşmalarının ikinci bölümünde önemli açıklamalarda bulundu. Pekin, ‘Cumhurbaşkanı, MİT Müsteşarı’nın istifasından sonra Silahlı Kuvvetler’le ittifak arayışına girdi. Ama eğer TSK’ya yönelik bir komplo varsa kumpas varsa, bunun siyasî sorumluluğu iktidara aittir. İktidar o hâkimleri, savcıları meslekten ihraç etmekle bu işten kurtulamaz.’ ifadelerini kullandı.

Suriye’ye savaşçı sevk eden emekli tuğgeneral kim?

Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral Pekin’in asker-siyaset ilişkileri konusunda ezber bozan bir bakış açıcı var. ‘Kimse bizi eleştirmediği için her şeyi doğru yaptığımızı sanıyoruz.’ diyen Pekin’e göre soğuk savaştan sonra malzeme almak dışında hiçbir şey yapmayan TSK’nın kurumsal anlamda yeniden dizayn edilmesi gerek. Pekin’in Silahlı Kuvvetler’e yönelik eleştirileri bununla sınırlı değil. ‘Uludere’de yanlış istihbarat kimden gelirse gelsin sorumluluk TSK’ya aittir.” diyor. Suriye krizi ve çözüm sürecinde MİT’e biçilen tehlikeli bulan Pekin “İstihbaratın görevi başka bir ülkede harekât yürütmek değildir. Emekli bir tuğgeneral kurduğu şirket aracılığı ile Suriye’ye savaşçı gönderiyor.” sözleriyle de nokta atışı yaptı.

Belki de Silahlı Kuvvetler tarihinin en açık sözlü komutanısınız. TSK’nın kurumsal yapısını çok sert eleştiriyorsunuz. Silah arkadaşlarınızdan tepki gelmiyor mu?

Hayır, silah arkadaşlarımdan olumsuz bir tepki almadım. Sadece bir arkadaşım, bir komutanın ‘şu aşamada bu kadar açık eleştiri yapmamamı’ istediğini söyledi. Emekli bir orgeneralimiz de, bir toplantıda bana, terfilerde komutan eşlerinin etkisi olduğunu söylediğim için “Sana çok kızgınız. Aydınlık gazetesi alıyoruz ama seni okumuyoruz. Vatan Partisi’ne oy vereceğiz ama senin için değil.” dedi. Şu anki komuta kademesiyle de görüştüm, onlardan da olumsuz tepki gelmedi. TSK’nın eleştiriye ihtiyacı var, çünkü kapalı bir toplum. Kimse eleştirilmediği için her yaptığımız şeyi doğru sanıyoruz.

TSK’yı hangi konularda eleştiriyorsunuz? TSK neyi yanlış yaptı ya da yapıyor?

TSK, Soğuk Savaş’tan bu yana malzeme alımı dışında bir şey yapmadı. Bütün dünya orduları değişti ama Silahlı Kuvvetler aynı kaldı. Oysa değişen tehditlere karşı TSK’yı yeni baştan dizayn etmemiz gerekirdi. ‘Daha az maliyetle bu ülkeyi nasıl savunuruz?’ diye uğraşacağımız yerde ülke sorunları ile uğraştık. Oysa ülke sorunlarıyla uğraşmak hükümetlerin, sivil iktidarların işi… Silahlı Kuvvetler çok büyük bir enstrüman, özellikle diplomatik anlamda. Ama Türkiye, şu an bu konumda değil. Silahlı Kuvvetler sadece savaşta kullanılmaz. Bu en son seçenektir. Caydırıcı olursanız, daha az maliyetle hedefe ulaşırsınız. Mesela geminizi bir yerlere gönderir, o varlığınızı bir enstrüman olarak kullanırsınız. Mesela Akdeniz’de denizaltı çok önemlidir, çünkü uzaydan göremezsiniz, gönderirsiniz orada kalır. Ama düşünün ki denizaltılarımızda karaya atılacak füzeler bile yok. Bunlarla uğraşmamız gerekirken başka şeylerle uğraştık.

‘Başka şeylerle uğraştık’ derken siyaseti mi kastediyorsunuz?

