Etiket arşivi: Türkiye

SLAYT SHOW : Türkiye’de hangi alt kimlikten ne kadar insan var ? /// İLGİNÇ BULGULAR

Trkiye de hangi alt kimlikten ne kadar insan var.pps

Reklamlar

TÜRKİYE’DEKİ HALKLAR /// Prof.Dr. Mehmet Şahingöz : TÜRKİYE’DE ETNİK DAĞILIMLAR

Merkezi Amerika’da olan Ethnologue data from : Languages of the World kuruluşunun P.A. Andrews tarafından hazırlanan raporu kaynak alınmıştır. BU YAZI 2007 TARİHLİ BİR HABERDEN ALINTILANMIŞTIR VE GÜNCEL DEĞİLDİR.

Türkiyede Etnik Dağılımlar…

Türk % 86.21 60.347.000 kişi
Diğer % 13.79 9.653.000 kişi
Kürtler % 8.36 5.852.000 kişi
Zazalar % 0.53 371.000 kişi
Çerkezler % 2.14 1.520.000 kişi
Araplar % 1.63 1.141.000 kişi
Lazlar % 0.02 14.000 kişi
Diğer % 1 700.000 kişi
Toplam % 13.79

Kürt KÖKENLİ nüfusun %8 olarak kabul edilmesi, Kürtlerin 15-20 milyon olduklarını savunan çevrelerin tepkisine yol açabilir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, yerli yabancı hiç bir ciddi araştırmacı ya da kurum Kürt nüfusu böylesine abartılı rakamlarla ifade etmemektedir. Ayrıca çok sayıda ciddi veri %8’lik oranı doğrulamaktadır…

Türkiye’deki Kürt nüfusu gerçek dışı göstermenin maksat dışında hiç bir anlamı yoktur.

Türkiye’deki Kürt kökenli nüfusun 6-7 milyon olması hiç bir şekilde Kürt kimliğini inkar için bir gerekçe teşkil etmediği gibi, Kürtlüğe en ufak bir saygısızlık göstergesi olarak da algılanamaz…

1985 nüfus sayımındaki belirlemeye göre Doğu ve Güney-doğudaki halkın (9.903.000 kişi) sadece 2.766.000ı Anadil olarak Kürtçe’yi bildirmiştir. Kalan %72lik bölümün anadili Türkçe’dir.

Örneğin,

a) Konda A.Ş.’nin İstanbul araştırmasında ana-baba tarafından Kürdüm diyenlerin oranı %7.6 dır. Akraba ilişkileri dahil edildiğinde bu oran %13.1 olmaktadır. Ancak bunların sadece %4′ lük bir bölümü hissen-kalben Kürdüm demektedirler.

b) 1993 de TÜSES’in yaptığı araştırmada Kürt olarak belirlediği gurubun genel seçmen sayısı içindeki oranı %9.8 dir

c) Tarafgir verilerin etkisinde olduğu bilinen M.M.Van Bruinessen’e göre dünyadaki Kürt sayısı 15-16 milyon Türkiye’deki Kürtlerin sayısı 7-8 milyondur.

d) Javed Ensari’ye göre dünyadaki Kürtlerin nüfusu 15 milyon civarındadır ve bunların %25’i, 3.375.000’i Türkiye’dedir.

e) Doktora çalışmasında Kürtlerle ilgili nüfus tahminlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmiş olan M.Fany’nin 1930 yılı için Türkiye’de belirlediği Kürt sayısı 1 milyondur. Bu sayısının o günkü Türkiye nüfusu içindeki payı %6.6 dır

f) Almanya’da yayınlanan uluslararası nitelikli "Der Fisher Weltalmanach 95" adlı eserde dünyadaki Kürt nüfusu yaklaşık 16 milyon olarak verilmiş, Türkiye’de ki Kürt sayısı 6.2 milyon olarak gösterilmiştir.

g) 1985 nüfus sayımındaki belirlemeye göre Doğu ve Güney-doğudaki halkın (9.903.000 kişi) sadece 2.766.000’ı Anadil olarak Kürtçe’yi bildirmiştir. Kalan %72’lik bölümün anadili Türkçe’dir.

Ağaç işinin toplumsal bir meslek olarak yaygın olduğu Tahtacılar, aşiret organizasyonu itibariyle farklı bir toplumsal yapıya ve özgün bir yaşam tarzına sahip Yörükler Türklerin alt gurupları olarak tasnif edilebilirler.

Güney Doğu ve Doğu Anadolu’da bir çok yörede aşiret mensubiyeti, Türk, Kürt, ya da Arap olmaktan önce gelir.

Ülkemizde Çerkez olarak tanımlanan gurubu oluşturan unsurları bu üst kimlikte birleştiren etken, çarlık Rusyasınca 1864te topluca sürgün edilmiş olmalarının yarattığı büyük acı ve dayanışma duygusudur.

Türkiye deki Çerkezler esasen dilleri ve soyları tamamen farklı çok sayıda Kuzey Kafkas topluluklarıdır. Bu yüzden 64 farklı Kafkas derneği vardır.

Çerkezistan esasen küçük bir bölgeyi kapsamasına karşın Türk hükümeti gelen herkesi Çerkez kabul etmiştir.

İSTANBUL

1993 yılında Konda özel araştırma şirketinin İstanbulda 15.500 kişi üzerinde yaptığı araştırma. Soru " "siz kendinizi ne hissediyorsunuz?"

İstanbul nüfusunun %61.4’nün kendisini Türk, %18.44’ünün ise "farklı" kökenden kabul etmiştir.% 21.11′ lık gurup ise "karışık" kökenlidir. Bu gurubun akrabalık ilişkileri büyük çoğunlukla Türklerledir.

% 61.40 Türk

% 13.30 Kürt

% 6..81 Balkan Kökenli

% 5..75 Kafkas kökenli

% 8..77 Laz

% 1..39 Hıristiyan Azınlıklar

% 2..57 Arap

Etik Bakış

Etik bakış, dışındaki bir gurubun, bir başka gurubu tanımlamasıdır. Örneğin: Türkiyede büyük çoğunluk bütün Karadenizlileri Laz, ( KOCAMAN BİR YANLIŞ )

Doğuluların büyük bölümünü Kürt olarak tanımlar. (KOCAMAN BİR YANLIŞ)

Bu etik bakıştır.

Etik bakış, bilimsel temelden uzak, genelleme şeklinde kaba bir görüştür. Bu nedenle, emik bakış gibi geçerli ölçülere dayanmaz. Ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde fazlaca bir önem taşımaz.

Etik bakış, genellikle çoğunluk egemen unsurun önemsemediği azınlık gurupların kimliklerine ilişkin görüşüdür. Etik bakış, ülkenin etnik yapısının değerlendirilme- sinde önem taşımasa da, çoğunluğun bakışı olarak etnik guruplar arası ilişkilerde etkindir.

Özellikle, devlet politikalarının belirlenmesinde etkin olabilen etik bakış, ayrıca gurupların kimlik değişiminde de rol oynayabilir.

Etik bakış ve Lazlar

Aşağıdaki iki örnek emik ve etik bakış farklılığını ve de etik bakışın gurup kimliği değişimindeki rolünü açıklayıcıdır.

Bugün, ülkenin bir çok yöresinde Laz olarak tanımlanan insanlar mevcuttur.

Ancak yerli kavramı içinde Laz sadece Rizenin Pazar, Arhavi ve Hopa üçgeni içinde küçük bir guruptur. Oysa toplum her Karadenizliyi Laz olarak görür.

