Etiket arşivi: İRAN

İRAN DOSYASI : ‘İran Mossad’dan Humeyni’yi öldürmesini istedi’

İslam Devrimi’nden önceki İran başbakanı Şahpur Bahtiyar’ın, Mossad’dan Ayetullah Humeyni’yi öldürmesini istediği iddia edildi.

Yedioth Ahronot’un haberine göre, Tel Aviv’de bulunan Ulusal Güvenlik Araştırmaları, İran’da yaşanan İslam Devrimi’nden önceki İran başbakanı Şahpur Bahtiyar, Mossad’dan Ayetullah Humeyni’yi öldürmesini istemiş.

Bilginin eski bir Mossad görevlisi olan Yossi Alfer’in kitabında bulunduğu da söylenirken, Alfer’in bu talebi Bahtiyar’dan 1979 Ocak’ında aldığı söyleniyor.

Irak’ın da Humeyni’yi İran Şahı’na vermeyi önerdiği, ancak İran’ın bu öneriyi reddettiği bilinirken, İsrail’in İran şahları ile gizli ilişkiler sürdürdüğü belirtiliyor. İsrail’in İran’a silah da sattığı söylenirken, iki ülkenin istihbarat alanında da ortak çalıştıkları iddia ediliyor.

Mossad’ın öneriyi değerlendirdiğini ancak Humeyni hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığını belirten Alfer, bu isteği gerçekleştirmedikleri için "pişman" olduğunu söylüyor.

İRAN DOSYASI : İran’ın Nükleer Teknoloji Politikası ve Türkiye İçin Yaratacağı Sonuçlar

ran’n Nkleer Teknoloji Politikas ve Trkiye in Yarataca Sonular.pdf

İRAN DOSYASI /// PROF. DR. ALAEDDİN YALÇINKAYA : Nükleer Uzlaşmada İran’ın Kazancı

Lozan’da İran ile büyük güçlerin vardığı mutabakatın nihai antlaşma olmadığını, fakat buna oldukça yaklaşan bir belgenin paraf edildiğini öncelikle belirtelim. 12 yıldan beri devam eden zaman zaman uzlaşmaya yaklaşan hemen her seferinde bir noktadan sonra iplerin koptuğu bir müzakere süreci izlemekteyiz. Bu süreçte bir tarafta İran, karşı tarafta ise P5+1 (Permanent: Daimi – BM Güvenilik Konseyi’nin 5 Daimi Üyesi, ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile Almanya) bulunmaktadır. Sadece bu fotoğraf dahi İran’a içte ve İslam dünyasında farklı bir prestij sağlamaktadır. 1996’da ABD’nin D’Amato Yasası’yla İran’ın petrol üretimindeki yatırım süreçleri ciddi darbe almış, geçen süre zarfında batı (Hıristiyan) dünyasında prestiji azalmış, ekonomik bakımdan her geçen yıl daha kötüleşmiştir. 2006’dan itibaren yürürlüğe giren BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla da Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na aykırı hareket ettiği iddiasıyla dozu gittikçe artan yaptırımlara muhatap olmuştu.

Nisan başında paraf edilen son belge ile İran’ın nükleer teknolojiye sahip olma hakkı tanınmış demektir. İran bu hakkının tanınmasını, Obama ise bu derece geniş denetimin kabul edilmesini zafer olarak kabul etmektedir. Belgenin imzalanması ile nükleer programa bağlı yaptırımların kalkması beklenmektedir.

Yıllardır süren görüşmelerden sonuç alınmadığı halde niçin şimdi sorusu akla gelmektedir. Bu mutabakatın da öncekiler gibi bir süre sonra havada kalacağı, iplerin kopacağı beklenebilir. Nitekim bu ihtimal her iki tarafça da dile getirilmektedir. Zaten son mutabakatın uzun süre önce planlanmış görüşmeler sonucunda elde edildiği halde tabiri caizse paldır küldür paraf edildiği izlenimi mevcuttur. Ancak İran’da Ruhani liderliğinin bu konudaki kararlılığı ile Obama’nın da iç dengeleri gözardı etmeden uzlaşma taraftarı olmayı tercih etmesi önemlidir. Daha da önemlisi bölgesel gelişmelerde uzlaşılmış İran’a gittikçe daha fazla ihtiyaç duyulacak olmasıdır. IŞİD ile mücadele süreci yanında Suriye konusunda temel konularda mutabık kalınması ve Yemen’deki gelişmeleri bu bağlamda zikredebiliriz.