Evet, siyaseti kastediyorum. İrtica geliyor dedik, başka şeyler söyledik. Üstelik bunları toplum içinde, bağıra bağıra söyledik. Oysa bunların söyleneceği yerler bellidir. MGK’dır, askerî şûradır, başbakan ve cumhurbaşkanı ile yapılan görüşmelerdir. Şunu görmemiz lazım; bu ülkede yaşayan herkes en az asker kadar bu ülkeyi seviyor.

Bu sözü bir komutanın ağzından duymak çok şaşırtıcı…

Ama gerçekten öyle… Askerin görevi en az maliyetle ülkenin savunmasını en iyi şekilde yapmaktır. Biz bunu yapamadık. Bunu yapamadığımız için bizden hesap sorulması gerekirdi. Mesela ABD’de genelkurmay başkanı çıkıyor, askerî harcamalarla ilgili parlamento komisyonuna hesap veriyor. Bizde de bu harcamaların denetlenmesi, mutlaka kontrol edilmesi gerekir. Ama olmuyor.

Ama TSK sivil denetime karşı çıkıyor…

Çünkü askerle sivil arasında çatışma var. Bu çatışma bizi yanlış yerlere sevk ediyor. Oysa asker sivilin işine karışamaz. Çünkü sivil, siyasete bağlıdır. Ama Silahlı Kuvvetler ne yapar? Karar aşamasında sivil iktidara öneriler sunar. Doğru kararların alınmasını sağlamaya çalışır. Dikkate alınmazsa da istifa edersiniz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Harp Akademileri’ndeki konuşması ittifak arayışı olarak yorumlandı. Sizce de Erdoğan, askerlerle ittifak mı arıyor?

Cumhurbaşkanı, Harp Akademileri’nde TSK’ya yönelik komplo ve kumpaslardan bahsetti ama bununla kendisini kurtarması mümkün değil. Eğer TSK’ya yönelik bir komplo varsa, kumpas varsa bunun siyasi sorumluluğu kendisine aittir. İktidar o hakimleri, savcıları meslekten ihraç etmekle bu işten kurtulamaz. Cumhurbaşkanı, MİT Müsteşarı’nın istifasından sonra Silahlı Kuvvetler’le ittifak arayışına girdi. Sanıyorum AK Parti içinde de kendisine karşı gruplaşmalar gördü. Bu nedenle yeni ittifaklar aradı.

TSK yıllarca terörle mücadele ve Kürt sorununda en önemli aktördü. Ancak çözüm süreci ve Suriye krizinde devre dışı bırakıldı? Bu iki hayatî dosya neden MİT’te?

Evet maalesef. Bu normal değil. MİT’in yapacağı işler belli. MİT, Suriye’de bir harekât yönetemez. Bir komşu ülkeye MİT aracılığı ile terör ihraç ediyoruz. Üstelik MİT bunu yaparken paralı askerler kullanıyor. O silahların yarın nereye gideceği belli değil.

MİT, Suriyeli muhaliflere silah mı gönderiyor?

Muhaliflerin silahlarının bir kısmı MİT aracılığıyla gidiyor. MİT cihatçı gruplara silah gönderiyor. Katar aracılığı ile kurulan naylon şirketler var. Onlar aracılığı ile IŞİD’e, El Nusra’ya paralı asker sevkiyatı yapılıyor. Türkiye’deki bu şirketlerin tespit edilmesi lazım… Mesela emekli bir tuğgeneralin kurduğu bir şirket Suriye’ye paralı asker gönderiyor. Şirket MİT adına çalışıyor, başka türlü çalışamaz çünkü… Hükümetin buna mani olması lazım ama… MİT’in de bunları takip ediyor olması lazım. Ama bakın bu sevkiyatı ortaya çıkaran TIR savcıları ne oldu?

MİT’in siyasi iktidarla bu kadar yakın olması ülke güvenliği için riskli değil mi?