Toplumun Laz olarak tanımladığı halkın büyük çoğunluğu Laz yakıştırmasını reddeder. Konunun uzmanı yabancı bilim adamları da yaptıkları kapsamlı araştırmalar sonucunda Karadeniz bölgesi halkının Pazar, Arhavi, Hopa yöresi dışında Lazlığı kabul etmediklerini ve Laz olmadıklarını ortaya koymuşlardır.

Bennighaus, Meeker Zonguldak Ereğlisinden başlayarak, Rizenin Pazar ilçesine gelinceye kadar her yörenin kendisinin bir doğusundaki yöreyi işaretle, kendilerinin Laz olmadıklarım belirttiklerini tespit etmişlerdir.

Dolayısıyla etik bakışla kalabalık bir gurup olarak görülen Lazlar, gurubun kendi tanımıyla küçük bir etnik guruptur.

Etik bakış ve Zazalar

Zazaların durumu daha ilginçtir. Zazalar tarih boyunca kendi kimliklerinde onurla direnmiş, ne Türklüğü ne de Kürtlüğü benimsememiş bir topluluktur.

Zazaları inceleyen ciddi bütün bilim adamlarının ortak görüşü; Zazaların Kürt ve Zazacanın Kürtçe’nin bir lehçesi OLMADIĞI yolundadır. Bu görüşü paylaşanlar arasında Kürdolojinin babası kabul edilen V.Minorsky, O.Mann, David Mc Kenzie, Sasuni, Haddank, Prof.Goichie Kojima gibi otoriteler de mevcuttur..

Ancak Zazaların önemli bir bölümü bugün Kürt üst kimliğini benimsemektedirler. Dillerinin Kürtçe’den farklı olmasına ve kökenlerinin Kürt olmadığı bilim adamlarınca ortaya konmasına ve daha önemlisi tarihte Kürtlüğe karşı kimliklerini duyarlı bir şekilde savunmuş olmalarına rağmen; Zazaları Kürt kimliğine iten, kendilerini kuşatan toplulukların etik bakışı ve devletin bu bakış doğrultusundaki tavrı olmuştur.

Osmanlıdan bu yana Devlet ve toplum Zazaları Kürt olarak tanımlamıştır.

Toplumsal ilişkiler sürekli olarak Zazalara Kürtlüğü empoze etmiştir.

Osmanlı’dan günümüze devletin padişahı, tımar beyi, paşası, kadısı, kaymakamı, jandarması, tahsildarı, öğretmeni,hakimi, savcısı Zazaları Kürt olarak görmüştür. Sonuç olarak daha 50 yıl öncesine kadar Kürtlüğü reddeden Zazaların büyük bir bölümü bugün üst kimlik olara Kürtlüğü benimsemişlerdir.

Ancak Zazalıklarını Kürtlükle eşdeğer bir kimlik olarak sürdürmektedirler.

Etnik Kimliğin Değişkenliği:

Etnik kimlik pek çok nedene bağlı olarak süreç içinde değişkendir. Tarih içinde, kendi dönemlerine damgasını vurmuş sayısız etnik gurup bugün "kimlik" olarak silinmiştir. Hunlar, Hititler, Sümerler, İskitler, bugün hiç bir etnik gurubu tanımlayan kimlikler değildir. Bu isimlerle anılmış olan topluluklar elbette toptan yok olmadılar. Başka topluluklara karışmış olarak ırki nitelikleri bugünkü toplumlar içinde devam etmekte ise de etnik gurup nitelikleri kaybolmuştur.

Günümüz Türkiye’sinde bile, yakın bir geçmişe dayanan etnik kimlik değişiminin pek çok örneği mevcuttur. Araştırmalarla kanıtlanmıştır ki, bir çok öz be öz Türk unsur Kürtleşmiştir.

24 Oğuz boyundan biri olan Avşarlar’ın bir bölümünün yanı sıra, Döğerler, Kalaçlar, Kikiler, Türkanlar, Karakeçililer Kürtleşmişlerdir.

Bunların içinde Urfa Karakeçilileri, bugün Batı Anadolu’daki akrabalarının da çabalarıyla Türk kimliklerini yeniden keşfetmekte ve Türklüğe dönmektedirler. İbrahim Paşa’nın zorla Milli Aşiretine bağlayarak Kürtleştirdiği Türkanlar da kimlik değişimine bir başka örnektir.

ürtleşen Zazalar kimlik değişiminin bir başka günümüz örneğidir. Svanberg’in belirttiği gibi "bir etnik gurubun NE OLDUĞUNDAN çok, NE ZAMAN, yani NE GİBİ KOŞULLAR ALTINDA var olduğu" önemlidir.

ÜST KİMLİK

Üst kimlik çoğu kez yanlış tanımlanmakta ve kavram kargaşasına yol açmaktadır. Doğru tanımın iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki örneklerin iyi değerlendirilmesi gerekir.

Kendi kökenine, geleneklerine bağlı, etnik kimliğiyle onur duyan bir Çerkez çağdaş vatandaşlık bilincinin ve toplumla bütünleşme ihtiyacının gereği olarak kendisini Türk olarak tanımlamakta hiç bir sakınca görmeyebilir..

Egemen unsurun kimliğinin temsili önemini benimser. Bu durumda Türklük bu Çerkez için bir "üst" kimliktir. Bir başka Çerkez köken bilincine ve onuruna sahip olmakla birlikte, kuşaklardır bu topraklarda yetişmenin, egemen kültürle yoğrulmanın sonucu olarak kendini Türk olarak duyumsayabilir ve Türk kimliğini üstün tutabilir.

Bu anlamda Türklük bu Çerkez için artık "üst" kimlik değildir. Üst kimliği tartışanların sık sık düştükleri yanlış üst kimliğin değişik "algılanma" düzeylerini, ve kişilerin kendi tercihlerini göz ardı ederek, insanlara kendi ölçüleriyle kimlik biçme yanılgılarıdır.

Bazı köşe yazarları ise bu yanlışa ek olarak bir de "yerli", "sonradan gelme" yani otoktonluk gibi bilim dışı ölçüler ekleyerek kendi kafalarına göre "üst" kimlikler yaratmaktadırlar.

Üst kimliğin, ne "azlık", "çoklukla" ve ne de "yerli" "göçmen" olmakla ilgisi yoktur. Üst kimlik tamamıyla gurubun kendine bakışı, egemen unsuru algılayışıyla ilgili bir tanımlamadır.

Üst kimlik, en kısa tanımıyla "rıza ile kabul edilen ortak temsili"kimliktir.

Çerkezler

1965 Genel Nüfus Sayımında anadili Çerkez dillerinden olanların oranı %0.19, ikinci dili Çerkez dili olanların oranı %0.15 dir. Bu sayım esas alındığında Çerkez kökenli nüfusun genel nüfüs içindeki payı %0.34 olarak görülmektedir.

Aynı oran bugünkü nüfusa uygulanırsa Çerkezlerin nüfusu yaklaşık 200.000 olmaktadır.

Ancak değişik kaynaklardaki verilerle birleştirildiğinde Çerkez kökenli nüfusu 1.000.000’un üzerinde kabul etmek gerekir.

Çerkez kökenli nüfusa ilişkin olarak ÖZBEK’in tespiti 1984 yılı için 1.100.000 dir.

