Etiket arşivi: NECDET BULUZ

IRAK DOSYASI /// NECDET BULUZ : Irak’ta neler oluyor ?.

NECDET BULUZ

IŞİD’ın Irak’ın Ramadi kentini ele geçirdiği, Bağdat kapılarına dayandığı haberleri geliyor. TV’lerde de izlediğimiz kadarı ile Ramadi’den kaçan Irak askerlerini, sivil halkın perişanlığını gördük. IŞİD’ın ele geçirdiği Ramadi’de 500 kişiyi de kurşuna dizdiği söyleniyor. Kaçanların Bağdat’a gitmemesi için sınırda Irak’lı askerler önlem almış. Hasta, yaşlı ve sakatların geçişlerine izin veriliyor. Ancak, tüm önlemlere rağmen kaçışlar devam ediyor.

Geriye baktığımızda IŞİD’ın Musul’da birdenbire dirildiğini, kenti birkaç gün içinde düşürdüğünü de biliyoruz. Bunun kökeninde Saddam’ın işgal öncesi askerlerinin, köşelerine çekilmiş komutanlarının ve onların destekçilerinin olduğu da biliniyor. Özetle, Irak’ın işgali, sonrası kukla yönetime karşı bir baş kaldırı olarak da bu gelişmeleri değerlendirmemiz mümkündür.

IŞİD’ın birden bire ortaya çıkmış bir terör çetesi olmadığı, düzenli bir ordu gibi hareket ettiği, halkın desteğini arkasına aldığı ve elinde de gelişmiş silahların bulunduğu kısa zamanda ortaya çıkmış görünüyor. Saddam’ın eski askerleri ve strateji uzmanları da IŞİD’ın yanında yer alıyor. Ana hedefleri işgal altında bulunduğu iddia edilen Bağdat’ı ele geçirmek, kukla hükümeti düşürmek olarak da değerlendirilebilir.

IŞİD’ı oluşturan güçlerin davalarına bağlı, düzenli bir sistem içinde hareket etmeyi ön planda tutan, canlarını davaları uğruna vermekten kaçınmayan gruplardan oluştuğunun altını çizelim. Öyle ki, IŞİD militanları canlı bomba olarak görev almaktan kaçınmadıkları da biliniyor. Şehit olmak uğruna benimsedikleri davaları için Irak dışından bile militan bulmakta zorlanmıyorlar.

Daha açık ifade etmek gerekirse Amerika’nın işgali atındaki Irak’ı bu işgalden kurtarmak ve Amerika’ya karşı mücadelede başarı elde etmek isteniliyor.

Dikkat edilecek olursa IŞİD, bölgede sadece Şii’lere karşı değil, hemen her mezhebe karşı savaşıyor ve acımasızca idamlar yapıyor.

Irak yönetiminin güçlü olduğunu söyleyemeyiz. Askeri açıdan da oldukça zayıf durumda olan merkezi hükümet, şimdi Irak bütününde bulunan Şii’lerden de yardım ve destek istiyor. “Gelin IŞİD’a karşı birlikte mücadele eldim” diyor. Çünkü IŞID’ın hedefinde bulunan Şii’ler, gelecekte kendilerini bu tehlikede bulmamak için Hükümetin önerilerini değerlendirmeye aldılar.

Irak ordusu IŞİD’a karşı Musul’da savaşmadı ve kaçmayı tercih etti. Aynı durum şimdi Ramadi’de yaşanıyor. Irak askerleri savaşmak istemiyor ve akın akın kaçıyor. Yarın Bağdat’ta da aynı tablonun yaşanabileceği söyleniyor.

Böyle bir durum karşısında Irak Hükümeti düşmüş olacak ve Irak IŞİD’ın kontrolü altına girmiş olacaktır.

Bu ne anlama gelir:

Bu, Saddam’sız eski Irak’ın yeniden inşa edileceği demektir. Saddam rejiminin dirilmesi ve Amerika’nın yenilmesi demektir.

Peki, bütün bu gelişmelere izin verilir mi? Amerika işgal ettiği Irak’ta yenilgiyi kabullenir mi? Yanıt aranan bu sorulara yenilerini de ekleyebiliriz.

Amerika, IŞİD’daki bu tehlikeyi gördüğü için Musul’da IŞİD karşıtı bir operasyonun hazırlıklarını yapıyor. Ancak, artık kara harekâtına katılmak istemiyor. Bu işi de Türkiye’ye vermeyi planlıyor. Kuzey Irak’taki Barzani’ye bağlı peşmergeleri de bu işin içine sokmayı hedefliyor. IŞİD’ı bir tehlike olarak gören ve terörist grup olarak değerlendiren Türkiye’nin bu konuda Amerika çizgisinde hareket edeceği ve Musul’da IŞİD’a karşı Peşmergelerle birlikte kara harekâtına katılabileceği ihtimalleri de değerlendiriliyor.

Ancak, Ramadi’nin IŞİD’ın eline geçmesi Musul planlarını da altüst etmiştir. Irak Hükümeti ve Amerika burada ağır bir kayıba uğramıştır.

Şimdi, Ramadi nasıl kurtarılır bunun üzerine çalışmaların başlatıldığını görmekteyiz. Düzenli ve savaşçı birliklere sahip olan Şİİ milsi güçlerinin Ramadi’nin kurtarılması için bölgeye gönderilmesi bir şeyleri değiştirebilir mi? Sanmıyoruz. Çünkü bölgedeki Sünni aşiretler Şii’leri IŞİD’dan daha tehlikeli görüyor ve Şii milislere karşı düşmanca hareket ediyor. Burada bu bütünlüğün sağlanmasını bu koşullar altında oldukça zor görmekteyiz.

Şii milisler daha önce Tikrit kentinin kurtarılmasını sağlamışlardı. Şimdi Ramadi’de de aynı başarıyı gösterirlerse Irak’ta Şii etkisi ağırlık kazanacaktır. Bu durum Türkiye’yi rahatsız etmez mi? İran’ın Irak üzerindeki etkisini güçlendirmez mi? Bütün hesaplar bu şekilde alt-üst olmaya başlayabilir.