Risk tabii. MİT Müsteşarı farklı amaçlarla, sanki bir özel elçi gibi kullanıldığı için iktidarın sır küpü oldu. Bu yanlıştır. Çünkü Milli İstihbarat iktidarın değil, ülkenin istihbarat birimidir. Buna rağmen TSK ile MİT arasındaki işbirliği hâlâ sürüyor. MİT Müsteşarı ile genelkurmay istihbarat başkanı çok yakın çalışır. Müsteşar her hafta komutana bilgi verir, başbakan ve cumhurbaşkanına çıkmadan önce. Komutan istihbarat talebinde bulunur.

Asker çözüm sürecinde nerede duruyor? Siz süreci nasıl görüyorsunuz?

Kürt meselesinde de yanlış gidildi. PKK’ya silah bıraktırdıktan sonra siyasi çözüm üretmek, müzakereye öyle başlamak lazımdı… Özerklik taraftarı değilim ama her şey konuşulabilir. Yoksa buradan yürüyelim, olmazsa geri döneriz olmaz. O zaman risk çok büyür, çatışma başlar. Seçimden sonra müzakere sürse bile iktidar vaatlerini tutamaz. Çıta çok yukarıda tutuldu çünkü. Özerklik vaadi bu ülkede çatışma çıkarır. PKK’nın da silah bırakacağı filan yok. PKK, ABD ve Batı ile müttefik oldu. Bu nedenle Batı da çatışma istemiyor çünkü ayağını basacağı başka zemin yok.

Uludere, Kürt sorunu için dönüm noktası oldu? O vahim olaydan sonra operasyonlar durdu ve müzakereler başladı. Sizce ortada bir ihmal mi yoksa kasıt mı var?

Uludere’de Türkiye’ye komplo kuruldu. O bölgeye Predatör’le baktığınızda onların kaçakçı olduğunu görürsünüz. Genelkurmay Karargâhı’nın bu nedenle ateş emri vermemesi gerekirdi. Pilotun kabahati yok çünkü koordinat aşağıda verilir ve yukarıda bir şey görmez. Kaçakçılarla birlikte bölgede PKK’lı Bahoz Erdal’ın da bulunduğu istihbaratının geldiği söyleniyor. Ama bunun için 40 kişiyi öldüremezsiniz. Bölgedeki jandarmaya sorsalar bile onların kaçakçı olduğunu öğrenirlerdi. Hata TSK’nın hatası. Hatayı başka yerde aramaya gerek yok. Yanlış istihbarat MİT’ten ya da ABD’den gelmiş sonraki mesele… Genelkurmay Başkanlığı’ndan emir gelmedikçe Hava Kuvvetleri bir tek uçağı bile havalandırmaz. Uludere dönüm noktası oldu. PKK ile siyasi zemine çekildi. Dağlıca baskını da öyleydi. Böyle bakınca kasıt var gibi görünüyor. Emri verenlerin ne gibi ilişkileri olduğunu araştırmak lazım…

Erbakan ve Demirel dirense 28 Şubat olmazdı

28 Şubat, soğuk savaş sonrası TSK’nın ilk darbe girişimi olarak nitelenebilir mi?

28 Şubat, Silahlı Kuvvetler’le beraber iş çevrelerinin işbirliğiyle hazırlandı. Sadece askerin işi değil. Aslında 28 Şubat’ta rahmetli Erbakan çıksa ve mesela 27 Nisan’da olduğu gibi, ‘kabul etmiyoruz’ deseydi, asker darbe falan yapamazdı. Hiç kimse de sesini çıkartamazdı. Sincan’da tank yürütmekle olmaz bu işler. Darbe yapmak öyle kolay bir şey değil. Eğer o gün Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel’den gereken desteği görseydi ve karşı dursaydı, darbe filan yapılamazdı. Tehdit değerlendirmesini askerler hazırlar ama belgeyi Bakanlar Kurulu imzalar. İsteseler o tehdit değerlendirmesini değiştirebilirlerdi ama olmadı. Çünkü Erbakan’da da, Demirel’de de geçmişten gelen bir asker korkusu vardı. Düşünün 12 Eylül’ün getirdiği çok büyük bir yıkım var. 600 bin kişi yerinden yurdundan edilmiş. Hem Demirel hem de Erbakan daha önce darbeye maruz kalmışlar. Hatta 12 Mart 71’de Erbakan İsviçre’ye gitmiş, oradan getirtilmiş. 12 Eylül’den sonra her ikisi de Zincirbozan’a gönderilmiş. Mağdur edilmiş. Bu yüzden 28 Şubat’ta darbe ihtimali yoktu ama asker korkusu vardı.