Bu arada tarihi veriler incelendiğinde Türkiye’deki Çerkez kökenli nüfusu 1.5 milyon civarında kabul etmek mümkün olmaktadır. Kuzey Kafkas ülkelerinin Çarlık Rusya’sına karşı verdikleri destansı bağımsızlık savaşı 1864’te büyük bir kırıma dönüşen yenilgiyle sonuçlanmış ve Ruslar Çerkezleri sürmüşlerdîr. O günkü verilere göre sürülen nüfus farklı kaynaklara göre 600.000 ile 1.500.000 arasında değişmektedir. Ancak büyük sefalet içinde gerçekleşen göç sonucu Osmanlı topraklarına ayak basabilenler 400.000 civarında gösterilmektedir. Osmanlı topraklarına gelen Çerkezler; Balkanlar, Suriye , Mısır, Filistin, ve Anadolu da iskan edilmişlerdir. Anadolu’ya iskan edilen nüfus 150-200.000 olarak tahmin edilmektedir.

Bunların büyük çoğunluğu Adigeler sonra Abhazlar ve 20.000 civarında Ubık’la, 3000 aile Çeçen-İnguş, Türk asıllı Bolkar ve Karaçaylardır. Asetinler ve Dağıstanlılar da diğer küçük guruplardır.

Çerkezler, kendi soylarından oluşan köyler kurmuşlar ve doğal asimilasyona uzun süre direnmişlerdir. Ancak Müslüman olmaları ve kentleşmenin hızlanması sonucu büyük ölçüde dillerini unutmuşlar ve Türk toplumuyla bütünleşmişlerdir.

Yapılan araştırmaların hemen hemen tamamı göstermektedir ki Çerkez kökenli unsurlar için Türk kimliği köken kimliklerinden önde gelmektedir. 1993 yılında İstanbul’da yapılan araştırmada ana ve baba tarafından Kafkas kökenliyim diyenlerin oranı %2.19’dur. Ancak bunların sadece %0.46 si kimlik olarak Çerkezliğe bağlı olduklarını belirtmişlerdir.

Etnik mozaik kavramı ve Fransa Örneği

Uluslararası bir örnek olarak Fransa’ya bakmak yeterlidir. 1978 istatistiklerine göre Fransa’da 17 etnik gurup mevcuttur. Üstelik bu sayı Andrews’ün yaklaşımıyla 80’ni aşmaktadır.

Söz konusu 17 gurubun genel nüfus içindeki oranı %19’dur ve bu guruplardan 16’sının nüfusu 100.000’in üzerindedir. (Türkiye’de etnik gurupların toplam nüfus oranı % 11.87 ve nüfusları 100.000 üzerindeki gurup sayısı sadece 5 tir..) Böyle bir tabloya rağmen Fransa’da ne mozaik sözü edilir, ne de Fransa için "mozaik" nitelemesi yapılır.

Fransa haklı olarak mozaik nitelemesini reddettiği gibi, milli azınlık kavramını da benimsememektedir. Fransa 1992 yılında anayasasının 2nci maddesini "Fransızca Cumhuriyetin anadilidir." şeklinde değiştirmiştir.

Avrupa Konseyi çerçevesinde oluşturulan ve 11 üye ülkenin imzaladığı "Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı"na taraf olmamıştır. Fransa Anayasa Kurulu 1991 deki kararında Fransa halkının unsuru Korsika halkı ifadesini anayasaya aykırı bularak iptal etmiştir. Üniter bir devlet olarak milli bütünlüğünü 100 yıla aşkın bir süre önce pekiştirmiş olan Fransa’nın etnik guruplara bakışı hiç değişmemiştir.

1925 yılında devrin Milli Eğitim Bakanı A de Monzie bu bakışı şu sözleriyle özetlemiştir.

"Fransa’nın tarihsel birliği için, Brötanca’nın ortadan kalkması gerekmektedir."

Bu yapıda bir Fransa etnik bir mozaik olarak tanımlanmaz, bu zihniyette bir Fransa eleştirilmezken, Türkiye’yi mozaik olarak nitelemek sadece bilimi inkar değil, insafsızlıktır.

http://www.circassiancanada.com/tr/arastirma/turkiyede_etnik_dagilimlar.htm

YARGI DOSYASI : İNGİLTERE’DE VE TÜRKİYE’DE YARGIÇLARIN DURUMU

Biliyor musunuz..? İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur….!

Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır…!

İngiliz devleti , hakimlerine o kadar güvenir.

Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş.

Tabii ortalık birbirine girmiş….

Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na ve Başbakanlığa telefon etmişler.

Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: Ödeyin…!

Gel gelelim ,bankada o kadar nakit yokmuş….

Banka yetkilileri bu kadar nakit paranın ellerinde olmadığı için ödeyemeyeceklerini ve hakimden ertesi gün gelmesini rica etmişler.

Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış ve hakime teslim edilmiş…

Aradan bir gün daha geçmiş. Hakim , tekrar bankaya gelmiş.

Parayı bankaya geri vermek istiyormuş.

Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığı’nı aramışlar.

Derhal Bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakimi arayarak bu hareketinin sebebini sormuşlar.

Hakim ; Benim parayla marayla işim yok. Sadece İngiltere’de "Kraliçe Hükümetinin " bize gerçekten bu kadar güvenip güvenmediğini merak ettim demiş…..

Raporlar Hazırlanmış ve Bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim görevden azledilmiş…..

Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: ”Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devleti ona asla güvenmez .”

GÜVEN çok ince bir çizgidir….. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey ; iki taraflı , yani karşılıklı olmasıdır.

TÜRKİYE’DEKİ DURUMU MERAK EDENLER BU LİNE BİR BAKSIN : http://www.memurlar.net/haber/465716/

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Türkiye bağımsız mı ? (YENİ AKİT)

Farz edin ki, Amerikan istihbaratı MİT’le birlikte devlet adamlarını, orduyu, büyük şirketleri, dernekleri ve önemli kişileri dinledi. Yine farz edin ki, devletin en tepesindeki kişi, mesela Cumhurbaşkanı, dinlemelerden haberdar olmasına rağmen görmezden geldi. Ne düşünürdünüz? Türkiye’nin bağımsız olduğuna veya devlet yöneticilerinin vatana ihanet etmediğine inanır mıydınız?

Çok şükür ki Cumhurbaşkanımız da MİT de başkalarının güdümünde değil. Fakat Almanya’da durum tam da yukarıda bahsettiğim gibi. Alman istihbarat örgütü BND’nin yıllardır Alman hükümetini, diğer Avrupa ülkelerini ve bu ülkelerdeki büyük firmaları Amerikan güvenlik ajansı NSA adına dinlediği ortaya çıktı. Avrupa’daki dev ticari ve askeri firmaların teknolojik ve finansal sırları BND tarafından ele geçirilip, Amerika’ya servis edildi. Ancak Merkel hiç umursamadı bile. Çünkü Merkel dinlemelerden haberdardı ve görmezden geliyordu. Dahası BND’yi suçlayacağına sahip çıktı. İşin daha da ilginci Alman halkı da hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.

Çoğunluğu Amerikalı bazı yabancı ajan(s)lar bazen raporlar yayınlayıp, Türkiye’yi yarı bağımsız bir ülke gibi gösterirler. Almanya ise onlar için tam bağımsız ve demokratik bir ülkedir. Alman başbakanı ve ona bağlı çalışan istihbarat kurumu memleketini başka bir ülkeye peşkeş çekiyor ve Almanya hâlâ özgür bir ülke… Über Alman ve superior Amerikan aklını sevsinler.