Bu durum karşısında bölgede endişe ile beklenen bir mezhep çatışması başlar ve yayılma gösterirse bu bizim için sürpriz olarak olmayacaktır. Gelişmeler bunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Suriye’deki gelişmeler ne olur? Bölgede gelecekte nasıl bir Suriye şekillenir, Irak ve Suriye’deki durum bize nasıl yansır bunların getirisi götürüsü ve hesaplarının da çok iyi yapılması gerektiği görüşündeyiz. Gelişmeler bölgedeki durumu yakın zamanda hiç de bugünkü gibi olmayacağını göstermektedir.

Yoğun bir gündemimiz var. Seçimlere de odaklandığımız için bölgedeki bu gelişmeler gölgede kalıyor. Hâlbuki gelecekte bizi de yakından ilgilendiren bu konuları gündeme getirmek ve okurlarımızı bilgilendirmek istedik. Uzun zamandır yazdığımız ve uyarmaya çalıştığımız mezhep çatışmaları tehlikesi bölgemizden hala uzaklaşmış değildir ve dış güçler de bunu kaşımaktadırlar.

necdetbuluz
necdetes

Reklamlar

SEÇİM DOSYASI /// NECDET BULUZ : Yığma kalabalıklar ve seçim hileleri üzerine.

NECDET BULUZ

Bazı kamuoyu araştırma gruplarının yetkilileri, muhalefette yer alan siyasi parti temsilcileri, tarafsız medya mensupları ve Sivil Toplum Örgütlerinin AK Parti mitingleri ile ilgili görüşlerini yansıtarak yazımız başlamak istedik:

“Geçmiş dönemlerdeki AK Parti seçim mitinglerine baktığımızda, meydanların dolmadığını, yığma kalabalıklarla toplulukların oluşturulduğunu görüyoruz. Eski heyecan yok. AK Parti mitingleri sönük geçiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın coşkulu kalabalıklara hitap ettiği dönemlerin de geride kaldığını söylemeliyiz. Birçok mitinge köylerden, ilçelerden yığma kalabalıklar getiriliyor. Araçlar ücretsiz taşıma yapıyor. Bayraklar, parti flamaları, tişörtler, şapkalar, çakmaklar dağıtılıyor. Kumanyalar veriliyor. İşi gücü olmayanlar toplanıp, miting alanlarına taşınıyor. Valiler, AK Parti’nin birer üyesi gibi çalışıyor. Okul çocuklarının bile miting meydanlarına gelmesi sağlanıyor. Çalışanlar için de aynı baskının yapıldığını birçok yerde gördük.”

İşin açığı şu:

Artık, millet AK Parti’den kurtulmak, seçimde sandığa giderek Meclis’teki milletvekili sayısını dengelemek istiyor. Miting meydanları bunu açık biçimde ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı bile, meydanlarda beklenen kalabalıkların oluşmadığı gerekçesi ile bazı konuşmalarını neredeyse iptal etme noktasına geldi.

Bazı miting alanlarının dolmadığı halde yandaş medyada hileli şekilde Kalabalıkmış gibi gösterildiği de çoğu kez iddia ediliyor. Yığma kalabalıklarla seçim kazanmak mümkün değil. Bu sadece bir algı operasyonu yaratabilir. Ancak, artık bugün seçmen bu tür algı operasyonlarına da pek gelmiyor. Üstelik buna tepki gösteriyor. Nitekim bunun sonuçlarını 7 Haziran seçim sonrası göreceğiz.

Tek parti iktidarının bugüne kadar ortaya koyduklarından millet kurtulmak istiyor. O nedenle de aylardan bu yana koalisyon hükümetleri senaryoları üzerinde kafalar yoruluyor. İktidar partisi yetkilileri bile artık koalisyon hükümetlerinden söz eder hale geldi. Kamuoyu sonuçları böyle bir oluşumun gerçekleşebileceği görüşündeler.

Bir başka konu da şu:

Cumhurbaşkanı bir yandan, Başbakan Davutoğlu öte yandan mitingden mitinge koşuyor. AK Parti teşkilatlarının bu nedenle sıkıntı yaşadığı söyleniyor. Mitinglere kalabalık sağlamakta sıkıntı çekildiği de iddia ediliyor. Hem Cumhurbaşkanı’nın, hem Başbakan’ın kısa aralıklarla aynı alanlarda miting yapmasının beklenen kalabalıkların sağlanamadığına da dikkat çekiliyor.

Ortada bir sıkıntının var olduğunu görüyoruz. Bu sıkıntının ana nedeninin ise iktidar partisinin sürekli olarak oy kaybına uğramasından kaynaklandığı söyleniyor.

Nitekim geçen gün konu ile ilgili bir açıklama yapan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Beşir Atalay 4 ayrı şirketle çalıştıklarını, ayrı ayrı anketler yaptırdıklarını söyledi. Ancak, anket sonuçlarını açıklamayacaklarını da vurguladı.

AKP, geçen yıl yapılan yerel seçimlerde de 2011’deki seçimlerde de ondan önceki seçimlerde de yaptırdığı anketlerin sonuçlarını açıklamıştı. Açıklamayı ya Başbakan ya Bakanlar ya da parti sözcüleri yaptı ya da el altından iktidar medyasına sızdırarak sonuçları kamuoyuna yansıttı. Hatta seçimler dışındaki dönemlerde de anketler yaptırarak sonuçlarını benzer yöntemlerle duyurdu. 30 Mart Yerel Seçimleri öncesinde yaptırdıkları anketlerde oylarının yüzde 60’a çıktığını bile iddia etmediler mi?

İşte işin ilginç tarafı da budur.

Geçmiş seçim dönemlerine baktığımızda AK Parti her yaptırdığı anketin sonucunu hemen açıklıyordu. Çünkü o dönemlerde AK Parti’ye ok akışı vardı. Oylar yüzde 50’leri buluyordu. Ya şimdi?

Bugün kamuoyu araştırması yapan şirketler, AK Parti oylarının yüzde 38’lere kadar düştüğünü söylüyorlar. Yapılan ve yayınlanan anket sonuçlarında da bunu açık biçimde görebiliyoruz. Halen de erimenin devam ettiği söyleniyor. Bu da AK Parti’nin 7 Haziran seçimlerinden sonra tek başına iktidar olamayacağını gösteriyor.

