Kategori arşivi: istihbarat

İLGİNÇ VİDEOLAR /// Diktatörlerin Gözdesi Olan 10 Saray

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=1RxowiuNmI4&feature=em-uploademail

Reklamlar

SANAT DÜNYASI : KEMALİST SANATÇI FAZIL SAY’A DESTEK OLMAK İSTER MİSİNİZ ?

ÖZEL BÜRO NOTU :ATATÜRKÇÜ SANATÇI FAZIL SAY DÜN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUMLA İLGİLİ ÜZÜCÜ BİR YAZI KALEME ALDI. ÖNCE İSTERSENİZ YAZIYI OKUYUN DAHA SONRA FAZIL SAY’A YAZMAK VEYA DESTEK OLDUĞUNUZU GÖSTERMEK İSTERSENİZ KENDİ SİTESİNDEN DÜŞÜNCENİZİ YAZABİLİRSİNİZ.

Fazıl Say : Anlaşılmak…

Anlaşılmadığımı biliyorum, anlamak isteyenler, istemeyenler, eleştirenler, eleştimeyenler,

BİR DAKİKANIZI AYIRIP BENİ DİNLEYİN:

Anlatmaya şöyle başlayalım,

Son 2 ayda (60 gün) verdiğim konserlerin dökümü ile, İspanya’da 8, ABD’de 2 , Almanya’da 6, Avusturya’da 2, Çin’de 2 , Macaristan’da 2, İsviçre’de 1, Kore’de 4, Türkiye’de 1, yani toplamda bu 60 günde 28 konser, hepsinin Orkestralarla provaları var, hepsinin saatlerce süren uçak ve tren yolculuğu zamanları var.

Devam ediyorum; bunun yanında -yine bu son 2 ay içinde- Salzburg’da 6 CD’lik tüm Mozart Sonatları kaydı bitirildi, 6 CD’lik bir çalışma, 6 saat 23 dakikalık müzik.

Devam ediyorum, bir yandan "Chamber Symphony" (20 dakikalık bir oda orkestrası eseri yazıldı) ve 10 konserde çalındı, diğer yandan Türkiye’de "Yeni Şarkılar" albümü çıktı, -artık CD satışının kalmadığı bir ortamda, bu CD’mizin şairlerin, bu deneysel şarkıların halkımıza tanıtılması için tüm sosyal medyamı 7 haftadır buna seferber etmekteyim-…

Bu konserlerin hiç birinde Türk devletinin en ufak bir payı yoktur. Hepsi uluslararası konser organizasyonları ile çalışmadır.

Tırnağıyla 24 yıl kazıyarak gelinen bir noktadır…

Bu konserlerin her biri ile ilgili çıkan güzel eleştirileri Google’da hemen bulabilirsiniz…

Hiç bir yalan yok…

Biliyorum bunların hiç biri beni haksız olduğum bir konuda haklı çıkarmaz , memleketim ile ilgili şu anki durumum şöyle:

Türkiye’de hakkımda her biri birbirinden saçma 4 mahkemem var.

Son 4 ayda eserlerim Türkiye’deki Orkestraların programlarından çıkartıldı, yetmedi, kulis yapılıp Katar’daki bir konserim de programından da çıkartıldı. (Benim katılımcı olmadığım, alakam olmayan bir konserdi) Yetmedi, arkasından, -gitmediğim, alakam olmayan bu Katar konseri için- "Fazıl Say fazla para istedi" diye bir iftira bile atıldı.

Kendi ülkemde, hapislere atılmak, sanat camiasından devlet eliyle silinmek tehtidi sürekli tepemde… Hem Kültür Bakanlığının Dışişlerinin bu enerji kaybettiren tavrının önüne geçme gayretindeyim, hem kararların tamamını kendi prensiplerimde vermek, hem de bir taş devri zihniyetine başkaldırmak..

Türkiye’de meslektaşlarım destekçi değil. Onlar anlaşılan kendi derdinde. Bu büyük kırgınlık yaratıyor ister istemez…

Ah arkadaş, yara benim değil , senin!

Bana yapılan sana yapılıyor!

Bir kılıf uydurup sansürcüyü haklı çıkartmaya uğraşıyorsun!

Orkestralar benim eserlerim kaldırtılınca, şeflerin atılınca, susuyorsun, tepki vermiyorsun, baş kaldırmıyorsun, öyle seyrediyorsun!

Ben de yasaklanmış çocuklarımla -yani eserlerimle- güneşin altında yapayalnız kalıyorum..

"Vatandaşlıktan çıkarılma mertebesinde" dışişleri diplomatları tavrı bir yana, işimi ve hayatımı engel üstüne engel ile zora sokan bu Hükümet’in tavrı bir diğer yana, hepsi dostum olan meslektaşlarımdan destek yerine eleştiri almam da bir diğer yana…Açık ve net olalım; Bu yukarıda bahsettiğim çalışmayı Devlet eliyle gerçekleştirmeye kalkışsanız 10 milyonlar tutar masrafı!