Bu haberi okuyunca Paralelcilerin illegal dinlemelerinin ülkeyi nasıl bir esarete sürükleyeceğini ve onlarla yapılan mücadelenin ehemmiyetini daha iyi anladım. Eğer bir devlet adamının sırlarını biliyorsanız bu sırları ona karşı şantaj olarak kullanıp, onu hizaya getirebilirsiniz. Ona istediğinizi yaptırabilirsiniz. Devletin hayrına olacak her türlü icraatı engelleyebilirsiniz. Mesela yerli savunma sanayii projelerini durdurabilirsiniz. Faizi artırabilirsiniz. Aselsan’ın büyümesini engellersiniz. Füzeleri Çin’den alamazsınız. Bir firma yeni bir ürün geliştirdiğinde ürünün sırlarını yabancı ülkelere ulaştırabilirsiniz. İstediğiniz bakanı görevden alırsınız. İstediğiniz bürokratı istediğiniz pozisyona getirirsiniz. Özetle devleti ve milleti esir alabilirsiniz.

Gönüllü sürgün (!) ve ajanları son birkaç yılda tam da bunu yapmak istedi. Karşılarında Erdoğan değil de başkası olsaydı memleketin hali nice olurdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sevmeyebilirsiniz. Ancak onun ülkenin bağımsızlığı için verdiği mücadeleye bu ülkenin ve kendinizin özgürlüğü adına destek vermekle yükümlüsünüz. Vatanınızın istiklalini kendi istikbalinize feda etmemelisiniz. Dümeninde olmadığınız gemide açacağınız delik sizi de batıracaktır.

Türkiye hiç olmadığı kadar sert bir bağımsızlık mücadelesi veriyor. Mehmet Akif, “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” derken 3000 yıllık tarihe atıfta bulunuyor. Son 100 yılda meydana çıkan ve yukarıdaki örnekle Ari ırktan adi ırka hızlı bir geçiş yapan Almanya gibi olmamak için devletimizi, kurumlarını ve onları koruyanları korumakla mükellefiz. Almanları esir alan ABD bile bize örnek olacak düzeyde değil. Biz söylesek komplo olarak görüleceği için, Ariel Şaron’un da dediği gibi; Amerika’yı Yahudiler yönetiyor. Amerikan devletinde görülmüş ve görülebilecek en büyük paralel yapılanma var. Medyası, sineması, üniversiteleri, bürokrasisi, bankacılığı, ticareti ve STK’ları Yahudilerin kontrolünde olan bir ülkenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız yerli paralel yapının darbe yaptığını düşünün. İşte o zaman tam da ABD gibi bir ülke oluruz. Amerika’yı nasıl ki %2’lik Yahudi toplum yönetiyorsa, Türkiye’yi de %1’lik paralel yapı yönetecekti.

Türkiye bugüne kadar kendini koyun gibi gösteren aynalara bakarak çok vakit kaybetti. Birisi aynayı kırdı ve aslan olduğunu anladı. Şimdi bu aslanın ayakları yamyamlarca bağlanmak isteniyor. Birlik olunmazsa bu ali aslanı (milleti) bir 100 yıl daha uyuturlar. Artık bir daha uyandığında karşısındaki aynada kendini nasıl görür onu da siz düşünün.

MİZAH : TÜRKİYE DE SAĞ SEÇMENİN PROFİLİ :;)))))

ARAŞTIRMA DOSYASI /// ÖMER YILDIZ : Türkiye’nin yakın tarihini yordamak (BÖLÜM 1-2)

İsterseniz önce “yordamak” nedir ondan bahsedelim.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde “ yordamak ”kelimesi şöyle açıklanmıştır.

Yordamak; -i Bilinen veya gözlenen durumlardan yola çıkarak bilinmeyen veya gözlenmeyen durumlar hakkında tahminde bulunmak

Anlam bu kadar net ve açıkken ayrıca bir izaha gerek var mı?
Gelin şimdi, Türkiye’nin yakın zamanlarında yaşadıklarını yordayalım.

*****

Televizyonları açınca ekranda sadece kimleri görüyorsunuz?
AKP’li Sayın Davutoğlu’nu,
AKP adına dolaştığı bilinen Sayın Cumhurbaşkanını…
Amerikalı seçim firmasının sizlere alkışlattığı neoliberal YENİ CHP’yi.
YENİ CHP’nin yönetim kadrolarının desteklediği HDP’yi.
Birde, siyaseten uzak duran siyasetçi, Sayın Devlet Bahçeli’yi görüyorsunuz değil mi?

*****

Türkiye’nin 1999 -2015 yılları arasında yaşadığı siyasi ve sosyal olayları yordamak isterken, olayların daha iyi daha iyi anlaşılması içinde o yılları evrelere ayırarak izah etmenin daha faydalı olacağını umuyorum.

1- 1999- 2002 evresi,
2- 2003-2009 evresi,
3- 2010- 2013 evresi,
4- 2014 – 7 Haziran 2015 evresi
5- Haziran 2015 sonrası evre

1999-2002 EVRESİ

Vatan Partisinin Marmara bölge toplantısında Sayın Yaşar Okuyan, çok enteresan şeyler anlatmıştı.
“Keşke şimdi üç ekranı olsa da sahneye yerleştirsem ve ANAP- MHP-DSP koalisyon hükümeti üzerine ve Türkiye üzerine oynanan oyunları eş zamanlı olarak sizlere gösterebilsem.” Demişti.
ABD tarafından Türkiye üzerine oynanan oyunları birinci ağızdan öğrenmek, bizler için adeta tarihe tanıklık etmek oluyordu.
Yaşar Okuyan yorulmadan bıkmadan saatlerce;
Kemal Derviş’in yapıp ettiklerini,
AKP’nin kuruluş sürecini,
Bahçeli’nin hükümeti dağıtışını anlattı durdu.

Bize anlattıklarını daha sonra Aydınlık Gazetesine röportaj olarak da verdi. Zaman zaman TV kanallarında da anlatı.

Bildiklerimizle okuduklarımız arasındaki boşlukları, Yaşar Okuyan’ın anlattıkları doluyor, Türkiye üzerinde oynanan oyunları öğrendikçe de tüylerimiz diken diken oluyordu.

Gazetelerden, televizyonlardan, kitaplardan öğrendiklerimizle,
Siyasetin, medyanın, ticaretin ve devletin içine sızan odakların yaptıklarını, pazılın azılı parçası gibi birleştirdikçe, Türkiye üzeri oynanan oyların vahametini bütün çıplaklığı ile kavrıyor ve görüyorduk.

CHP’nin başından uzaklaştırılan Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilişi,
Devlet Bahçeli etrafındaki kadroların kasetlerle görevden uzaklaştırılmasının tesadüfi olmadığını görüyor ve düşünüyorduk.

Sayın Yaşar Okuyan kendi hükümet dönemini bizlere anlatıyordu.

Türkiye’de, Mayıs 1999 tarihinde DSP-MHP-ANAP üçlü koalisyonu hükümeti ile tanışırken aynı tarihlerde ABD’lilerin organize ettiği, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gazetecilerinde içinde olduğu bir grupun, Türkiye üzerine politikalar geliştirdiklerini söylüyordu.
Politik oyunu adı sonradan öğrenmiştik ve adı Büyük Orta Doğu Projesi idi. Yani BOP’du.
Sanırım aynı tarihlerde ABD’nin BOP planı hazırdı ve Türkiye’ye el atmak üzere siyasi sondajlara başlamıştı.
Oyun büyük oyundu.
Ulusalcı ve Atatürkçülerle bu oyun yürümezdi ve ABD BOP planını hayata geçiremezdi.
ABD’nin Türkiye planı çok basitti. Planın istekleri masum görünüyordu.
ABD muhataplarına “Siz iktidar olun, biz sizi destekleyelim.” Diyordu. Ama esas tehlike, ABD’nin vereceği destekte gizliydi.