Gerek Cumhurbaşkanı, gerekse Başbakan’ın durumuna baktığımızda bu telaşın nedeni de ortaya çıkıyor. Her ne şekilde olursa olsun, seçimin galibi olabilmek, tek başına hükümeti kurmak, Başkanlık sistemini ve Anayasa değişikliğini yapabilmek için yoğun bir mücadele veriliyor.

Bu arada günlerdir ortalarda dolaşan bir iddiaya da değinelim:

Seçim hilelerinin başladığı, sandıklarda ve oy sayımlarında, bu hilelerin süreceği söyleniyor. Seçim hileleri ile birçok senaryo da ortaya dökülüyor. Yurt dışındaki oyların getirilmesi, sayımı ve dökümünde de hileler olabileceği söylentileri ortalarda dolaşıyor. Hiç kuşkusuz bu tür iddialar kafaları da karıştırıyor.

Biz de şunu söyleyelim:

Siyasi partiler, özellikle de muhalefet olası bir seçim hilelerine karşı oylara ve sandıklara sahip çıkmak durumundadırlar. Teşkilatları var, üyeleri var, taraftarları var. Seçim sonrası ağlamanın bir faydası yoktur. Sandığa gideceksin, hür iradeni yansıtacaksın, kullandığın oya ve sandığa da sahip çıkacaksın.

Şimdi bakıyoruz, özellikle muhalefetten “Seçimde hile yapacaklar” yakınmaları geliyor. Hilelerin de nerede, nasıl yapılabileceği bile söyleniyor. Bunu biliyorsanız önlemini de alacaksınız, hile yaptırmayacaksınız. Hile yapılabileceği ihtimali olan yerlerde de gereken önlemleri alarak bunu önleyeceksiniz.

necdetbuluz
necdetes

GÜNDEM ANALİZİ /// NECDET BULUZ : Demokrasinin varlığı, sağlam hukuka bağlıysa.

NECDET BULUZ

Son Günlerde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın yaptığı açıklamalar ve uyarılar konuşuluyor. Babacan, uyarılarında Hükümet politikalarını eleştiriyor, demokrasinin var olabilmesinin güçlü hukuk sitemine bağlı olduğunu vurguluyor. Sözlerini “Demokrasi çok sağlam bir hukuk ile ayakta durabilir. Su ve ekmek nasıl bir ihtiyaç ise, hukuk da aynen öyle bir ihtiyaçtır” diyerek sürdürüyor.

Hükümet içinde böyle bir sesin yükselmesi, uyarı üzerine uyarı gelmesi hiç kuşkusuz küçümsenemez. Ali Babacan, özellikle Merkez Bankası üzerine uygulanmak istenilen baskılara karşı çıkarak da hem Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem de partisi ile ters düşmüştü.

Hukuk sistemimizin içinde bulunduğu durumu hepimiz biliyoruz. Hukuk giderek yıpratılıyor ve zayıflatılıyor. Zaten Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Babacan da açıklamalarında hukuk için “Bu zayıf tablo” diyor. Özetle hukukun yerle bir edilmekte olduğunun altını çiziyor. “Eğer bu zayıf tablo böyle devam ederse hem demokraside, hem ekonomide görmüş olduğumuz bu tabloyu mumla ararız” diyor.

Biz, her zaman hukukun tarafsız, adil ve siyaset dışı kalmasını istedik ve destekledik. Bugün hukukta yaşanan karmaşa, dış dünyada bile eleştiriliyor. Hukuka olan güvenin zayıflaması önemsenmelidir. Biz, bu sistemi siyaset üstü yapamaz, tarafsız ve adil çalışmasını sağlayamazsak ilk önce demokraside yere çakılmış oluruz.

Sadece Babacan değil, hukukçular da, sivil toplum örgütleri de, sokaktakiler de hukuktaki zafiyetin Türkiye’ye, demokrasiye ve ekonomiye çok büyük zarar verdiği konusunda aynı noktada buluşuyor.

Ekonomistlere göre küresel ekonomi, 2008-2009 krizini hala atlatamadı. Bu kriz bizi de içine almış durumda. Ekonomilerini bu krizden korumak ya da çıkarmak için çaba gösteren ülkelerin sağlam hukuk ve demokrasi üzerinde oturduklarını da görmezden gelemeyiz.

Nitekim Babacan da açıklamalarında 2008-2009 küresel krizin hala atlatılamadığını anımsatıyor.

Soru şu:

Bir ülkede hukuk sorunu varsa, bu sorun derinleşiyorsa o ülkede demokrasi işler mi?

Bu sorunun yanıtını Babacan’dan alıyoruz:

“Demokrasi ancak sağlam bir hukuk ile ayakta durabilir. Yargının, mutlaka ve mutlaka evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde Anayasa, yasalar ve belki de daha önemlisi vicdan ile hareket etmesi gerekiyor. Eğer bir ülkede hukuk konusunda sorunlar varsa demokrasi işlemez. Su ve ekmek nasıl ihtiyaç ise hukuk da aynen öyle bir ihtiyaçtır. Sorunların giderilmemesi durumunda bugünleri mumla arar hale geliriz.”

Bu uyarılarda Ali Babacan’ın bir şeylerden rahatsızlık duyduğunu ve endişe içinde olduğunu da okuyabilmekteyiz. Eğer, Babacan böyle keskin uyarı ve açıklamalarda bulunabiliyorsa mutlaka bunun bir nedeninin olduğunu da söylemeliyiz.

Hukuk sistemimizin deprem yaşadığını ve kuşkuların artmakta olduğunu görmeyen var mı? Bu tablonun bu şekilde devam etmesi ile demokrasiden söz edebilmemiz mümkün mü? Kaldı ki, hukuk sistemindeki tıkanmanın ekonomiyi de altüst edeceği endişeleri giderek artıyor. Zaten Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Babacan da aynı zamanda bu konuyu da gündeme taşıyor.

Kırılgan bir ekonomimiz var ve önümüzü göremiyoruz.