En fazla 4-5 saat uykuya hakkım olan bu tempoda, benimle beraber Türkiye’de büyürken, dostlarımın dedikleri şunlar oluyor;

Say diplomatları reddetti, "ne büyük ayıp".

Say’ın eserleri Türkiye’de programlardan çıkarıldı, "e hak etmişti"

"Say müziğini yapsın, konuşmasın"

"Say Antalya Festivalini bıraktı gitti"

vs vs vs…

Benim camiam bunları diyor.

Ben onlar için aydınlıkları düşünürken aldığım tepki bu oluyor her seferinde.

Neyi yanlış yapıyorum bilmiyorum…

Ama kırılıyorum, kızıyorum…

Ve artık savunmak dahi istemiyorum..

Sevmiyorum…

Sen beni her şeye rağmen anlamak istemiyorsan, ben de seni sevmiyorum artık!

Bunu yazmak istedim…

Fazıl

FAZIL SAY’IN KİŞİSEL SİTESİ

LİNK : http://fazilsay.com/tr/iletisim

FETULLAH CEMAATİ DOSYASI : FETHULLAHÇILARIN CIA İLE İŞBİRLİĞİ

Türkiye’deki genel kanının aksine en büyük fişlemeyi Fethullahçı grup yapmaktadır. Milli İstihbarat, JİTEM, Emniyet Güçleri Türkiye çapında yeterli ölçülerde istihbarat çalışması yapamamaktadır. Oysa Türkiyede ki insanlar üzerinde en büyük ve ayrıntılı fişleme operasyonunu gerçekleştiren grup Fethullahçılardır. Çünkü Fethullahçıların Türkiye’deki tüm okullarda, Üniversitelerde, Yargıda, TSK’da,Devlet Yurtlarında, Bakanlıklarda, tüm özel ve devlet teşekküllerinde yeterince yandaşları bulunmaktadır.

Bu Fişleme operasyonu şu şekilde gerçekleşmektedir.

Fethullahçı yandaşlardan bulundukları ortamdaki yandaşlarına insanları müspet ve menfi olarak ikiye ayırmaları istenir.

Menfi yani olumsuzlar özel olarak fişlenir. Müspet yani Fethullahçı oluşuma olumlu bakanlar ayrı olarak fişlenir.

Bu fişlemeler Ankara, İzmir, İstanbul, Amerika ve diğer yerlerdeki merkezi noktalarda toplanır. Gerekli yerlerde Fethullahçılara yardım edilir, referans sağlanır. Fethullahçıların genel fişleme metodu şu şekildedir. Her insana rakamsal bir değer verilir. Buna göre:

GENEL FİŞLEME METODU

1.lik: Hizmetten uzak(Fethullahçılığa uzak)

2.lik: Nisbeten ılımlı(Fethullahçılığa açık)

3.lük: Geleneksel (Dini eğilimi olan)

4.lük: Fethullahçılığı bilen(Eğilimli)

5.lik: Fethullah Hoca Müridi

Ehli Beyt: Kızılbaş

Ehli Tarik: Tarikat ehli

RADİKAL: CİHAD TARAFTARI, MÜCAHİD OLMAYA EĞİLİMLİ,FANATİK! GÖRÜŞLERİ OLAN…

Bu veriler doğrultusunda, öğrencilerden, öğretmenlere, memurlara, askerlere, hakimlere, tüccarlara kadar her türlü konumda olan insanlar fişlenir. Bu listeler merkezlerde toplandıktan sonra gerekli yerlerde kullanılır. Ancak üst noktalarda bulunan bazı Fethullahçılar bu listeleri bazı çıkarlar karşılığında yabancı istihbarat teşkilatlarına sızdırmaktadır.

Yabancı İstihbarat Ajansları gerektiği yerlerde bunları kullanmaktadır.

Tabi bu istihbarat ajanslarının ilgilendikleri gruplar, Fethullahçı olan kadrolar değildir.

Özellikle CİA bu listelerdeki aşırı komünist, aşırı Kemalist ve özellikle CİHADÇI MÜSLÜMANLARLA ve CİHAD EĞİLİMİ OLAN EHLİ TARİKLARLA İLGİLENMEKTEDİR. BÖYLECE CIA, MİT YAHUT EMNİYET İLE ULAŞAMADIĞI BİLGİLERE FETHULLAHÇILARIN YAPTIĞI ÇALIŞMALARLA ULAŞMAKTADIR

TABİ BU SIZDIRMALARI BÜTÜN FETHULLAHÇILARIN YAPTIĞINI SÖYLEYEMEYİZ. ANCAK FETHULLAHÇI İŞBİRLİKÇİ AJANLAR BU FAALİYETLERİ PERİYODİK OLARAK GERÇEKLEŞTİRMEKTEDİR. NURETTİN VEREN SENDROMUNDA OLDUĞU GİBİ İÇ AJANLAR BU FAALİYETLERE KARIŞMAKTADIR.