Büyük emperyalist ABD’nin teklif önce Rahmeti Necmettin Erbakan’a iletildi, ancak kabul görmedi. Ardından rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na sunuldu, oradan da kabul görmedi. Çünkü teklifler Türk Devletinin ve Türk Milletinin aleyhineydi. İki liderinde millici damarları olduğu için, ABD’nin teklif ve isteklerini derhal reddedildi.

Ancak ABD pes edemezdi. Önerilerini kabul edecek birileri mutlaka vardı. ABD’nin gerçek niyetini perdeleyecek üç maddelik destek vaadi vardı.

ABD, Türkiye’yi düzenlemek istiyordu. Milli ordusunu ve Atatürkçü damarı kesmek istiyordu.

ABD’nin üç isteği şunlardı.

1- İsrail’in güvenliğine titizlik gösterilmesi,
2- ABD aleyhtarlığına son verilmesi,
3-Şiddete dayanan İslam yerine, Radikal İslam’dan uzaklaşarak ılımlı İslam’a yönelme önerisiydi.

Eğer bu teklifler kabul edilirse karşılığında şu üç destek verilecektir.

1- Uluslararası alanda her türlü destek,
2- Türkiye’de ve dünyada siyasi itibarlarının artması için her türlü basın desteği,
3- Desteklediği siyasetçilerin ve ekibinin önüne çıkacak ve engelleyecek her türlü unsurun bertaraf edilmesi.

ABD, aradığı siyasetçileri bulduğunda üçlü koalisyon devam ediyordu.
ABD, harekete geçmek için aradığı fırsatı bulmakta da gecikmedi. Türkiye, binlerce can kaybının yanı sıra, 18 milyar dolar civarında bir zarara uğradı. Devletin ekonomisi depremle sarsılırken, hemen ardından da Güney Amerika Ekonomik krizi patlak verdi. Üçlü koalisyon hükümeti iyice sarsıldı ve ekonomik gidişatı düzeltmek için IMF’den yardım talebinde bulundu ve stand-by anlaşması imzalamak istedi.

Bu sırada APO Türkiye’ye teslim edildi.

ABD derhal harekete geçti ve planını uygulamaya başladı. Stan-by nlaşma için bin dereden su getiren IMF, dilinin altındaki baklayı çıkarı verdi. Birileri hükümete (sanki IMF alacaklarını tahsil etmek üzere gelmiş) Kemal Derviş’i Türkiye Merkez Bankası başkanı olarak önerdi. Merkez Bankası Başkanı olmak için Türkiye’ye gelen Derviş, basın tarafından adım adım izlenmekte ve adeta övgülerle göklere çıkarılmaktadır. Hükümet üzerinde kamuoyu baskısı oluşturulurken ,Kemal Derviş adeta bir kurtarıcı olarak piyasaya sürülmüştür.

İyice cilalanıp köpürtülen Kemal Derviş hedef büyütmüş, hükümetle görüşme esnasında Ekonomi bakanı olmak istediğini söylemiştir. Çaresizlik içindeki hükümet , Derviş’i ekonomi bakanı olarak atamak zorunda kalmıştır.
Aslında o tarihten itibaren de 57 hükümet, Derviş’inde katılımı ile dörtlü koalisyona dönüşmüştür. Ülke ekonomik darboğazdan çıkmaya çalışırken kemerler iyice sıkılır. Zam yağmurları başlar.

Ekonomi Bakanı Kemal Derviş, bir ara ortadan görünmez, kaybolur. Türk Hükümeti kripto mesajlarla tüm elçiliklerine Kemal Derviş’i sormaktadır. Koca Türkiye Cumhuriyetinin bir bakanı kayıptır ve devlet, bakanını bulamamaktadır.

Kemal Derviş tam on dört gün sonra ortaya çıkar. Ecevit’e ortadan kaybolmasının nedenini “aile sıkıntılar” olarak bildirir. Aslında Ecevit, Derviş’i bakan yaptığı için pişmandır.
57. hükümet ekonomiyi düzeltmek için dokuz kanun çıkarır. Sonra bu kanunlar on üçe tamamlanır.

Kemal Derviş, Yaşar Okuyan’ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olduğu bakanlığa, Ekonomiden Sorumlu Bakanı olarak bir yazı gönderir ve hazinede para olmadığı için emekli maaşlarını ödeyemeyeceğini bildirir.
Yazıdan ne hükümetin, ne de Başbakan Ecevit’in haber yoktur. Bu haber kamuoyunda duyulursa koalisyon hükümeti düşecek ve ülke ikinci bir ekonomik krize girecektir.
Konu gizlenir ve kapatılır. Ancak Derviş hükümeti yıkmakta kararlıdır. Rahat durmaz ve hükümeti zora sokacak açıklamasını yapar. “Hükümet erken seçime gitmelidir.” Der.

Hükümet karışır. Yaşar Okuyan, Bahçeli de dahil, üç parti liderine ekonomik veri dosyaları hazırlayarak görüşür. Hükümetin önünde daha bir buçuk sene vardır ve ekonomide toparlanmaya başlamıştır. Erken seçime gerek yoktur.

Ama bu girişimleri nafiledir. Devlet Bahçeli hiçbir gerekçe yokken Derviş’i destekler ve Kasım 2002 de erken seçim tarihini ilan eder.

Acaba Devlet Bahçeli’ye birileri bir şey mi fısıldamıştır?

Çaresiz kalan hükümet erken seçim kararı alır.
Derviş, resmen hükümeti yıkmayı başarmıştır. Türk siyaseti Kemal Derviş’in elinde oradan oraya savrulmaktadır. Derviş, İsmail Cem’e parti kurdurtur ancak katılmaz gider CHP’ye katılır.
DSP seçimlerde darmadağın olur. Son derece düşük oy alır. MHP meclis dışı kalır. ANAP dağılır. Fazilet Partisi Anayasa Mahkemesince 2001 yılında kapatılır.

Meclise CHP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı AKP isminde yeni bir parti meclise girer.

CHP’den milletvekili seçilen Derviş 2005 yılında CHP’den de istifa ederek ABD’ye döner.

Dervişin gelmesi ile gitmesi arasında,

1- Hükümet istifaya zorlanmış ve başarılı olunmuş,
2- İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan DSP’den istifa ettirilerek yeni bir parti kurdurulmuş ve fakat Derviş bu partiye katılmamıştır.
3- ANAP dağıtılmış,
4- MHP meclis dışı kalmış.
5- DSP çökertilmiş,
6- Fazilet partisi Anayasa mahkemesince kapatılmış.
7- Faziletten ayrılanlar Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında AKP isminde bir parti kurmuş ve iktidar olmuştur.
8- Dervişli Baykal’ın yönettiği CHP puan kaybederek de olsa meclise girmiştir.

Kemal Derviş şimdilerde yine CHP ile flört etmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu, ile baş başa görüşmüş ve Kılıçdaroğlu tarafından bakanlığa getirileceği sözünü almıştır. Kemal Kılıçdaroğlu ile, CHP programındaki yenilemeleri de görüşen Kemal Derviş’in devreye girmesi sizce neye delalettir? Varın siz düşünün.

Bir sonraki yazıda 2002- 2013 Evresini değerlendireceğim.