Babacan’ın bu uyarıları yapmakta geç kalmış olabileceğini de düşünüyoruz. Yıllardır ekonominin patronluğu yapmış olan Babacan bilindiği gibi 3 dönem kuralı nedeni ile görevi bırakacak. Giderayak bu uyarıları daha önceden de parti içinde yapabilirdi, ancak son ana bırakması kafalarda soru işaretleri de bırakıyor. Ya da artık Hükümette görev almayacağının mesajları olarak da okunabilir.

Her ne kadar Başbakan Davutoğlu, seçim sonrası ekonomi kurmayları ile çalışacaklarını söylemiş olsa da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ali Babacan’a sıcak bakmadığı, AK Parti’nin seçimi kazanması halinde Babacan’la yollarını ayıracağı da siyasi kulislerinde konuşuluyor. Bir iddia da Babacan’ın Abdullah Gül’e ve cemaate yakın olduğudur.

Söz ekonomiden açılmışken, şu gelişmeleri de sizlerle paylaşalım.

Türkiye’nin önündeki en önemli sorun hem cari açığın yükselmesi, hem de buna paralel olarak enflasyondaki yükselişin önlenememesidir. Bu ikili, ekonomide kırılganlık yaratıyor. Hayatı pahalandırıyor, mutfaklardaki yangını şiddetlendiriyor. Geçinemeyenlerin sayısı artıyor.

Bu durumda yatırımlar yapılamıyor, istihdam olmuyor. Bunun sonucu olarak da artan işsizler ordusuna yenileri ekleniyor.

Piyasalara olan güvenin sarsılması, hukuk sistemimizdeki karmaşa, demokrasimizdeki gel-gitler karamsar tablo çiziyor. Özellikle de böylesi durumlarda yabancı sermaye gelmediği gibi, gelmiş olanlar da tası tarağı toplayıp ülkeyi terk ediyor.

İşte Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ı telaşlandıran ve uyarı yapmasını gerektiren konulardan birisi de budur.
Bu nedenle de Türkiye, ekonomide dünyada en kırılgan üç ülkeden biri olarak gösteriliyor. Goldman Sachs’a göre Türkiye, Endonezya ve Brezilya ile birlikte en kırılgan üç ülke içinde bulunuyor.

necdetbuluz
necdetes

TARIM DOSYASI /// NECDET BULUZ : Tarım politikalarımızdaki çıkmaz.

NECDET BULUZ

Bugün, tarımda iyi bir noktada olduğumuz söylenemez. Özellikle AK Parti iktidarları döneminde tarım politikalarımızın iflas ettiği, tarımda dışarıya bağımlı hale geldiğimizi görmekteyiz. Özellikle son yıllarda tarım ürünlerindeki kalitesizlik ve pahalılık, büyükbaş hayvancılık ve kanatlı sektöründeki çıkmazları da buna eklediğimizde giderek daha da sıkıntılı bir döneme girdiğimiz görülüyor.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Ziraat Mühendisleri Odası tarafından yapılan açıklamada tarım politikalarımızda çıkmaz bütün çıplaklığı ile gözler önüne serildi. Yapılan açıklamada “Türkiye’de uygulanmakta olan tarım politikaları nedeniyle çiftçiler son 10 yılda Belçika büyüklüğündeki tarım arazisini ekmekten vazgeçtiler. AK Parti döneminde tarım politikaları çöktü” deniliyor.

Dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan Türkiye bugün tohumdan gübreye birçok girdide dışa bağımlı hale getirilmiş durumda. Bu neden böyle oluyor, neden önlem alınmıyor? Tarım politikalarımız neden çöküyor? İşte bunlara yanıt yine Ziraat Mühendisleri Odasınca veriliyor:

“AKP hükümetinin küresel güçlerin talepleri doğrultusunda ısrarla sürdürdüğü tarım politikaları sonucunda, sadece son 10 yılda tarım arazilerimiz 27 milyon dekar küçüldü. Çiftçimizin kazanamadığı için artık ekmekten vazgeçtiği tarım arazimiz Avrupa`nın merkezindeki Belçika`nın toplam yüzölçümüne yakın bir büyüklüktedir. Modern sulama yöntemleri ile sulanabilir arazinin 125 milyon dekara çıkarılabileceği ve yine modern yöntemler kullanıldığında, 26 milyon dekar olan su ile bekleyen arazinin 66 milyon dekara çıkarılabileceği de görülüyor. Bu veriler çerçevesinde ülkemizin soya ve mısır ihtiyacının kat kat üzerinde üretim potansiyeline sahip olduğu net bir şekilde görülmektedir. Türkiye`nin ihtiyacı olan GDO`lu (genetiği değiştirilmiş organizma) ürünlerin ithalatına kafa yormak değil, kendine yeterlilik derecesinde tarım politikalarını gözden geçirmektir. GDO`ya Hayır Platformu olarak GDO savunucusu akademisyenlerin enerjilerini, ülkemizi GDO`lu ürün pazarına çevirme yönünde değil, üretim ve pazarlama kanallarındaki olumsuzlukların giderilmesi için kullanmamalarını talep ve tavsiye ediyoruz.”

Öncelikle şunu vurgulayalım:

İthal edilen tarım ürünlerinin GDO’lu oluşu, tehlikeyi artırıyor. Kanser vakalarının hızla yayılmasında bu tarım ürünlerinin çok önemli rol oynadığına dikkat çekiliyor. Genellikle de tüketiciler ithal tarım ürünlerini GDO’lu olduğu gerekçesi ile almamaya özen gösteriyor.

Tarım sektöründen gelen seslerde AK Parti dönemlerinde tarımın desteklenmediği, ithalatın ön plana çıktığı, bu nedenle de tarım sektörünün bitirildiği iddia ediliyor. Özellikle de şeker pancarı, pamuk, tütün ve fındık gibi ürünlere kota getirilmesi sıkıntıyı daha da büyütmüş görünüyor.

Yerli tohumun alınıp satılması neden yasaklandı? Hâlbuki yerli tohum ile yapılan üretim, hem sağlık, hem dış bağımlılığı ortadan kaldırma adına önemlidir. Dikkat edilecek olursa, domates üretiminde kullanılan tohumlar İsrail’den ithal ediliyor. Bu yolla yapılan üretimde tohumluk elde edilemiyor. Üretici her yıl İsrail tohumuna muhtaç hale getiriliyor. Çok önemli miktarlarda da para bu yollarla yabancılara gidiyor. Bütün bunlar bilindiği halde neden önlem alınmıyor, neden bu işin önü kesilmiyor bunu da ayrıca sorgulamak gerektiği görüşündeyiz.