SIZDIRMALAR

Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı bu tür şahıslar arasındadır. Ekrem Dumanlı 2005 Haziran, 2005 Eylül, 2005 Kasım aylarında İstanbul Şişli’de, Beşiktaş’taki evlerde CIA yetkilileriyle görüşmüştür. Bu şahsın Emniyet’in derin kişilikleriyle karanlık ilişkileri olduğu sabittir. Ayrıca El Kaide mücahidlerinin saldırı yapacağı istihbaratını alan CIA, Ankara’da 2004 yılında Kemal adlı Fethullahçı avukatla Balgattaki bir evde görüştür…

Burada CIA iki yönlü oynamaktadır. Fethullahçılarla dolaylı olarak ilişki kurarken, Fethullah Gülen’in takıyye yapıp yapmadığınnı araştırmak için bir ajan görevlendirdiği bilgiler arasında kaydedilebilir. Yani bu noktada CIA Fethullahçılara güvenmemekle birlikte, iç işbirlikçilerin fişlemelerinden yararlanmak için bu verileri kullandığı açıktır. Bu yakın CIA-Fethullahçı ilişkileri doğrudan olmamakla birlikte Fethullahçılara bazı avantajlar sağladığı söylenebilir.

Amerika’da bazı Fethullahçıların mesela New Jersey’de Arap-İslam kökenli öğrencilerin arasına sokularak istihbarat çalışması yapması karşılığı parasal gelir elde ettikleri de bir gerçektir.

Örneğin Selim isimli bir Fethullahçı’nın New Jersey’de Mısır uyruklu Ahmad Kasım isimli öğrenciden cihadçı faaliyetler hakkında bilgi edinmek istediği, mücahid kardeşin olumlu karşılaması karşısında Arap kökenli öğrencilerin evlerine gittiği ve bu kişilerin isimlerini CIA ajanlarına sızdırdığı bir gerçektir. Ahmad Kasım, Muhammad Ezzet, Tarık al Jeyshi isimli kardeşler bu fişleme neticesinde FBI ve CIA tarafından takibe alınmıştır. Şu an bu kardeşler takibat altındadır. Ayrıca bu faaliyetlere New York’ta Ahmad Nawaz Sherif adlı Pakistan uyruklu bir Fethullahçının katıldığı da tespit edilmiştir.Bu işbirlikçide aynı faaliyetlerle Arap kökenli öğrenciler arasında istihbarat yapmaktadır.

Fethullahçı Türklerden bazılarına Green Kard uygulaması ve bir zorluk çıkarılmadan Fethullahçıların kolaylıkla Amerika’da iş ve okul bulabilmesi CIA faaliyetleriyle paraleldir. Şuan tüm Fethullahçı eğitim kurumlarında Green Card uygulaması yönündeki teşvikler bu zaviyede değerlendirilmelidir. Dolayısyla Fethullahçı- Amerikan ilişkileri bilinenden daha derin ve karanlıktır.

Amerika ve tüm dünyada El Kaide oluşumlarında Fethullahçılar tampon görevini görmek için Amerikalılar tarafından istihdam edilmektedir. Çünkü El Kaide’ye doğrudan ajan sokamayan CIA fethullahçılarla lokal dirsek temaslarıyla El Kaide oluşumlarını yerinde tespit etmektedir. Potansiyel El Kaide mücahidlerini eylem sürecine geçmeden Fethullahçılar aracılığıyla yoketmek CIA için büyük bir avantaj sağlamaktadır.

Buradan hareketle anti cihad propagandası yapan Fethullahçı grupların yayınları İslam açısından çok büyük bir tehlike olmasa da çıkarcı ve zaaflı Fethullahçı ŞAKİRDLER Amerika’nın gelecekteki favori muhbirleridir. Bu yüzden fethullahçılar rahatlıkla dünyanın her yerine yayılmaktadır. Tabi bu yayılış sürecinde saf müslümanların enerjileri ve paraları harcanmaktadır. İşte bu gerçekten üzüntü oluşturan bir durumdur.İslam’ın kurtulması için emeğini sarfeden saf Anadolu müslümanı bu beyin yıkama sürecinde dolaylı yoldan Amerikan çıkarlarına yardım etmektedir.