‘Asker-millet el ele’ sözü bana uygun değil

Siz ülke sorunlarını siyasete bırakan demokratik bir ordu bakış açısına sahipsiniz. Bu bakış açısı Vatan Partisi’nin çizgisiyle çelişmiyor mu? Burası sizin için doğru adres mi sizce?

Ben Doğu Perinçek ve arkadaşlarıyla hapishanede tanıştım. Daha öncesinden bir sempatim de yoktu. Tanıştıktan sonra büyük bir mücadele içinde olduklarını gördüm. Dava sürecinde bizim arkamızda duran kimse yoktu. En zor zamanlarda yanımda oldular. Annem öldü, onlar yanımdaydı. Şimdi ben de onlara destek veriyorum. Bu kişisel nedenler dışında ülke bütünlüğü, altı ok gibi ortak noktalarımız var. Ama ‘asker millet el ele’ lafları filan bana uygun değil. TSK’ya düşen, kendi görevini yapmaktır. Silahlı Kuvvetler, iktidar olmak için araç değildir.

IRAK DOSYASI /// NECDET BULUZ : Irak’ta neler oluyor ?.

NECDET BULUZ

IŞİD’ın Irak’ın Ramadi kentini ele geçirdiği, Bağdat kapılarına dayandığı haberleri geliyor. TV’lerde de izlediğimiz kadarı ile Ramadi’den kaçan Irak askerlerini, sivil halkın perişanlığını gördük. IŞİD’ın ele geçirdiği Ramadi’de 500 kişiyi de kurşuna dizdiği söyleniyor. Kaçanların Bağdat’a gitmemesi için sınırda Irak’lı askerler önlem almış. Hasta, yaşlı ve sakatların geçişlerine izin veriliyor. Ancak, tüm önlemlere rağmen kaçışlar devam ediyor.

Geriye baktığımızda IŞİD’ın Musul’da birdenbire dirildiğini, kenti birkaç gün içinde düşürdüğünü de biliyoruz. Bunun kökeninde Saddam’ın işgal öncesi askerlerinin, köşelerine çekilmiş komutanlarının ve onların destekçilerinin olduğu da biliniyor. Özetle, Irak’ın işgali, sonrası kukla yönetime karşı bir baş kaldırı olarak da bu gelişmeleri değerlendirmemiz mümkündür.

IŞİD’ın birden bire ortaya çıkmış bir terör çetesi olmadığı, düzenli bir ordu gibi hareket ettiği, halkın desteğini arkasına aldığı ve elinde de gelişmiş silahların bulunduğu kısa zamanda ortaya çıkmış görünüyor. Saddam’ın eski askerleri ve strateji uzmanları da IŞİD’ın yanında yer alıyor. Ana hedefleri işgal altında bulunduğu iddia edilen Bağdat’ı ele geçirmek, kukla hükümeti düşürmek olarak da değerlendirilebilir.

IŞİD’ı oluşturan güçlerin davalarına bağlı, düzenli bir sistem içinde hareket etmeyi ön planda tutan, canlarını davaları uğruna vermekten kaçınmayan gruplardan oluştuğunun altını çizelim. Öyle ki, IŞİD militanları canlı bomba olarak görev almaktan kaçınmadıkları da biliniyor. Şehit olmak uğruna benimsedikleri davaları için Irak dışından bile militan bulmakta zorlanmıyorlar.

Daha açık ifade etmek gerekirse Amerika’nın işgali atındaki Irak’ı bu işgalden kurtarmak ve Amerika’ya karşı mücadelede başarı elde etmek isteniliyor.

Dikkat edilecek olursa IŞİD, bölgede sadece Şii’lere karşı değil, hemen her mezhebe karşı savaşıyor ve acımasızca idamlar yapıyor.