İran’ın insan hakları, terör ve balistik füzeler sebebiyle maruz kaldığı yaptırımlar da vardır. Ancak nükleer programı yüzünden uygulananlar en fazla can yakanıdır. Sözleşmeye varılmasıyla bu bölümle ilgili olanlar kalkacaktır. Bu durum İran halkı ve ekonomisi için son derece önemlidir. Eğer bu süreç sağlıklı işlerse diğer alanlardaki yaptırımların kalkması kolaylaşabilir. Bununla beraber ne İran ne de İsrail diğer konularda uzlaşmaya pek yanaşmayacak gibi görünüyor. Çünkü hiç sıcak çatışmaya girmemiş bu iki devletin sürekli çatışma görüntüsü içinde olmaları ikisi için de kazançlıdır.

Günümüzde birinci sınıf devlet olmak nükleer güç olmaya bağlıdır. BM Güvenlik Konseyi üyeleri dışında nükleer silaha sahip devletler olarak Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore sayılabilir. Bununla beraber atom bombasına sahip olmadığı halde nükleer teknolojiye sahip devletler de bulunmaktadır: Almanya, Japonya, Kanada, Güney Kore ve diğerleri.

İran on yıllardır İsrail’in nükleer silaha sahip olduğu gerekçesiyle kendisinin de bu silaha sahip olma hakkı olduğunu savunur. Tahran için atom bombasına sahip olmak adeta milli hedef haline gelmiştir. Ancak uluslararası siyasetin gereği bunu açıkça telaffuz etmeyip hedefinin sadece nükleer teknolojiye sahip olmak –elektrik enerjisi ve diğer amaçlarla- olduğunu deklare etmiştir. Nitekim varılan mutabakat, atom bombası üretme kapasitesine yaklaşmayacak derecede İran’ın nükleer teknolojiye sahip olmasını, bunu geliştirmesini garanti etmektedir. Belirtmek gerekir ki nükleer teknolojiye sahip bir devletin istihbarat ordularını atlatarak merdiven altında atom bombası yapması kolay değildir. Zaten önceki uzlaşmalarda bu noktada ipler kopmuştur. İran nükleer silah üretebilecek bir denetim dışı alan istemiş, fakat kabul edilmemiştir. Bu mutabakatta ise denetim konusundaki bütün talepleri kabul etmiştir. Böylece mutabakat Obama’ca “tarihi anlaşma” olarak adlandırılmıştır.

Bu alanda Türkiye’nin esamisinin okunmaması oldukça hazindir. Nükleer silaha sahip olma hevesini bir tarafa bırakarak başta enerji olmak üzere nükleer teknolojinin nimetlerine doğrudan sahip olma bu ülkenin de hakkı olsa gerek. Doğrudan bu teknolojiye sahip olmak bir yana bir başka ülkenin nükleer santral kurması on yıllarca engellenmiş, bu meyanda adeta bir destan ortaya çıkmıştır. Nükleer santraldaki riskler konusunda söylenecek çok şey var. Fakat yanıbaşımızda Ermenistan bir bakıma taş devri nükleer santralini halen çalıştırabilmekte, bütün Avrasya’yı her an korkunç bir radyasyon tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Buna karşın çevreciler veya bu alanda uyarması, önlem alması, santralın işlemesini durdurması gereken kurumlar üç maymunları oynamaktadırlar.

Mutabakatın başarıyla yürümesi halinde İran’ın ekonomik bakımdan ayağa kalkması beklenmektedir. Bu durumun Türkiye’nin aleyhine olması beklentileri gerçekçi değildir. Daha fazla ihracat ve ithalat yapan bir İran’dan en fazla Türkiye istifade edecektir. Buna karşın dış politikada Türkiye’nin daha da yalnızlaşma ihtimali bulunmaktadır. Belirtmek gerekir ki Yemen’deki gelişmeler yüzünden İran’a karşı beyanat Cumhurbaşkanının ağzından çıkmış olup bu sözler hükümeti bağlamamaktadır. Zaten halen Türkiye’de başkanlık sistemi bulunmamaktadır.

alaeddinyalcinkaya

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

KİTAP TAVSİYESİ : İran’da Etnopolitik Hareketler (1922-2004)

ran’da Etnopolitik Hareketler (1922-2004).pdf

Kitap Tavsiyesi : İran’da Devlet, Toplum ve Siyaset / Hüseyin Beşiriye

ran’da Devlet, Toplum ve Siyaset – Hseyin Beiriye.pdf

İRAN DOSYASI : İran’da Asker-Siyaset İlişkileri ve Devrim Muhafızları’nın Yükselişi

ran’da Asker-Siyaset likileri ve Devrim Muhafzlar’nn Ykselii.pdf

İRAN DOSYASI /// Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL : Son Durum İran ve Türkiye.

Matruşkalaşan İran ve Türkiye…

İran bölgesel ve uluslararası boyutta ön plana çıkan hamleleriyle açıkçası kafa karıştırmaya devam ediyor. Bir tarafta “Direnç Cephesi”ni korumaya yönelik olarak alanda bire bir “örtülü savaş” veren İran; diğer taraftan da, mücadele verdiği bu aktörler ile diplomasi masasında kıran kırana bir mücadele içerisinde olan farklı bir İran.