Fethullah Gülen ilahi bir vasıfla kitlelere empoze edildiğinden otoritesi tartışılmaz (Kadiri Mutlak) rolündedir. Ancak Fethullah Gülen bir beşerdir. Ne vahy ne de başka bir şey almaktadır. Peygamberlerin bile zelleleri varken, masum ve günahsız İmam! Fethullah Gülen’in bu süreçte hata etmedeğinden bahsetmek büyük bir hamakattir.

FETULLAH CEMAATİ DOSYASI : DİNLER ARASI DİYALOG MEVZUSU

DINLER ARASI DYALOG.PDF

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// ERGENEKON SANIĞI SEMİH TUFAN GÜLALTAY : Fethullah Bahailerin Lideri mi ?

"Fethullah Müslüman değil, Bahailerin lideri"

Semih Tufan Gülaltay, (İleri Yayınları’ndan çıkan) “Fethullah Müslüman mı”kitabında Fethullah Gülen’i farklı bir açıdan inceliyor. Kendi kaleminden: “Bu kitaptaki ana mevzu, Fethullah’ın rejim düşmanlığı ya da ABD adına yüklendiği misyon değil… Ben O’nun İslamiyet’in içine sokulmuş bir Truva atı olup olmadığını sorguluyorum. O bir Truva atı mıdır? Fethullah Bahaîler’in gizli lideri midir? Amaç İslam dinini tahrif etmek midir? Gerçek ve halis Müslüman kitlemizi Fethullah’tan nasıl koruyabiliriz? Ve benim için işin en önemli yanı 21. asrın en büyük dinamik gücü olan Türkçü gençliğin Türk-İslam sentezi adı altında kandırılmasının önüne geçme yollarının ortaya konmasıdır… Nurculuğun Türk milliyetçilerinin sırtına basarak Tevrat ittifakı kurmasının önüne geçmek, Orta Asya’da misyonerlik okulları açarak İngilizceyi Orta Asya’da tek dil haline getirme çalışmalarına artık dur diyebilecek miyiz?

Fethullah’ın birinci gayesi Türk devletini ele geçirmek, ikinci gayesi ise, geçmişin intikamını almak için İran’ı istila edip İran’la harbe girmektir… O, buoperasyonda Turancıları kullanmayı düşünüyor… Bütün Türk dünyasını elegeçirdikten sonra ise önce aldatmaca bir dinler diyalogu oluşturacak sonra dagerçekte bir Tevrat ittifakı olan Bahaîliğe geçiş sürecini başlatarak bütün dünya dinlerini Bahaîlik altında birleştirme sürecini başlatacaktır… Son merhalesi Fethullah’ın “mesih” ilan edilerek dünya peygamberliğine adım atmasıdır…” Kitapta Gülaltay, Fethullahçılığın kökeni İran’a uzanan Bahaîlik tarikatının bir kolu olduğunu ve Gülen’in Bahailiğin günümüzdeki lideri olduğunu iddia ediyor.

Gülaltay’a göre, Bahaîlik sıradan bir tarikat veya cemaat değildir. Hatta Bahaîlik İslam içinde bir mezhep de değildir. Bahaîlik, 3 büyük dini, İslamiyeti, Hıristiyanlığı ve Museviliği tek bir pota altında birleştirmeye çalışan bir dinlerüstü mezheptir. İran’da İslam öncesi geleneklerini sürdürmek isteyen ve bu nedenle İslamiyeti diğer dinlerle birleştirmeye ve tahrif etmeye çalışan çeşitli tarikatlara dayanmaktadır. Bahaîliğin ortaya çıkışını 800’lü yıllara kadar götüren Gülaltay’a göre Fethullah’ın Müslümanlık anlayışının ardında aslında kökeni İran’a dayanan bu İslam-dışı tarikatlar vardır. Dolayısıyla Fethullah’ın ne kadar Müslüman olduğu sorgulanmalıdır.

Gülaltay kitabında, İran’daki Batınî mezheplerinin her birinin ortaya çıkışını ve birbirini nasıl takip ettiğini anlatıyor ve bu mezheplerin neden İslam-dışı sayıldığını örnekleriyle okuyucuya sunuyor.

Gülaltay, İran’daki İslamdışı mezhepleri Mazdek’le başlatıyor. Sonra sırasıyla, Hürremiye Mezhebi, Babek, İsmailiye ve Hasan Sabbah, Hurufîler, Cavidaniye, Babilik, Bahaîlik… Gülaltay’a göre bu mezhepler farklı isimler taşımalarına karşınaslında aynı mezhebir devamıdır. Çünkü, sık sık İran Devleti’ne ve Halifeliğe karşıayaklanan bu mezhepler, başarısız olunca yollarına devam edebilmek için isim değiştirmiştir. Yoksa eylemleri de inançları da farklı değildir. Bu tarikatların kısa bir tarihin sunduktan sonra Fethullah’ın bu tarikatlarla bağlantısını yapıtlarından örneklerle açıklanıyor. Örneğin Batınî tarikatlarının en önemli özelliği yasak kimliklerini saklayarak takiyye yapmalarıdır. Gülaltay’a göre, Batınîler takiyye yaparak gerçek inançlarını gizlerler, Müslümanlarla kaynaşırlar ve devleti içten içe fethetmeye çalışırlar. Aynen Fethullahçılar gibi…