Türkiye’de 1984’de tarımın payı yüzde 17,7 iken 2001’de yüzde 14’e düşmüş. 2006 yılında yüzde 11’e, 2009 yılında ise yüzde 8,3’e düşerek gerilemeyi sürdürmüş. Yerli tohumun alınıp satılmasının yasaklanması ile çiftçiler GDO’lu ithal tohumlara yönlendirilmiş.

İşin ilginç tarafı da dünyada tarım ürünlerinde fiyatlar düşerken, Türkiye’de sürekli olarak artmış. Modern tarıma geçiş, üreticinin desteklenmesi fiyatların düşmesini de sağlıyor.

Şimdi şu rakamlara da bir göz atalım:

2000 yılında tarım sektöründe geçimini sağlayan çiftçi sayısı 7,8 iken, 2012 yılında bu 6,1 milyona düşmüş. Bugün ise bu rakamın 4 milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Tarım sektöründen vaz geçenlerin işsizler ordusuna yenilerinin de eklenmesi anlamına geliyor. Aslında tarım sektörü desteklense, tarım alanlarında çalışan sayısı artacak, bu işsizliğin de azalmasına katkı sağlamış olacaktır.

Maliyetler sürekli artıyor, çiftçi desteklenmiyor, girdilerdeki pahalılık nedeni ile kazanç elde edilemiyor. Bu nedenle çiftçilik yapanlar da işi bırakmak durumunda kalıyor. Son 10 yılda 27 milyon hektar tarım arazisinde artık ekim yapılamadığı da söyleniyor. Küçümsenecek bir rakam değil.

7 Haziran seçimleri için sahaya inen siyasi parti liderlerinin çiftçilerin bu durumunu göz önüne alarak ürettikleri tarım politikaları ile yaptıkları vaatler hiç kuşkusuz bu kesimde heyecan yaratıyor.

Pamuğun bile ithal edilir duruma geldiği ülkemizde, bu konuda açıklama yapan sektör temsilcileri şunları söylüyor:

“Tarım topraklarının insanların şahsi menfaatleri nedeniyle imara açılması, plansız ve çarpık kentleşme, yanlış tarım politikaları ve yasal düzenlemeler, turizm nedeniyle gerekli büyüklükteki konaklama alanları ve toplum olarak aşırı lüks tüketim alışkanlıkları nedeniyle yok oluyor. Tarım arazilerinin kaderine terk edilmesi, gelecek nesillerimiz için de büyük tehlike olarak görülmelidir. Türkiye tarımı yılardır alarm veriyor ama bu tehlikeyi gören olmuyor.”

Peki, çiftçilerin sıkıntıları ne, çıkış yolu nasıl bulunur? Bunu da şu satır başları ile ilgililere iletiyorlar: Mazot fiyatları pahalı. Gübre ve tohum fiyatları yüksek. Yerli tohuma dönülmeli.

Vergiler düşürülmeli. Aracıların ürünlerdeki fiyat oynamalarının ve kar yüksekliğinin önlenmesi. Fiyatlardaki artışlar aracılar tarafından sağlanıyor. Üretici bir şey kazanmıyor. Olan üreticiye ve tüketiciye oluyor. Gıda ithal etme yerine, çiftçilere destek verilmeli.

necdetbuluz
necdetes

IRAK DOSYASI /// NECDET BULUZ : Irak parçalanıyor, Barzani’nin gözü Kerkük’te.

NECDET BULUZ

Şu an için Barzani, Amerika’dan “Bağımsız Kürdistan” için yeşil ışık alamadı. Ancak, Barzani’nin Irak üzerinde çeşitli hesaplarının olduğunu söylemeliyiz. Kuzey Irak’ta güçlenen ve neredeyse merkezi hükümetten daha önemli bir konuma gelmek üzere olan Barzani’nin hedefinde her zaman olduğu gibi Kerkük bulunuyor.

Önce Kerkük’teki duruma bakalım ve Barzani’nin bu konuda söylediklerine kulak verelim:

“Kerkük’ün Kürdistan’ın bir parçası olduğundan hiçbir şüphemiz yok. Irak Anayasası’nın 140. maddesine uyarız. Son on yıldır bu maddenin uygulanmasını bekliyoruz. Fakat merkezi hükümetten bu konuda hiçbir ciddiyet göremedik. Bizce Kerkük, Kürdistan’ın bir parçasıdır ve bu konuda konuşmaya gerek yoktur. Eğer, Kerkük’ün yapısı konusunda bir referandum yapılması gerekiyorsa bunun yapılmasında da bir sakınca görmüyorum.”

Doğrudur, Barzani Amerika’nın da desteği ile Kerkük’ün yapısını değiştirdi. Kürtler başta olmak üzere, çeşitli grupları bu topraklara yerleştirdi. Kerkük’teki Türkmenler şu anda azınlık konumuna düşürüldü. Bütün bunlar yapılırken, ne acıdır ki, Türkiye ağırlığını koyamadı, Barzani’nin önüne geçemedi.

Bizi yıllardır PKK belası ile uğraştırdılar. Barzani de PKK’ya destek vererek bizi gerektiği gibi oyalamayı başardı.

Peki, biz ne yaptık? Bu hain Barzani’yi kırmızı halılar üzerinde karşıladık. Devlet töreni ile ağırladık, şımarttık. Kerkük’ü Irak’ın işgalinden bu yana Kürdistan’ın bir parçası olarak gören ve Kerkük’ü tamamen kontrolleri altına alan Barzani, zaman zaman Türkiye’ye de meydan okumuştur.

Başta Kerkük petrolleri olmak üzere, bölgede petrol yataklarını korumakla görevlendirilen Barzani ve peşmergeleri şu anda doğrudan petrol ihraç edemiyor. Ancak, üretilen petrollerden bir miktar komisyon alıyorlar. Bir yerde bölgede Amerika’nın çıkarlarının jandarmalığını Barzani ve peşmergeleri sağlıyor.