Sert ve yumuşak güç unsurlarının hepsini birden seferber eden ve bunları bir arada kullanma yeteneğini bir kez daha tüm dünyaya ispat eden İran, bu hamleleriyle başta Ortadoğu olmak üzere, uluslararası bağlamda yeni bir dengenin-denklemin de önünü açmış vaziyette.

Dolayısıyla, İran’ın yakın çevresinde güvenliği adına yaptığı hamleler, yeni bir güvenlik sorununa yol açmış vaziyette ve ABD de bu tehdidi adeta bilinçli olarak körükleyen, destekleyen aktör konumunda…

“İsrail’e rağmen”, nükleer müzakerelerde İran’ın yanında bir görüntü veren ve başta Suriye-Irak olmak üzere, “Yeni Ortadoğu” politikasında daha ziyade İran’ın elini kuvvetlendiren ABD politikaları ortada…

BOP’ta yeni bir aşama mı?

Gelinen aşama ortada. ABD’nin Arap Baharı ile birlikte bölgeye gerçekleştirdiği müdahale ve buna alanda İran’ın, arka planda Rusya ve Çin’in verdiği cevap, başta Ortadoğu olmak üzere, İslam dünyasını mezhepsel fay hatları üzerinden derin bir şekilde bölmüş vaziyette. Ortaya çıkan filli harita bunun en somut göstergesi.

Aynen BOP’ta ortaya konulduğu üzere bölge ülkeleri bir kaç parçaya bölünmüş vaziyette. Başta Irak olmak üzere, Suriye, Libya ve Yemen’de gelinen tablo ortada. Sünni-Şii ihtilafının zirve yaptığı bir dönemde, Şii jeopolitiğinin artan etkisi kaçınılmaz olarak ortaya Sünni bir blok çıkarmış vaziyette.

Sünni-Şii çatıştırılması oyunu…

Devletler dışında, örgütlerin de bu bağlamda ortaya koyduğu tepki ortada. Son Yemen hadisesinde Müslüman Kardeşler ve Hizbullah’ın yaptıkları açıklamalara, verdiği tepkilere bu açıdan da bir bakmakta fayda var.

Bir diğer ifadeyle, İran’ın savunma refleksleri bağlamında yakın çevresi üzerinden kendi rejimini, varlığını hedef alan kuşatma harekâtına karşı şu an için Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de attığı adımlar, bölgede yeni bir çatışma sürecini hızlandırmış vaziyette.

Özellikle de, son Yemen operasyonu bölgeyi çok kritik bir sürece taşımış durumda. Atılacak yanlış bir adım, tüm bölgeyi büyük bir savaşın içine çekebilir. Dolayısıyla fazlasıyla dikkatli olunması gereken bir süreç ile karşı karşıyayız.

Türkiye-İran ilişkilerinde kırılma mı?

Bu gelişme, hiç kuşkusuz Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını da çok yakından ilgilendiriyor. Suriye ve Irak’ta izlediği politikalar ile Türk yakın çevresinde Kasr-ı Şirin’in özüne-ruhuna aykırı bir şekilde hareket eden İran’a karşı artık Türkiye “sabrın da bir sonu vardır” noktasına gelmiş durumda.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Mart’ta, hem de İran’a gerçekleştireceği ziyarete sayılı günler kala yaptığı açıklama bu açıdan fazlasıyla manidar. Erdoğan bu hususta şunları söylemişti: “Bugüne kadar bölgede olan gelişmeler, Yemen’de olan gelişmeler, gerçekten tahammül sınırlarını artık zorlamaya başlamıştır… Burada İran, bölgeyi adeta kendine domine etmenin gayreti içerisindedir, böyle bir çalışmanın içerisindedir. Buna müsaade edilebilir mi?”

Dolayısıyla, düne kadar İran ile çok farklı bir pozisyonda olan Ankara’nın artık tepki koymaya başlaması bu açıdan düşündürücü. Düşündürücü olduğu kadar, İran’ın fazlasıyla dikkate alması gereken yeni bir durum söz konusu artık.

Oyuna gelmemek!

Tahran’dan verilen, seviyesi-tonu yüksek tepkiler de, aslında Ankara’nın verdiği mesajın alındığını göstermesi açısından oldukça önemli. İran, anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin toleransın seviyesini fazlasıyla zorladığının farkında. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisine rağmen bu ziyaretin gerçekleşecek olması, bunun en somut göstergesi.

Eğer İran duygusal hareket etmiş olsaydı, tarihinin en büyük diplomatik-siyasi hatalarından birini yapmış olacaktı. Allah’tan böyle bir hataya düşülmedi. Çünkü bu ziyaret, sadece Türkiye-İran ilişkileri adına değil, tüm İslam dünyasının geleceği adına oldukça büyük bir önem taşıyor. Bu hususu, özellikle de İran bağlamında ele almaya devam edeceğiz…