Batınîlerin Kitabün Nur’undan Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’una Öncelikle Batınîler, şeyhlerinin kitabını Kuran yerine kabul ederler. Cavidanîyeler, şeyhleri Fazlullah’ın Cavidannamesi’ni, Babiler ise şeyhleri Muhammed Bab’ın kitabı Kitab-ün Nur’u Kuran kabul ederler. Ne hikmetse, Saidi Nursî’nin Risale-î Nur’u isim olarak ve cemaatin gösterdiği saygı bakımından, içerik olarak, Kitab-ün Nur’a çok benzemektedir. Türkiye’deki Nurculara göre, Kuran anlaşılması zordur, bu nedenle müritlere Nur Risaleleri önerilir. Risalelere adeta ikinci bir Kuran mualemesi gösteren Fethullah, Gülaltay’a göre bu şekilde Müslümanlığa da aykırı hareket etmiş olmaktadır. Gülaltay, Fethullah’ın şu sözüne dikkat çekiyor: “İlimler sahasında meselenin temel esprisini ise Bedîüzzaman’ın mülahazasında buluruz. Şöyle der o: Allah’ın iki kitabı vardır. Biri kainat kitabı, diğeri Kur-an’ı Kerim.” Gülaltay’a göre Fethullah Gülen, “Kainat kitabı” derken Risaleleri kastetmektedir. Gülaltay, buna benzer pek çok örneği kitabında veriyor ve Nurcuların Risaleleri öne çıkarmasının nedeninin Kuran’ın geçerliliğini ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor. Fethullah isminin kaynağı Gülen’in kimliğini ele veriyor Fethullah Gülen’in isminin kaynağı da gizli kimliğinin bir başka göstergesi. Gülen’inismi 1844 yılında İran Şahı’nı öldürmeye kalkışan bir Bahaî fedaisinden gelmektedir: Fethullah Kamî. Fethullah Gülen’in ailesinin İran’dan göçme olduğunu da ortaya koyan Gülaltay, Bahaîlikle bir başka bağlantısını daha ortaya çıkarmaktadır.

Fethullah’ın rumuz olarak kullandığı isimler de eski Bahaî kahramanlara atıftır. Örneğin, “1982 yılının sonlarında DGM savcılığının hakkında başlattığı soruşturmada, Fethullah’m Dahhak kod adını kullanarak kitap yazdığı tespit edilmiş. Bilindiği üzere Dahhak İran mitolojisinde, İran’ı istila edip İran Şahı Cemşit’i testere ile ortadan ikiye böldürten, İran halkına işkenceler, eziyetler yapan bir adammış. İran halkı Dahhak-ı Zalim diye andıkları bu gaddar adamın zulmünden perişan olmuştu.”

Işık evlerinin sırrı: Ev-mabetler

Gülaltay, Babilerin ibadet için camiler yerine evleri tercih etmesiyle Fethullahçıların Işıkevleri arasında da bir bağlantı kuruyor: “Babiler, camilere gitmez, cemaatle namaz kılmazlardı. Bunun yerine evlerde toplanmayı tercih ederlerdi.” Ardından Nur evleriyle ilgili Fethullah Gülen’in şu sözlerine dikkat çekiyor: “Bu ışık evlerinin kendine has özellikleri vardır… Yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekanlardır… Artık geçmişte camide yapılan dini ruhunun müzakereleri bu evlerde biraraya gelinerek yapılacaktır.” Ve Gülaltay nur evlerinin İslamdışıolduğunu şu şekilde anlatıyor: “Anlaşılacağı gibi Fethullah Gülen, bundan sonracaminin önemli olmadığını söylüyor. Çünkü büyük ustası Kürt Sait de camiye girmezdi. Buradaki amaç ise İslam’ın birliktelik ve cemaat ruhunu yıkmaktır.

Kurretü’l-Ayn’ın ve Babi şeyhlerinin vaaz verdiği yerler camiler değildi. Fethullah’ın tabiriyle nur evleriydi. Yine aynı Fethullah, Yeşeren Düşünceler isimli kitabının 164. sayfasında ev-mabet [adıyla] bu ışık evlerini tarif ediyor. Ev-mabet terimi Bahailik dininde mabede verilen addır. Bahailerin mabedlerine ev-mabet adı verilir.”