Barzani ve Peşmergeleri aynı zamanda bölgede Amerika’nın kara gücü gibi hareket ediyor. Bugüne kadar Amerika’da eğitilen peşmergeler, bölgede Amerika’nın çıkarlarının bekçiliğini de yapmakla görevliler. Barzani’nin bunun yanında İsrail ile olan ilişkilerinin de son derece iyi olduğunu ve Kuzey Irak’ta bazı İsrail’li uzmanlardan da yardım ve destek aldığı biliniyor.
Bu işin Kuzey Irak ve Kerkük kısmı.

Bir de günlerdir Irak’ın parçalanması konusu gündeme oturdu. IŞİD’ın Musul’dan temizlenmesinden sonra Bağdat’ta merkezi hükümetin (Sünnilerin) sıkışıp kalması gerçekleşebilir. Güneyde Şii’ler, Kuzey Irak’ta Kürtler kendi bölgelerinde kalarak Irak’ın fiilen 3 parçaya bölünmesi sağlanmış olacak.

Zaten Irak’ın işgalinden sonra BOP çerçevesinde Irak’ın 3 parçaya bölünmesi gündemde bulunuyordu. Şimdi bu plan tıkır tıkır işliyor. IŞİD bahanesi ile de bu iş bundan sonra daha bir hız kazanacak.

Barzani, Irak’ın 3 parçaya bölünmesi ile ilgili olarak da şu görüşlerini dile getiriyor:

“Açıkçası 2003’te rejimin yıkılmasından sonra, Irak’ın birliğini ve bütünlüğünü biz Kürtler koruduk. Son on yıldır bu işi biz yaptık. Fakat şimdi Irak zaten bariz biçimde dağılıyor. Merkezi hükümet her şeyin üzerindeki kontrolünü kaybediyor. Ordu, polis ve her şey dağılıyor. Şu an IŞİD dediğimiz oluşumun ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Ortaya çıkan yeni bir devletle çok uzun bir sınırı paylaşıyoruz. Bu bizim suçumuz değil, Irak’ın çöküşüne biz neden olmadık. Bilinmeyenin esiri olmak istemiyoruz. IŞİD ile mücadelede de Başbakan bizden yardım istemedi. Tersine, yardım teklifimizi reddetti. Biz şu an Kürdistan’ı IŞİD ya da diğer herkesten koruyoruz. Sınıra yaklaşan herkesle savaşırız. Teröristlerle savaşma görevinin icrasında tereddüt etmeyiz. Fakat önümüzde açık bir gelecek olmadıkça ve kapsayıcı bir siyasi çözüm bulunmadıkça savaşmayız. ”

Barzani, Musul’un düşmesi konusunda da zamanın Başbakanı Maliki’yi uyardığını, IŞİD tehlikesini aylardır bildiğini de belirtip, bu konuda da şunları söylüyor:

“Başbakan Maliki’yi uyardım. Musul’un düşmesinden sadece birkaç gün değil, birkaç ay önce de uyardım. Ama uyarımı ciddiye almadı. Bu konuda şahitlerim de var. Sünni bölgelerinde yaşayan halk, merkezi hükümetin politikalarına karşı isyan etti. Yaşanan her şey IŞİD tarafından yapılmadı. Fakat IŞİD bu fırsatı değerlendirip kontrolü ele geçirmek istiyor. Bölge halkı, fırsatı kendileri değerlendirmek istiyordu. Çünkü yaşananlar aslında hükümetin yanlış politikalarına tepkiydi ve terörist organizasyon bu fırsatı değerlendirdi. Halkın öfkesi vardı.

Dolayısıyla, halkın meşru hakları ile teröristlerin başarmak istedikleri arasındaki ayrım önemli.”

Bunları neden yazıyoruz? Barzani, neredeyse hem Irak’ta, hem de bölgede hızlı bir yükseliş içinde bulunuyor. Usta bir oyuncu gibi bazı konularda yönlendirme ve uyarı hizmetlerinde de bulunarak gücünü sağlamlaştırıyor. Yıllardır Barzani’ye destek veren, şımartan Türkiye de buna katkı sağlamış oluyor.

Dikkat edilmesi gereken bir konu da Amerika’nın Barzani ile doğrudan iletişim kurmasıdır. Amerika’da Başkan Obama tarafından ağırlanan Barzani, şimdi Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry’yi Erbil’de bekliyor. Kerry’nin Erbil’deki görüşmelere kalabalık bir heyetle katılacağının belirlenmesi, bazı bölgesel konuların ele alınacağını gösteriyor.

Barzani, ana hedefi olarak Kuzey Irak’ta bölgeyi de kapsayacak “Bağımsız Kürdistan” hayalini hayata geçirebilmek için bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da mücadele vereceklerini söylüyor. Biz, bu nedenle Barzani’nin çok iyi takip edilmesi gerektiği görüşündeyiz.

necdetbuluz
necdetes

SİYASİ DOSYA /// NECDET BULUZ : “Hileli seçim” iddiaları kafaları karıştırıyor.

NECDET BULUZ

Kamuoyunda uzun zamandır iddia edilen bir konu var:

“Bugüne kadar AK Parti, bazı seçim hileleri ile rakiplerinden daha çok oy aldı. 7 Haziran’daki seçimlerde de aynı hilelere başvurulabileceğinden endişe ediyoruz.”

Bu tür iddialar sürecek. Seçim sonrası da gündeme getirilecektir.

Ancak, konu ile ilgili daha önceden de yazdığımız yazılarda vurguladığımız gibi, siyasi partiler, konuyla ilgilenenler oylarına ve sandıklara sahip çıkmak durumundadırlar. Seçim hilelerinin önüne geçilebilmek için yapılması gereken neyse o yapılmalıdır. Sonradan ağlamanın, şikâyet etmenin bir faydasının olmadığını gördük.

İşin ilginç tarafı, seçmenlerin de seçim hilelerinden şikâyet etmesidir. Çeşitli kamuoyu araştırma grupları, yaptıkları anketlerde deneklere “İktidar partisinin seçimlerde hile yaptığına inanıyor musunuz? Seçimler adil yapılıyor mu?” şeklinde sorduğu sorulara deneklerin yüzde 43’ü “Seçimlerin adil olduğuna inanmıyoruz” şeklinde yanıt veriyor. Bu konuda seçmenin kafasının karışı olduğunu da görmekteyiz.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 7 Haziran seçimleri için 15 milyon fazla oy pusulası bastırmış. Bunun ne için bu kadar fazla bastırılmış olduğu da sorgulanıyor. Bu oy pusulaları ile seçim hilelerine başvurulacağına vurgu yapılıyor.