Bir önceki yazımızda 1999-2002’li yıllarda Türkiye üzerine oynanan oyunları sizlere aktarmıştım. Bugün de 2003 – 2009 yıllarını yordamaya devam edeceğim.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) planı çerçevesinde hareket eden ABD ve diğer emperyalist devletler, planlarını hayata geçirmek için istihbarat örgütleri ve Sivil Toplum Örgütü görünümlü “HÜKÜMET DIŞI KURULUŞLARI” yani (NGO)’ları Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da harekete geçirdikleri yıllar, sanırım 1990’lı yılların sonları olması gerekir… Aynı örgütlerin Türkiye uzantılarının faaliyete geçtiklerini de söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.

Türkiye açısından baktığımızda;

1999’da kurulan üçlü koalisyon hükümetini Kemal Derviş’le ekarte eden irade, 2001 yılında yeni kurulan AKP’nin iktidar olmasının önünü açmıştır.

2002 – 2009’lu yıllarda ABD ve diğer emperyalist devletler Irak’a savaş açmış ve Irak’ın işgal için ABD askerlerini Türkiye üzerinden Irak’a sokmak istemiştir. Geçiş müsaadesi alacağını düşünerek askerlerini Doğu Akdeniz’e yığmıştır. Ancak Türk kamuoyunun yoğun muhalefeti etkili olmuş, TBMM hükümet teskeresini 1 Mart 2003 tarihinde reddedilmiştir. Günlerdir gemilerde bekleyen ABD ordusu güneyden Irak’ giriş yapmak zorunda kalmışlardı.

Geçen zaman içinde ABD ve müttefiklerinin Irak’ı işgal için öne sürdükleri “ Irak El Kaide bağlantısı ve kitle imha silahları” bahaneleri tamamen düzmece olduğu ortaya çıkmıştır.

ABD ve diğer emperyalist devletlerce Irak baştan sona yağmalanmış, yakılıp yıkılmış ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devletçiğinin nüveleri oluşturulmuştur.

ABD desteği ile Irak Kürtleri Irak’ta egemen güç haline gelmişlerdir.

Tarih bize emperyalistlerle iş birliği yapan halkların, devletlerin ve devlet adamlarının sonunu iyi olmadığını birçok kereler göstermiştir.

Yüzbinlerce Iraklı, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin ihaneti ile öldürülmüş, sakat bırakılmış, tecavüze uğramış, çocuklar yetim kalmıştır. Irak’ın tarihi ve kültürel değerleri de dahil olmak üzere yer altı ve yer üstü zenginliklerine el konulmuş ve Irak dışına taşınmıştır.

Dünyayı petrolle doyuran Iraklının karnı açtır. Iraklı işsizdir ve yoksulluk içinde zor şartlarda yaşam mücadelesi vermektedir. Bu insanların günahı, yerli işbirlikçilerle emperyalist ABD’yi destekleyenlerdedir. Irak devletini yönetenlerdedir.

ABD, Irak işgal planının sekteye uğratan 1 Mart 2003 teskeresini unutmamıştır. Türkiye üzerinde yeteri kadar hâkimiyet kuramadığına karar vererek, BOP planının tehlikeye girdiğini anlamış ve Türkiye’de operasyonlara karar vermiştir.

Çünkü Türkiye’de Irak’ın işgali ve İsrail’in Filistinlilere zulmü ile birlikte yoğun bir ABD ve İsrail aleyhtarlığı yükselişe geçmiştir.

Bu duruma bir son vermek isteyen ABD, (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ne istedilerse verdik dediği ve yıllar sonra Harp Akademilerinde söylediği "Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı. Kurumlarımızın içinde örgütlenmiş, güçlü medya desteğiyle teçhiz edilmiş bir yapının, Türkiye’yi ele geçirmek için yürüttüğü bir kumpasa, bir darbe teşebbüsüne hep birlikte maruz kaldık.” dediği ve emniyetin Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ilan ettiği örgüt.) liderini misafir ettiği cemaati harekete geçirmeye karar vermiştir.

“Kasaptaki ete soğan doğramam” diyenin, Türkiye üzerine oynan oyunları öngöremeyen generallerin, Dışişlerinin, MİT’in, AKP hükümetlerinin ve hatta devlettin diğer birimlerinin ABD oyunu kumpaslarını fark etmemeleri de düşündürücüdür.

ABD, FETÖ ve diğer işbirlikçilerini kullanarak yurtseverler darbeci, kumpasçı, casus gibi bin bir türlü yalan ve iftira ile itham ederek tutuklatıyor ve hapislere tıktırıyordu… ABD’nin büyük kıyımı, büyük operasyonu Irak’tan sonra Türkiye’de başlamıştı.

*****

Aslında ABD’nin 1999’lu yıllarda masum(!) istek olarak sunduğu maddeler esasında Türkiye’de yapacağı operasyonları perdelemekten öte bir şey değildi. ABD’nin isteklerini kabul edecek bir hükümetin, ABD tarafından Türk topraklarında yapacağı tutuklama ve cezalandırma operasyonlarına göz yumacağı bir malumun ilanıydı…

FETÖ’ye biat eden devletteki elemanları bilerek veya bilmeyerek ABD emrinde hareket ediyorlardı. Cumhurbaşkanı’nın da ifade ettiği gibi Haşhaşiler, devlet içine sızmış şakirtler Türk devletine karşı Türk topraklarında acımasız bir operasyona başlamışlardı.

Operasyonların ana hedefi, ABD karşıtı ve tam bağımsızlık yanlısı düşünce sahibi Atatürkçü yurtseverler, iş adamları, sanayici ve akademisyenler , gazeteciler, aydınlardı. Bu insanlar iftira ve şantaj yöntemleri ile FETÖ polislerince tutuklanıyor, yargıya sızdırılmış hakimleri ve savcıları vasıtası ile de mahkum ediliyorlardı.

Bugün itira ve beyanlar incelendiğinde, AKP hükümetinin , AKP yöneticilerinin ve yandaşlarının, FETÖ tarafından yoğun şekilde kullanılmış olduğu gözükmektedir.

Acaba Türk Devleti o günlerde AKP hükümetlerini bu kumpaslar hakkında uyarmış mıdır?

Devletin, FETÖ’nün arkasında ABD’nin olduğunu bilmemesi mümkün müdür?

Esasında bu süreçte en çok aldatılanlar, aldatılma saflığının arkasına sığınanlar sadece AKP’liler değildir. Tarih boyunca asla esir edilemeyecek kadar çok subayını ve generalini bu kumpaslara kurban veren TSK’nın komuta ve kurmay heyeti de büyük hata ve gaflet içine düşmüştür. O günün yüksek komutanları ve yüksek karargah heyeti ürkmüş, mahiyetine güvenmemiş ve personeline sahip çıkmamış ve adeta sırtını dönmüştür.

Oyunun tutuklama boyutu kadar birde maddi boyutu olduğunu düşünüyorum. FETÖ’nün sadece orduya kumpasla, üniversitelere kumpasla, aydın ve iş adamlarına kumpasla yetindiğini sanmıyorum. Parayı da bulma adına baskı yapıyor, kumpaslar kuruyor muydu dersiniz?

Türkiye, 1999 depremi ve dünya ekonomik krizleri ile, ABD’nin Türkiye üzerindeki oyunları nedeniyle 2002 -2009 yılları arasına ağır buhranlı günlere sürüklenmiştir. Bu yıllarda nice insanın emeği ve geleceği karartılmıştır.