Gülen’den Bahailere gizli övgüler

Gülaltay, Fethullah’ın kitaplarında Bahaîlere nasıl gizlice övdüğünü de ortaya çıkarıyor. Örneğin, Fethullah’ın Hz. Muhammed’i anlattığı sanılan kimi yazılarında aslında Bahaîlerin lideri Molla Muhammed Ali’yi andığını aktarıyor: “Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istila ve ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı? Keşke, bu mübarek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç değişmeseydi. Onun yiğitliği, sadeliği ve mertliği bu güne kadar dipdiri kalabilseydi. Keşke O muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı kubbeleri altında, baygın ve mahmur dolaşan hasım dünyanın, talihsiz insanlarının durumuna düşmeseydi.” Gülaltay, bu alıntıda önemli bir çelişkiyi yakalıyor: “Yukardaki metinde anlatılan kasır ve saraylar dönemin İran Şah’ının saraylarıdır. Çünkü Hz. Muhammed devrinde

Arabistan’da ne kasır vardı ne saray.”

Gülaltay, bu konuda daha pek çok örnek yakalamış. Gülaltay’a göre, baskı ve zulüm gören insan tasvirleri sanılanın aksine Hz. Muhammed dönemi yaşamış Müslümanlar değil, başarısız ayaklanmalardan sonra yurttan yurda göçürülen Bahailerdir. Örneğin, 1868’de Bahaîler sürgüne gönderilir. Fethullah Gülen’in kitaplarında anlattığı ömür boyu süren büyük göç aslında Bahaîlerin sürgünüdür. Gülaltay’a göre bahsedilen göç sanıldığı gibi Mekke’den Medine’ye Hz. Muhammed’in hicreti değildir.

Başka bir yerde ise Fethullah G. şöyle diyor: “Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın.” Gülaltay’a göre burada kastedilen de yine Bahai liderleridir. Çünkü Müslümanlarıntarihinde kardeşiyle konuşmaktan men edilme gibi bir cezalandırma söz konusuedilmemiştir. Halbuki Abdülaziz’in bir fermanında, Bahaullah’ın çocuklarıbirbirleriyle konuşmamaları kaydıyla sürgüne gönderiliyordu. Fethullah’ın uğrunagözyaşı döktüğü işte bunlardır.

Fethullahçılıkla Bahaî inanışları arasındaki paralellikler

Gülaltay’ın bulduğu çeşitli paralellikleri şöyle sıralayabiliriz:

– Bahaîler cenazelerini İslam inanışının tersine, mermer lahitler içinde gömerler. Saidi Nursî de vasiyetinde cesedinin lahitin içine konulmasını istemiştir.

– Bahaîlerde ibadete başlama yaşı 16’dır. Fethullah Gülen de bir kitabında şöyle demektedir: “16 yaşıma kadarki dönemi çocukluk dönemi sayıyorum.”

Bahaîlikte el öptürmek kesinlikle yasaktır. Fethullah Gülen de el öptürme konusunda şöyle diyor: “Fevkalade rahatsızlık duyuyorum. El öptürme prensibimm hiç yoktur.”

– Bahaîler, camiye girmez, cemaatle namaz kılmaz. Sadece cenaze namazı kılarlar. Gülaltay’a göre, Fethullah Gülen’in de cenaze namazı dışında camiye girip namaz kıldığını şu ana kadar kimse görmemiştir.

– Bahaîlikte kurban kesilmez. Ünlü Fethullahçı bilim adamlarından birisi de katıldığı bir tartışma programında kurban kesmeyi hayvan katliamı olarak nitelendirmiştir.

– Bahaîlikte, herkes malının yüzde beşini, toplumun başında bulunan 19’lar heyetine vermek zorundadır. Fethullahçı organizasyon ve vakıfların başındaki yönetim kurulu da 19 kişidir.

Fethullah ile Bahaîler arasındaki bir başka somut bağlantı ise Saidi Nursi’nin hayatından alınmaktadır. Saidi Nursi, Gülaltay’ın ortaya çıkardığına göre, İran Şahına suikast düzenleyen Babilerin şeyhlerinden Celaleddin Afgani’nin İran’dan kaçıp Abdülhamit’in himayesine girmesi sırasında kuryelik etmişti. Saidi Nursî, yine bir başka Bahaî tetikçi Kirmani’yi de İran-Türkiye sınırında karşılayacak ve İstanbul’a kadar kendisine eşlik edecekti.

Gülen’in sözlerinde gizli anlamlar

Fethullah’ın eserlerinde gizli gizli Bahaîlik propagandası yaptığını da Gülaltay çeşitliörneklerle açıklıyor:

Kapı: Bahaî mezheplerinden Babiliğin kurucusu Muhammed Bab’tır. “Bab” kelimesinin bir anlamı da “kapı”dır.