Irak yönetiminin güçlü olduğunu söyleyemeyiz. Askeri açıdan da oldukça zayıf durumda olan merkezi hükümet, şimdi Irak bütününde bulunan Şii’lerden de yardım ve destek istiyor. “Gelin IŞİD’a karşı birlikte mücadele eldim” diyor. Çünkü IŞID’ın hedefinde bulunan Şii’ler, gelecekte kendilerini bu tehlikede bulmamak için Hükümetin önerilerini değerlendirmeye aldılar.

Irak ordusu IŞİD’a karşı Musul’da savaşmadı ve kaçmayı tercih etti. Aynı durum şimdi Ramadi’de yaşanıyor. Irak askerleri savaşmak istemiyor ve akın akın kaçıyor. Yarın Bağdat’ta da aynı tablonun yaşanabileceği söyleniyor.

Böyle bir durum karşısında Irak Hükümeti düşmüş olacak ve Irak IŞİD’ın kontrolü altına girmiş olacaktır.

Bu ne anlama gelir:

Bu, Saddam’sız eski Irak’ın yeniden inşa edileceği demektir. Saddam rejiminin dirilmesi ve Amerika’nın yenilmesi demektir.

Peki, bütün bu gelişmelere izin verilir mi? Amerika işgal ettiği Irak’ta yenilgiyi kabullenir mi? Yanıt aranan bu sorulara yenilerini de ekleyebiliriz.

Amerika, IŞİD’daki bu tehlikeyi gördüğü için Musul’da IŞİD karşıtı bir operasyonun hazırlıklarını yapıyor. Ancak, artık kara harekâtına katılmak istemiyor. Bu işi de Türkiye’ye vermeyi planlıyor. Kuzey Irak’taki Barzani’ye bağlı peşmergeleri de bu işin içine sokmayı hedefliyor. IŞİD’ı bir tehlike olarak gören ve terörist grup olarak değerlendiren Türkiye’nin bu konuda Amerika çizgisinde hareket edeceği ve Musul’da IŞİD’a karşı Peşmergelerle birlikte kara harekâtına katılabileceği ihtimalleri de değerlendiriliyor.

Ancak, Ramadi’nin IŞİD’ın eline geçmesi Musul planlarını da altüst etmiştir. Irak Hükümeti ve Amerika burada ağır bir kayıba uğramıştır.

Şimdi, Ramadi nasıl kurtarılır bunun üzerine çalışmaların başlatıldığını görmekteyiz. Düzenli ve savaşçı birliklere sahip olan Şİİ milsi güçlerinin Ramadi’nin kurtarılması için bölgeye gönderilmesi bir şeyleri değiştirebilir mi? Sanmıyoruz. Çünkü bölgedeki Sünni aşiretler Şii’leri IŞİD’dan daha tehlikeli görüyor ve Şii milislere karşı düşmanca hareket ediyor. Burada bu bütünlüğün sağlanmasını bu koşullar altında oldukça zor görmekteyiz.

Şii milisler daha önce Tikrit kentinin kurtarılmasını sağlamışlardı. Şimdi Ramadi’de de aynı başarıyı gösterirlerse Irak’ta Şii etkisi ağırlık kazanacaktır. Bu durum Türkiye’yi rahatsız etmez mi? İran’ın Irak üzerindeki etkisini güçlendirmez mi? Bütün hesaplar bu şekilde alt-üst olmaya başlayabilir.

Bu durum karşısında bölgede endişe ile beklenen bir mezhep çatışması başlar ve yayılma gösterirse bu bizim için sürpriz olarak olmayacaktır. Gelişmeler bunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Suriye’deki gelişmeler ne olur? Bölgede gelecekte nasıl bir Suriye şekillenir, Irak ve Suriye’deki durum bize nasıl yansır bunların getirisi götürüsü ve hesaplarının da çok iyi yapılması gerektiği görüşündeyiz. Gelişmeler bölgedeki durumu yakın zamanda hiç de bugünkü gibi olmayacağını göstermektedir.

Yoğun bir gündemimiz var. Seçimlere de odaklandığımız için bölgedeki bu gelişmeler gölgede kalıyor. Hâlbuki gelecekte bizi de yakından ilgilendiren bu konuları gündeme getirmek ve okurlarımızı bilgilendirmek istedik. Uzun zamandır yazdığımız ve uyarmaya çalıştığımız mezhep çatışmaları tehlikesi bölgemizden hala uzaklaşmış değildir ve dış güçler de bunu kaşımaktadırlar.

necdetbuluz
necdetes

FİLİSTİN DOSYASI /// VİDEO : Yahudiler Abdülhamit’ten Filistin’i Satın Almak İstedi mi ???