Bu dönemde Türk Ordusunun gözbebeği bordo berelilerin başına çuval geçirilmiştir. Çuvalı geçiren ABD, neyi, niçin yaptığını çok iyi bilmektedirler.

Ne yazık ki Türk ordusunun başına geçirilen çuval, hala takılı olarak durmaktadır.

Bu çuval ancak TSK içine sızan cemaatçi kadroların deşifresi ile mümkün olacaktır. ABD’nin oyunlarının ifşa edilmesi ile mümkün olacaktır.

Son günlerde Türkiye, dolayısı ile Hükümet ve devlet yanlıştan dönmeye başlamış, en azından FETÖ’nü anlamış ve tespit etmiştir.

Şimdilerde kumpasçılar yargı önüne dizilmeye başlanmıştır.

Her şeye rağmen Türk Milleti ve Türk aydını zalim değildir, zalimlere karşı gelir. Yargılanan zalim de olsa adalet mutlaka işlemelidir.

Fethullahçı Terör Örgütü mensupları en adil yargılamaya maruz kalmalı, en adil şekilde savunmaları da dikkate alınarak karar verilmelidir.

Eğer bizler aydın insanlarsak, demokrat insanlarsak adaleti savunmak aldığımız terbiyenin gereğidir.

2002 – 2009 yıllar, ABD’nin BOP projesinin final sahnesi için Türkiye’yi hazırlamaya çalıştığı ikinci hazırlık evresi yıllarıdır.

Türkiye üçüncü evre olan 2010 – 2013 yıllarını çok daha sancılı, çok daha acı verici olaylara şahit olarak geçirecek, çok daha fazla masum insanın ocağında ağıtlar yakılacaktır.

Ömer Yıldız

Ulusalkanal.com.tr

TARİH : 1930’LAR TÜRKİYE’NİN ALTIN ÇAĞI MIYDI ?

1922’de İzmir’de toplanan "1. İzmir İktisat Kongresi"nden sonra, Türkiye’de liberal ekonomi sistemi uygulanmaya başlandı. Özel sektörü teşvik için bir "Teşvik-i Sanayi" kanunu çıkarıldı.

Bu süre, 1922-1933 yılları arasında tam 10 yıl sürdü. Bu süre sonunda ortaya şöyle bir durum çıktı:

Şeker üretimi on yılda %7 oranında düştü,
Yünlü dokuma üretimi on yılda %26 düştü,
İhracat on yılda %43 oranında düştü

Ülkenin belli başlı sanayi ürünleri 1923-1933 yılları arasında bir yükselme kaydetmediği gibi, 1930-1931 yılları arasında bir yükselme kaydetmediği gibi, 1930-1931 yılları arasında sanayi ürünleri üretimi geriledi. Bu tabloya bakan Atatürk, ülkenin böyle daha fazla dayanamayacağını anladı ve yeni bir atılım yapmaya karar verdi.

Liberal ekonomi ve özel sektör teşvikleri Türkiye’yi ileriye götürecek atılımı yapamamıştı.

Sonuç olarak Devlet ekonomiye girip ülkenin gerek duyduğu her şeyi kendisi yapma yoluna gitti. İşte bu amaçla, 1933 yılında, ilk "Beş Yıllık Plan 1933-1937" hazırlandı ve bu plana göre ilk şu KİT’ler kuruldu:

• Bakırköy Pamuklu Fabrikası,
• Kayseri Pamuklu Fabrikası,
• Ereğli Pamuklu Fabrikası,
• Iğdır İplik Fabrikası.
• Karabük demir-çelik Fabrikası
• İzmit Kağıt Fabrikası,
• Bursa Merinos Kamgam İplik ve Dokuma Fabrikası,
• Toprak Sanayi (Kütahya Seramik, Paşabahçe şişe ve Cam)
• Keçiborlu Kükürt Sanayi,
• Gemlik Suni İpek Fabrikası,
• İzmit Süpeorfosfat Fabrikası,
• Isparta Gül Yağı Fabrikası

Daha sonraki yıllarda;

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak Ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• Turhal Tütün Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Kömür Şirketi, Sirkeci – Edirne Demiryolu Şirketi devletçe satın alınmıştır.
• T.C. Ziraat Bankası yeniden kurulmuştur.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.

Aşağıdaki tabloda da açıkça görüldüğü gibi;

• Ulusal gelirin yıllık büyüme hızı, Cumhuriyet tarihinde en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Sanayide büyüme oranı en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Tarımda büyüme oranı en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Cumhuriyet tarihinde enflasyonun en düşük olduğu dönem Atatürk dönemidir. Aslında bu dönemde enflasyon olmamış tam tersine fiyatlarda %2 düşüş yaşanmıştır.
• Dolara karşı Türk lirasının en güçlü olduğu dönem, Atatürk dönemidir. Bu dönemde Türk lirası, dolara karşı %1,8 oranında değer kazanmıştır.

(Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli, 1923’ten günümüze Ekonomimizin sayısal görünümü, Milliyet Yay.)

"Gerçi bir ‘Osmanlı borçları’ meselesi vardır; ama bu da abartıldığı kadar değildir. Kuşkusuz 1930’ların şartlarında yılda iki taksit halinde 700 bin altın lira ödemek kolay bir iş değildir; ama sonuçta bu, bağımsızlığı uğrunda savaşılan bir ülkenin borcudur ve küçümsenmeyecek bir kısmı da Birinci Dünya Savaşı sırasında alınmıştır. Üstelik bu borcu biz ödedik de Arnavutluk, Suriye, Yemen, hatta Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülke ödemedi mi?"

Evet dediğiniz gibi Osmanlı’nın Borçları meselesi vardır. Ancak Osmanlı’nın borcu 700 bin altın değil, borç toplamı 163,1 milyon lira’dır.

Bu konu Lozan’da görüşülmüş ve 15 ülkenin ödemesine karar kılınmıştır:

Türkiye 84,597,495
Suriye-Lübnan 11,108,858
Yunanistan 11,054,534
Irak 6,772,142
Yugoslavya 5,435,597
Filistin 3,284,597
Bulgaristan 1,776,354
Arnavutluk 1,633,233
Hicaz (S. Arabistan) 1,499,518
Yemen 1,182,104
Ürdün 733,610
Necit (S. Arabistan) 129,150
Maan (Güney Ürdün) 128,728
Asir (S.Arabistan) 26,138

Ancak sizin iddia ettiğiniz gibi tüm devletler üstüne düşeni ödememiştir. Yunanistan, Suudi Arabistan, (Hicaz, Necit, Asir) Arnavutluk ve Yemen hiçbir borç ödemesinde bulunmamıştır. (Prof. Dr. Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, 8. Basım, Remzi Kitabevi, s.75)

"Kaldı ki, savaş tazminatı olarak Almanya’ya ödetilen miktar dudak uçuklatacak cinstendir: Tam 24 milyar altın sterlin. Öde öde bitmez diyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü Almanlar 1932’de borçlarını bitirmişlerdir bile! Uzun vadeli borçlarımızın 15 milyon altın sterlin tuttuğunu göz önüne alırsanız diğer borçlarla birlikte ödeyeceğimiz meblağ yaklaşık Almanya’nın tazminatının yüzde biri civarındadır. Bu arada borcumuzun ilk taksidini ödemeye başladığımız tarihin Cumhuriyet’in 10. yılı olan 1933 olduğunu da unutmayalım."