“Ulu sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, (..) her şey varlığını soluklar.”: Gülaltay bir başka bölümde ise Gülen’in bu sözündeki gizli anlamı ortaya çıkarıyor: Ulu Sultan kelimesi Bahaî Şeyhi Bahaullah’a atfedilmiştir. Hayvanları, eşyaları bile Allah’ın kulları olarak kabul eden ise Muhammed Bab’ın hocası Kazım-ı Reşdi’dir. Nebiler Sultanı: Gülaltay, Fethullah’ın sık sık kullandığı “Nebiler Sultanı” teriminin de karşılığını buluyor. Gülaltay’a göre, Fethullah’ın burada kastettiği Hz. Muhammed değil, Bahaullah’tır. Çünkü, Bahaullah’ın lakabı döneminde “Sultan”dır. Nur Asrı: Muhammed Bab’ın Kitabün Nur ile Babiliği yaydığı ilk yıllara da Nur asrı denmektedir.

Timur ve Cengiz düşmanlığı: Fethullah bir kitabında şöyle diyor: “Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk’in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam alemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir…” Gülaltay,Fethullah Cengiz, Hülagû ve Timurlenk’e karşı olmasını bu hükümdarların Bahaîlerinönemli önderlerini öldürmüş olmasına bağlıyor. Cengiz Han’ın oğlu Hülagû, Hasan Sabbah’ı; Timurlenk’in oğlu Miranşah ise Fazlullah’ı öldürmüştü..

“Dönmezem” ve “mum gibi yanıp erimek”: Bu kelimeleri de Fethullah sık sık kullanmaktadır. Örneğin: “Çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken. ‘Hançer ile yüreğimi yar! Senden dönmezem’ diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin ‘Evet hep böyle ızdırap gören ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip giden, bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.’” Tahran Kalesi’nde infaz edilmeden önce “Dönmezem” diye bağıran Bahaîlerin ünlü kadın kahramanı Kurretül-Ayn’dır. O dönem Bahaîlere yapılan işkenceler arasında en yaygın olanı da vücutları hançerle yarıp içlerine mumlar sokulmasıydı. Fetret Devri ve Rönesans: Fetret devri derken kastedilen Bahailerin yaşadığı uzunsürgün dönemidir. Yeniden diriliş ise Bahaîlerin öğretilerini tüm dünyaya kabulettirmeleri demektir. Örneğin: “Bu ise uzun bir fetretten sonra, bu mazlumlar ülkesinin yeniden dirilişi ve “Rönesansı” demektir. Kimbilir, belki o zaman batmak üzere olan dün-yanın diğer kesiminin elinden tutup kaldırma fırsatı doğar.”

Kendini peygamber gören Gülen

Bahaîlerin bir başka propagandası şeyhlerinin peygamber olduğudur. Bahai şeyhleri kendi peygamberlikleri altında tüm dünya dinlerini bir arada toplanmaya çağırırlar. Gülaltay, Fethullah’ın kimi yazılarında satır aralarında kendi peygamberliğini nasıl savunduğunu göstermektedir:

“Allah, elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır.”

“İnsanlar, akıllarıyla kainatta cereyan eden hadiselere bakıp, Allah’ı bulsalar bile yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini ve ibadetlerinin keyfiyetlerini peygambersiz bilemezler.”

“Hilafete giden yol herkese açıktır.”

“Hak için halkın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip olmak ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberane aşk, şevk, gayret, azim, cehd ve irade gerekir.”

Fethullah görüldüğü gibi yeni peygamberlere ihtiyaç olduğunu ve Allah’ın insanları peygambersiz bırakmayacağını söylüyor. Halbuki İslam inancına göre Hz. Muhammed son peygamberdir. Yalnızca bu bile Gülaltay’a göre Fethullahçılığın İslamdışı olduğunun bir kanıtıdır ve bu propagandanın bir sonraki aşaması Fethullah’ın kendisini Mesih ilan etmesi olacaktır.

Fethullah’ın Amerikancılığının Bahailikteki kaynağı

Gülaltay, kitabın sonuna doğru Fethullah’ın gerçek amacının dünya çapında bir Bahaîimparatorluğu kurmak olduğunu ortaya koyuyor. Gülaltay, Avustralya’dan Afrika’yaAsya’dan Amerika’ya milyonlarca Bahaînin bulunduğunu söylüyor. Bahaiimparatorluğunun işlevi dünya çapında ABD’yi iktidara getirmek olacaktır. Zaten,Bahailiğin ortak dili de İngilizce olacaktır.

Gülaltay’a göre ABD’de bugün 20 milyon Bahaî yaşıyor ve Bahailerin etkinliği oldukça önemli. Zaten Bahailerin kullandığı ev-mabetlerin kubbeleri de Beyaz Saray’ın kubbesine benziyor.