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=x0n5aN__MMA

SLAYT SHOW : EVANGELİSTLER VE NEO CON TAYFASI /// AMERİKA DOSYASI

EVANGELSTLER.pps

KIRIM DOSYASI /// Lütfü Şehsuvaroğlu : KIRIM SÜRGÜNÜ

Lütfü Şehsuvaroğlu

Bir 18 Mayıs gecesiydi…

Ansızın çalan kapılar ve karşınıza dikilen Sovyet askerleri…

Sert ve acımasız, Stalin’in talimatını aktarıyorlar.

Hemen evlerinizi boşaltın.

Önce eşya alabilecekleri bildiriliyor ama sonra o da yok…

Öylece çıkacaksınız, evinizden, yurdunuzdan…

Her şeyi ama her şeyi bırakacaksınız geride…

18 Mayıs’ta evlerinden sökülen Kırımlılar 1 Haziran’a kadar sürgün edilmiş olacaklar…

Talimat böyleydi.

Yüzbinlerin sürgünü başladı böylece… 18 gün sürdü…

Ama acısı yarım asırdan fazla…

Kırım bizim B planı şehzademiz.

Malumaliniz Osmanlı’nın başına bir şey gelecek olsa, mesela nesebi kurusa devam ettirecek olanlar Kırım hanlarıdır.

Osmanlının bir nevi B planı şehzadesi Kırım hanlığıdır.

Kırım Türk âleminin en nadide köşelerinden biridir.

Nadidedir, zira Bahçesaray gerçekten dünyanın en harika şehirlerinden ve kültür merkezlerinden biridir.

Nadidedir, zira Kırım’ın acıklı tarihi onu merhamet, hörmet ve şefkatle kucaklamamızı icap ettirir. Kristal gibidir, el’an kırılgan bir yapısı vardır..

Kırım Tatar Türklerinin başına gelenler Osmanlı mirası üzerinde oturanlara büyük sorumluluklar ve yönetim bilinci verir. Milli şuur uyanıklığı ile tarih ve devlet bilinci Kırım’a sahip çıkmamızı Ankara’ya veya İstanbul’a sahip çıkma kadar ehemmiyetli kılmaktadır.

Kırımlıların Stalin dönemindeki acımasız sürgününün bir sene-i devriyesini daha idrak ediyoruz.

Mayıs ayı gelende 1944 yılından beri Kırımlıların yürekleri dağlanır.

Evlerinden barklarından gece vakti sökülüp alınan Kırımlılar bir gece vakti hayvan vagonlarından mürekkep bir trene doldurulur ve Özbekistan’a sürgün edilirler.

Bu öyle bir sürgündür ki, 180 bin Kırımlıdan ancak yarısı sağ çıkabilmiştir.

Bu rakam sadece Özbekistan’a sürgün edilen Kırımlılarla ilgilidir. Bir de Sibirya gibi Rusya’nın başka bölgelerine yapılan sürgün var. Mari, Kazakistan ve başka oblastlara… Oralarda da on binlerce Kırımlı hayatını kaybetti.

Kaybolup gittiler.

Tren vagonları havasız ve bunaltıcı. Nefes alacak deliği yok. Düşünebiliyor musunuz, namusunu her şeyin üstünde tutan Kırımlı kadınlar büyük abdestleri gelende kimseye bir şey diyemeden çatlayıp gittiler. Vagonlarda tuvalet yoktu. Yüzlerce kişi bir vagona sıkıştırılmıştı.

18 gün sürdü bu acımasız yolculuk…

Hiçbir günahları yoktu oysa…

Hatta Kırımlıların şanlı evlatları Sovyet cephesinde Almanlara karşı savaşmıştı da…

Kimi madalya ile döndü ülkesine.

Fakat gelince ne görsün… Ne ana var, ne baba, ne bacı…

Hepsi yurtlarından sökülüp atılmıştı.