Almanya ile Osmanlı’yı birbiriyle mukayese edebilecek birileri varsa o da herhalde Zaman ya da Vakit gazetesidir… Yahu sen Almanya’nın sanayi gücünü Osmanlının ki ile bir mi tutuyorsun? Uzayda mı yaşıyorsun arkadaş? Tövbe tövbe yaa!!! Neyse kaile bile almıyorum bu paragrafı.

"Madem girdik bu bahse, bir şey söyleyeyim de siz inanmayın: İngiltere güya savaşın galibi olarak kurumla dolaşmaktadır ortalıkta; ama ekonomisi tek kelimeyle iflas etmiştir. Aman canım, lafı uzatmayayım da, İngiltere’nin Amerikan bankalarına olan borcunu 1960’ların sonlarına kadar ödemeye devam ettiğini söyleyeyim de gülün biraz! Tarih bazen komiktir sahiden de. Neyse biz gelelim bizim 1930’ların macerasına."

Bugün Amerika’nın da trilyon dolarlarca borcu var çeşitli ülkelere… Evet Amerika’nın tam 9 trilyon dolar dış borcu vardır. Amerika da güya süper güç olarak dolaşıyor buralarda…

"Bilindiği gibi Atatürk, Serbest Fırka’nın kurulmasına giden yolda hükümetin halk ile arasında oluşan kopukluğu gidermek ve muhalefet kanalıyla yukarıya yansımayan bazı gerçeklere uyanabilmek için kurdurmuştu. İşte Serbest Fırka’nın İzmir ve Balıkesir mitinglerinde halkın meydanları doldurması ve İnönü aleyhine, hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sözler sarf edilmesi ve resimlerinin yırtılması karşısında Gazi harekete geçmiş ve iki etaptan oluşan bir yurt gezisine çıkmıştı.

Kasım 1930’da başlayıp Mart 1931’de biten bu yurt gezisi Gazi için çok öğretici ve hatta hayret uyandırıcı olmuşa benzemektedir. İdeolojik ve kültürel devrimlerle büyük şehirlere egemen olmaya çalışan Kemalist inkılabın henüz halka inemediğini bu gezi sırasında öğrenmiş olmalıdır."

Halka inmemesinin sebebi acaba hala kökü kazınamayan yobazlık mıdır yoksa parti içindeki kişiler midir?

"Mesela Atatürk şöyle yazıyor gezi defterine: "Hükümeti ve fırkayı (CHP) zayıf düşüren mühim sebeplerden birisi de halk şikayetlerinin ve fırka teşkilat temennilerinin kayıtsızlığa maruz kalmasıdır. Halktan gelen müracaat ve şikayet tali memurların değil, bizzat Vekilin [Bakanın] (veya mahallinde valinin) imzalayacağı (müsbet veya menfi olsun) esbab-ı mucibeli [gerekçeli] bir cevapla karşılanmalıdır."

Atatürk uyarıyor, İnönü dinliyor. Dinliyor mu acaba? Devam ediyor Atatürk:

"Bu seyahattaki temaslar bize… büyük halk tabakalarının hangi ıstıraplarla mahmûl [yüklü] olduğunu gösteriyor."

Daha ne desin? Üstelik Ege Bölgesi ormanlarından elde edilen kitre, çiçek soğanı, mazı ve harup ihracatının 1914 yılına oranla çok fazla düştüğünü (bazı kalemlerde yüzde 99’dur oran) gözlemleyen Gazi, Ziraat Bankası’nın esasının bozuk olduğunu, boşu boşuna binalar yaptırıldığını, bu binalara saplanan sermayeyi uygun şekilde işletmesinin daha faydalı olacağı uyarısını yapmaktan da alamaz kendisini. Gezi sırasında Atatürk’ün önüne atılıp "Açız" diyenler de cabası."

Evet 1914’ten 1930lara kadar ihracatta ve üretimde kayıp olduğunu zaten söylemiştik. Asıl atılım 1933’ten sonra yapılmıştır.

"Nitekim yakınlarından Hasan Rıza Soyak’a söylediği şu sözler 1930’ların başlarında Türkiye’yi de içine alan 1929 dünya ekonomik bunalımının Atatürk’ü ne kadar bunalttığının göstergesidir:

"Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen (sürekli olarak) dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî manevî perişanlık içinde…"

Kim söylüyor bu sözleri? Atatürk. Ne zaman söylüyor? 1930’da. Peki nasıl oluyor da bu bunalımı yaşamış bir Türkiye Altın Çağ ilan edilebiliyor?
Bu gerçeği ısırıcı bir dille yakalayanlardan Yakup Kadri’nin sözlerine kulak verelim şimdi de. Kendisi Atatürk’ün de, İnönü’nün de yakınıdır. "Politikada 45 Yıl" adlı hatıralarında 1925’lerdeki durum hakkında şunları söyler: "O sıralarda bence bu hâdiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyorlardı… Hiçbirini durdurmak kabil [mümkün] olmuyordu."

Demek ki neymiş? CHP kadrosu devlete sırtını dayayan bir rant ekonomisine startı vermiş ve halktan koparak bir avuç devletin palazlandırdığı zenginle Türkiye’yi idare etmeye kalkmıştır.Ancak Atatürk’ün bu kötü gidişe son vermek üzere kurdurduğu Serbest Fırka’nın eleştirilerine tahammül edemeyen kesim de, o zamanın deyişiyle "yiyici" kesimdi."

Elbette Serbest Fırkayı kurdurmuştu Atatürk. Ama bunun amacı devrimin halk üzerinde ne etki bıraktığını görmekti. Ekonomik durumu iyileştirmek için ise yukarıda anlattığımız "kalkınma planlarını" "KİT"leri kurmuştur Atatürk!

"Muhalefet istemiyorlar ve her muhalefet kımıldanışını "irtica" olarak damgalıyorlardı. Neden? Çünkü irtica, yani eskiye dönmek demek, ellerinden hortumlarının alınması anlamına gelecekti. Eğer 1920-1924 arasındaki serbestlik geri gelirse avantalar ellerinden gidecekti de ondan."

Aferin, "irtica’ya bile yeni anlamlar yüklediniz ya bravo size!!! Sizin demeniz o ki Muhalefeti Atatürk kurdurttu ama CHP kapattırdı! Bu mümkün mü sizce???

"1935 yılı İl İdare Kurulu üyelerinin meslekî dağılımına bakarsak, bu seçkin zümrenin nasıl kemikleştiğini daha iyi görürüz: 90 tüccar, 31 varlıklı çiftçi, 10 fabrikatör, 24 avukat, 17 doktor ve eczacı, 7 banka müdürü, 14 emekli general ve subay, 4 öğretmen. 44 il ve belediye genel meclis üyesi…"

Siyaset her zaman seçkin zümrenin oyun alanı olmuştur. RTE dediğiniz adamın parası olmasaydı nasıl kuracaktı partisini? Siyaset para işi, ne kadar paran varsa o kadar güçlüsün demektir. Ayrıca İl idaresi okumamış kişilerden mi oluştursaydı?

"Halk nerede, görebiliyor musunuz? O "Açız!" diye Atatürk’ün önüne atılanlar?
Çankaya savaşlarının özü, özeti budur vesselam."

Olaya tersten bakmak sizin işiniz. Atatürk’ün koltuğuna oturmaya heveslenen hainler türedi başımıza gelmişler bize Atatürk’ten vaaz çekiyorlar. Ne günlere kaldık ya! Neyse Çankaya için bir savaş gerekli ise bu savaşı Atatürkçüler kazanacaktır! Çünkü o koltuk Atatürkçülüğü yaratan adamın timsalidir.