CHP’den bu konuda bir rapor hazırlandı. Kılıçdaroğlu’nun Baş Danışmanı Erdal Aksünger’in hazırladığı bu raporda seçim hilelerinin nasıl işlediği ifade ediliyor. Bazı veriler de paylaşılıyor. YSK’nın verilerinden yola çıkılarak ortaya konulan iddialara kısaca göz atmak istiyoruz:

“YSK yayınladığı 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 dönemlerine ait yurtiçi seçmen kütüklerinden oluşturulan sandık seçmen listeleri gelişmiş bir veri tabanında özel bir program ile karşılaştırıldı. Bu yıllarda sandık seçmen listelerine olması gerekenin çok üzerinde seçmenin eklendiği ve/veya düşürüldüğü tespit edildi. 2007 listesinden 6 milyon 168 bin 283 kişinin; 2009’dan 2 milyon 279 bin 383; 2010’dan 2 milyon 373 bin 142, 2011’den 2 milyon 292 bin 82, 2014 yerel seçiminde 2 milyon 306 bin 97 ve 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde de 2 milyon 477 bin 811 kişinin gerekenin üzerinde / fazladan düşürüldüğü tespit edildi.

YSK’nın verilerine göre, 1 Temmuz 2014 tarihi itibariyle seçmen sayısının 55 milyon 371 bin 931 kişi olduğu görülüyor. Hâlbuki YSK bu rakamı 52 milyon 894 bin 120 kişi olarak açıklamıştı. Bu durumda listelerden fazladan düşürülen 2 milyon 477 bin 811 seçmenin iradesi 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa yansımamış olarak görünüyor. 2007 yılından itibaren seçim sonuçlarını doğrudan etkileyebilecek büyüklüklerde “yığma” ve “bindirme” seçmenler olduğu ortaya çıkıyor. “Yığma Seçmenler”; belediyelerin numarataj çalışmasıyla olmayan bir adres yaratmaları ve bu adreslere seçmen kaydetmeleri sonucu oluşturuluyor. “Bindirme” ise var olan bir adrese, orada yaşamayan seçmenlerin kaydedilmeleri sonucu oluşturuluyor. Bu seçmenler gerçekte beyan edilen adreslerde hiç oturmayan sahte seçmenlerdir. 2014 Yerel Seçiminde Ankara başta olmak üzere İstanbul ve diğer birçok şehirde sandık sonuç tutanakları ile YSK’nın açıkladığı sonuçlar arasında ciddi tutarsızlıklar tespit edildi. Usulsüzlük tespit edilenlerden 710 tutanak ‘tutarsız’ bulundu, 1208 pusula mühürsüz çıktı, 922 oy mühürsüz ve geçersiz sayıldı. 2686 pusula mühürlü ve geçersiz, 451 oy ise toplama hatalı çıktı.”

Şimdi ortada bu kadar somut veriler ve iddialar varken, 7 Haziran seçimlerinin de aynı şekilde sonuçlanabileceği ihtimalleri çoğalıyor. Bu nedenle de seçimlerin güven içinde yapılması isteniliyor. Bu konuda en çok görev muhalefet partilerine düşecektir.

Her zaman söylediğimizi yineleyelim:

Oyuna ve sandığa sahip çıkacaksın.

Bu tür hailelerin sonuçları en az yüzde 10-15 gibi etkilediği de ifade ediliyor. Küçümsenmemesi gereken bir rakam ortaya çıkıyor. Bu rakam, nereden bakılırsa bakılsın seçim sonuçlarının ibresini oynatıyor.

Sorun bu kadarla da sınırlı görünmüyor. Örneğin, Doğu ve Güneydoğu’da sandıkların güvenli olduğunu söyleyebilir miyiz? Geçmiş seçimlerde de gördük, terör örgütünün bu bölgelerde tehditle oy topladığı, sandık kaçırdığı haberlerini sıkça duyduk.

Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, yaptığı açıklamada “Güneydoğu’da seçim güvenliği PKK’ya emanet” diyor. Pekin Paşa’nın bu açıklamalarına birçok çevreden de destek geliyor. PKK unsurlarının Güneydoğu’da eskiye göre daha güçlü konumda oldukları ve sandıklarda istedikleri gibi oynayabilecekleri de ifade ediliyor.

Kamuoyu araştırma grupları AK Parti’deki oy kaybını aylardır açıklıyor. İktidar partisi seçimleri kaybetmemek için büyük çaba gösterecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan da partideki erimeyi gördüğü için sahaya çıkmaktan kaçınmıyor. Bir siyasi parti lideri gibi oy istemesi, muhalefete yüklenmesi sanıyoruz bundandır.

Muhalefet partiler ise “AK Parti seçimi kaybetmemek için her türlü hileye başvurmaktan kaçınmayacak kadar gözünü karartı” diyor. 7 Haziran seçimlerini de “kritik eşik” olarak tanımlıyorlar.

Biz, seçimlerin adil biçimde, hilesiz ve tartışılmayacak biçimde yapılması gerektiğini söylüyor ve savunuyoruz. Bütün ihtimallerin de göz önünde bulundurularak önlem alınması kaçınılmaz görünüyor. Sandıklara yansıyan seçmenin hür iradesine de saygı duyulmalıdır. Bu konuda hem hükümet olanların, hem konunun ilgililerinin tarafsız biçimde hareket etmesi, seçimlerin üzerine düşmesi ihtimali olan lekeyi yok edecektir. Konu ile ilgili yazmayı sürdüreceğiz.

necdetbuluz
necdetes

SURİYE DOSYASI /// NECDET BULUZ : Suriye bilmecesi.

NECDET BULUZ

Suriye’de çıkan iç çatışmalarda Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar birlikte hareket edip, Esad’ın devrilmesi için Suriye’deki muhalifleri destekleme kararı almıştı. Ancak, aradan geçen yıldan bu yana, Esad ayakta kalmayı başardı. Muhalifler ise bir türlü bir araya gelemedi.