Evlerinde şimdi Ruslar oturuyordu.

Stalin’in iskân politikası acımasız komünizm rejimi ile birleşince Kırımlıların başına gelmedik kalmadı. Ayrıca etnik düşmanlık da cabası idi. Zira Kırım tatarları tarih boyunca Ruslara kök söktürmüştü. Şimdi belki de onun intikamı alınıyordu.

Henüz Rus knezliği rüştünü ispat edememişken, Rus derebeyleri bir araya gelememişken gerek kazan tatarları, gerek Kırım tatarları gerekse diğer Türk boyları tarih boyunca Moskova’yı hâkimiyetleri altında tutmuşlardı.

Derin bir intikam söz konusu idi.

Mayıs’ta başlayan ve evlerinden hiçbir eşyalarını bile alamadan hayvan katarlarına kondurulup götürülen ve yolda kimi öldürülen; kimi açlık, susuzluk ve hastalıklardan kırılan Kırımlılar nihayet Abdülcemil Kırımoğlu’nun 70’lı yılların sonlarına doğru başlattığı açlık grevleri ile dünyaya seslerini duyurdular. Sonunda da ülkelerine zor da olsa döndüler.

Ukrayna ile Rusya arasındaki çekişme ve çatışma sayesinde dönüş biraz kolay oldu. Ama şimdi Rusya’nın işgali ve AB’nin Ukrayna’yı kışkırtması sonucu oluşan zor zamanda Kırımlıların hali daha kötü.

Bugün Kırım Tatar Türklerinin sürgününün yıldönümünü yaşıyoruz.

1 Haziran demek Stalin’in emrinin Kırım’a yönelik soykırım ve sürgün politikasının nihayetlendirileceği kesin tarih demek.

Kararlılıkla uygulanan bu politika bugün de modern zamanların başka veçhesiyle yaşatılıyor.

Kendi ülkesinde Kırımlılar toparlanmaya tekrar vatanlarına ısınmaya başlarken tarihin acımasız döngüsü yine başlarına çöktü.

Türkiye Suriye, Irak, Mısır, Libya, İran, Afrika ve topyekün Ortadoğu bataklığında politika üretmeye çalışırken Kırım’ı unutmamalıdır.

Kırım bizim kuzey kapımızdır.

Sadece Kırımlının başına geleni anmakla olmaz.

İsmail Gaspıralı unutulmamalıdır. Onun dilde fikirde işte birlik stratejisi de…

Kitapçı: Cengiz Dağcı’nın Kitapları

Kırım’ı ve Kırımlıların nasıl insanlar olduklarını öğrenmek istiyorsanız Cengiz Dağcı’nin romanlarını okumalısınız.

KORKUNÇ YILLAR, 1956

YURDUNU KAYBEDEN ADAM, 1957

ONLAR DA İNSANDI, 1958

ÖLÜM VE KORKU GÜNLERİ, 1962

O TOPRAKLAR BİZİMDİ,1966

DÖNÜŞ, 1968

GENÇ TEMOÇİN 1969

BADEM DALINA ASILI BEBEKLER, 1970

ÜŞÜYEN SOKAK, 1972

ANNEME MEKTUPLAR 1988

VE HATIRALARI yani YANSILAR 1, 1988

Yansılar 2 1 990

Yansılar 3, 1991

Yansılar 4, 1993

Benim başkanlığım zamanında Türkiye Yazarlar Birliği olarak Cengiz Dağcı’ya büyük ödülü vermiştik. İngiltere’den gelmesi için hayli uğraşmıştık ama hanımı izin vermemişti. Çok gelmek istemişti, olmadı.

1960’lı yılların ortalarından beridir Cengiz Dağcı okuyorum. Varlık Yayınlarının o küçük el kitapları arasında basılırdı ilk romanları… O Topraklar Bizimdi, Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam elimden hiç düşürmediğim romanlarıydı. Yine Varlık’tan çıkan bir başka Cengiz romanı ile… Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana’sı ile…

Böylece Anadolu dışında da bir biz olduğunu öğreniyorduk. Onların toprağa olan ünsiyeti ve fakat bizim gibi bağımsız olamayışları kendi vatanlarında gurbeti yaşamaları, çektikleri ıstıraplar genç dimağımı Türklük dünyası ile yoğurdu.

Bir Beyit?

YURDUMUN DIŞINDA DA
BAŞKA TÜRKLER YAŞARMIŞ

ASIRLARDAN BERİDİR
TÜRK KALMAYI BAŞARMIŞ

GENELKURMAY DOSYASI : Davutoğlu’nun yalanını emekli koramiral deşifre etti

BUGÜN DE BALTAYI TAŞA VURDU

Emekli Koramiral Atilla Kıyat, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bugün Karaman mitingindeki Deniz Kuvvetleri ile ilgili sözlerine sert çıktı.

Başbakan Davutoğlu’nun “Ege’ye Akdeniz’e kendi gemimizle çıkamazken şimdi Türk yapımı gemiler Afrika açıklarında, Türk donanması Japonya’ya doğru gidiyor” şeklindeki sözlerini hatırlatan Atilla Kıyat, Facebook hesabında şunları yazdı:

“KENDİ GEMİMİZİ YAPAMIYORMUŞUZ”

“Bugün, Sayın Başbakan’ımızın, Karaman seçim mitinginde, Deniz Kuvvetlerimizin gemi inşa ve faaliyetleri ile ilgili verdiği tüm bilgiler yanlış. Genelkurmay’ı, o olmazsa Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı doğru bilgileri açıklamaya davet ediyorum. Onlar iktidara gelinceye kadar, kendi gemimizi yapamıyormuşuz, dünya denizlerinde dolaşamıyormuşuz, şu anda bir fırkateynimiz, ilk defa Japonya yolundaymış.”

“DÜNYA DENİZLERİNDE TÜRK BAYRAĞINI DALGALANDIRDIM”

Genelkurmay yetkililerinin açıklama yapması gerektiğine dikkat çeken Kıyat, “Ben bazı bilgiler vererek, detaylı açıklamayı ilgililere bırakıyorum” dedi ve şöyle devam etti:

“1971: İlk refakat gemimizi, Gölcük Tersanesi’nde inşa ettik.

1975: İlk denizaltımızı, Gölcük Tersanesi’nde inşa ettik.

1978: İlk hücumbotumuzu, Taşkızak Tersanesi’nde inşa ettik.

1988: İlk fırkateynimizi Gölcük Tersanesi’nde inşa ettik.

1990: Bir fırkateynimiz, Ertuğrul Şehitlerini anma Törenleri için Japonya’daydı.

Çok şükür Ben, 1993-1995 Yılları arasında, kendi inşa ettiğimiz, modern hücumbot ve fırkateynlere komuta ettim. Donanmaya çıktığım ilk günden (1963) emekli olduğum 1999 Yılına kadar, çeşitli rütbelerde, bütün dünya denizlerinde Türk Bayrağını dalgalandırdım.”

DAVUTOĞLU’NUN “MİLLİ GEMİ” SÖZLERİ

Başbakan Davutoğlu, Karaman mitingindeki konuşmasında Deniz Kuvvetleri’ne ve ‘milli gemi’ye ilişkin şunları söylemişti:

“Düşman Anadolu’da ilerlerken Karamanlı yiğit Kazım Karabekir Paşa Türk ordusunun İzmir’e ilerlemesinin ilk ateşini yaktı. Aziz Karamanlılar şimdi nasıl bir Türkiye var, kendi tankını yapan bir Türkiye var. Kendi helikopterimizi yaptık, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hizmetine girdi. Bırakın helikopter yapmayı, heliopter alamayan bir hükümetten helikopter yapabilen bir ülke haline kim getirdi? Biz geldiğimizde doğru dürüst hücum bot bile yapamıyorduk şimdi kendi savaş gemimizi, denizaltımızı yapıyoruz.

Ege’ye Akdeniz’e kendi gemimizle çıkamazken şimdi Türk yapımı gemiler Afrika açıklarında, Türk donanması Japonya’ya doğru gidiyor. Obadan bir cihan devleti çıkardık. Şimdi de Türkiye’yi küresel bir güç haline getireceğiz.”

yurtgazetesi.com.tr