Bölgede Şii yayılmacılığının önlenmesinde Suriye’deki dengelerin değişmesi için yapılan bunca çabanın sonuç vermemesi ve IŞİD tehlikesinin ortaya çıkması Amerika’nın politikalarını da değiştirdi. Obama yönetimi” Aşırı İslamcı radikal örgütler Suriye’de iş başında olmaktansa biz Esad ile birlikte olmaya razıyız” noktasına geldiler.

El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi, Amerika’nın mücadele ettiği bir radikal terörist grup olarak değerlendiriliyor. Ancak, bu gruba başta Türkiye olmak üzere, Esad’ın devrilmesi için mücadele eden Suudi Arabistan ve Katar’ın da destek verdiği iddia ediliyor. Amerika’nın bu durumdan son derece endişeli olduğunu da biliyoruz.

Şimdi El Nusra cephesi, Esad’a karşı bir zafer kazandı. Nusra liderliğindeki cihatçı grupların oluşturduğu Fetih Ordusu son derece stratejik bir konumda olan İdlib’i ele geçirdi. Bununla kalmayıp, cephe büyüttü ve Cisr eş Şuğur ile bir askeri üssü daha düşürdü.

Suriye’de Esad’a karşı elde edilen bu ilerleme, öyle görünüyor ki Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ı heyecanlandı. Bu nedenle de günlerdir iddia edilen “Türkiye Suriye’ye girecek” açıklamaları gündeme bomba gibi düştü. Zaten, bu konuda Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir anlaşmanın var olduğu da belirtiliyor.

İşin ilginç yönü, böyle bir operasyona Amerika’nın sıcak bakıp bakmayacağıdır. Eğer, Amerika ikili oynamıyor, böyle bir operasyona sıcak bakıyorsa bu işin Türkiye açısından tehlikeli bir oyun olabileceğini düşünüyoruz. Bu noktada da Amerika’nın başka bir hesabının olabileceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin tuzağa düşürülüp batağa sürüklenebileceği ihtimalini yok sayamayız.

Türkiye ile Suudi Arabistan’ın Suriye’de Beşşar Esad yönetimini devirmek için ittifak kurduğunu Türkiye’den ismi açıklanmayan yetkililer Associated Press (AP) ajansına doğruladı. İki ülkenin ABD’nin aşırılıkçı gruplara yardım etmeyle ilgili endişelerini bir kenara attıklarına vurgu yapan AP, Obama yönetiminin yeni ittifaktan endişe duyduğunu, zira radikal İslamcı grupların Nusra liderliğinde birleşip Esad’ı devirmesini istemediğini belirtti. Ancak, Obama’nın yeni bir stratejiyi ortaya koymak için politika değiştirmiş olabileceğini de düşünüyoruz.
Suriye batağı, Türkiye için tam bir tuzak olabilir.

Suriye’ye yapılabilecek bir müdahalede Rusya, İran, Irak gibi ülkeleri karşımıza alacağız.

İç güvenliğimiz tehlikeye girecek. Böyle bir durum karşısında hiç kuşkusuz 7 Haziran’da yapılacak olan seçimlerin iptali gündeme gelecektir.

Zaten uzun zamandır seslendirilen “Seçimler iptal olabilir mi?” sorusuna da böylece yanıt verilmiş olacaktır. Çünkü iktidar partisinin seçimleri kaybedeceği ihtimalleri görülüyor. Yapılan kamuoyu araştırmaları bu gerçeği ortaya koyuyor. Bu nedenle seçimlerin bir şekilde iptal edilebileceği senaryoları ortalarda dolaşıyor. Suriye’ye operasyon bunun nedeni olabilir.
Amerika’nın onayı ve desteği olmadan bir Suriye operasyonu mümkün değil. Bu konuda çeşitli açıklamalar da var.

Oklahoma Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Direktörü Joshua Landis “Suudiler keselerini açtı ve Amerikalılar onlara ‘bunu yapma’ diyemez. Salman’ın İran’a karşı çabaları, Kral Abdullah’tan farklı olarak Müslüman Kardeşler’den öncelikli gördüğü aşikâr” dedi. Bunun özellikle Türkiye için tehlikeli bir oyun olduğunu söyleyen Landis, “Ortadoğu’da her güç İslamcıların gücünü kendi çıkarları için kullanmayı denedi. Ama her seferinde ters tepti” şeklinde görüşlerini dile getirdi.

Şu gerçek unutulmamalıdır:

Gerek Amerika’nın, gerekse Batı’nın şimdiki hedefi, Müslümanları Müslümanlarla çatıştırmak, zayıflatmak, gelecekte bölgede bir mezhep çatışması ile bu işi noktalamaktır. Böylece İsrail’in güçlenmesi ve bölgede ikinci bir Amerika olmasının yolu da açılmış olacaktır.

ABD Başkanı Obama, sık sık yaptığı açıklamalarında “İsrail bizim için bölgede bütün müttefiklerimizden daha önemlidir. İsrail’in güvenliğinin sağlanmasında her türlü önlemi almaktan kaçınmayız” diyor.

Aslında, Suriye senaryoları nerede noktalanırsa noktalansın, bu işten en karlı çıkacak olan İsrail olacaktır. İsrail’in güçlenmesine, yayılmacı politikalarına böylece destek veriliyor.

Suriye’ye yapılacak bir askeri operasyonda 70 bin askerin görev alması hedefleniyor. Amerika’nın Eski Genelkurmay Başkanı Dampsey’in geçmişte yaptığı açıklamayı anımsadığımızda böyle bir operasyonun boyutlarının çok büyük olabileceğini görüyoruz. Bu operasyonda da Türk askerinin kullanılacağını söyleyebiliriz. Suudiler ve Katar bu işin sadece parasal alanında olacaklardır.

Biz, Suriye’yi iç çatışmaların başladığı günden bugüne kadar Türkiye için bir bataklık olarak gördük ve değerlendirdik. Şimdi, bazı senaryolar üretilerek bizi bu batağa sokmaya çalışanlar var bu konuda çok daha dikkatli olmamız gereken bir noktada olduğumuzun altını çizmek istedik.

necdetbuluz
necdetes