Fethullah’ın Orta Asya’daki misyonu da bu şekilde ortaya çıkıyor. Gülaltay’a göre Bahailer dünya çapındaki iktidarlarında İngilizce’yi resmi dil olarakilan edeceklerdir. Fethullah’ın okullarının tümünde İngilizcenin öğretilmesinin nedeni olarak bunu gösteriyor. Üstelik Fethullah’ın en etkin olduğu Türk Cumhuriyetlerinden olan Yakutistan’ın durumunu da Gülaltay’dan öğreniyoruz. Bu ülkedeki Fethullahçı proje sonunda başarıya ulaşmıştır. Yakutistan’ın resmi dili İngilizce olarak ilan edilmiştir.

Gülaltay, Fethullah Gülen tehlikesinin uluslararası çapta olduğunu bu şekilde olduğunu ortaya koyduktan sonra kitabında tüm Türk milletini uyarıyor ve Fethullah tehlikesi hakkında Devlet üzerine düşeni yapmazsa görevin Kuvayı Milliyeci Atatürkçülere düşeceğini söylüyor:

“Atatürk ve Kuvayı Milliyeci yiğitlerin kurduğu devlet, hiçbir zaman sarsılmayacak, bu sarp kale, tunçtan yığınlar halinde omuz omuza yürüyen Türk gençliğinin sırtında, ulaşılmaz bir kartal yuvası olarak ebediyete kadar var olacaktır.”

DÜNYA TÜRK FORUMU : Küresel Türk Algısı, Mikro Milliyetçilik Entegrasyon ve Öngörülemezlik

Süleyman ŞENSOY

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, çok kıymetli bakanlar, büyükelçiler, çok kıymetli medya mensupları, yine çok kıymetli katılımcılar… Dünya Türk Forumu’nun dördüncüsünde bir arada olmaktan duyduğum mutluluğu öncelikle ifade etmek isterim. Hepinize en içten şükranlarımı sunuyorum.

Bugün çok anlamlı bir gün. 2015 yılı, Çanakkale Kara Savaşları’nın yüzüncü yılı ve bu yıl bu forum ve tüm alt çalışmalarını Çanakkale Şehitlerimize ithaf ettik. Onların ruhu şad olsun diyorum ve Fatihalarınızı, dualarınızı esirgememenizi diliyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın ev sahipliğinde bir resmî zirve de dün Çanakkale’de başladı, bugün devam ediyor. Hem ittifak edenlerin, hem savaşan tarafların, hem de tarafsız kalanların bir arada olduğu yaklaşık yüz ülkenin katılımıyla bunun Çanakkale’de anılıyor olmasının da Dünya barışı için ve bölgesel barış için önemli bir mesaj olduğu kanaatindeyim.

Aslında biz de burada sizlerle birlikte sivil bir zirve yapıyoruz. Dolayısıyla; hem Türkiye ölçeğinde hem Türk Dünyası ölçeğinde hem de bölge ve dünya ölçeğinde barışa ve refaha bu anlamda katkı sunabiliyorsak çok mutlu olacağız. Ümit ediyorum ki burada tartışılacak konular ve ortaya çıkacak olan etkileşim de bu sürece nitelikli bir hizmet sunacaktır. Dün biz Dünya Türk Forumu’nun Akil Kişiler Kurulu’nun 3. toplantısını da Profesör Vamık Volkan Beyefendi’nin başkanlığında yaptık. Oradaki konuşmalara da bilahare değineceğim.

Konuşmamı üçe böldüm: Birincisi, Küresel-Bölgesel Gelişmeler; ikincisi, bu yılki ana tema ile ilgili yapılabilecek çalışmalar; üçüncüsü de Forum kurumsalıyla ilgili yeni öneriler ve konuşmalar olacak. Mümkün olduğunca kısa tutacağım ama genel bir çerçeve çizmek açısından da değinmek zorunda olduğum hususlar var.

Öncelikle bu forumun gerçekleştirilmesine katkı sunan bütün kurumlara ve yine bu forumun her yıl olduğu gibi kahramanı Dr. Almagül İsina Hanımefendi’ye, çalışma arkadaşlarımıza ve yönetimimize hem kendi adıma hem sizler adına en içten şükranlarımızı sunuyorum.

Sıklıkla söylediğimiz gibi; geçmiş 10 yıl, dünya tarihi açısından yüz yıla bedel etkiler bıraktı. Dolayısıyla önümüzdeki 10 yılda yapacaklarımızın Dünya’nın yüzyılın geri kalanında nerede olacağımızı belirleyeceğini düşünüyoruz. Bu anlamda Türk Dünyası’nın da çok büyük bir misyonu ve önemi olduğu kanaatindeyim. Çünkü; Dünya Medeniyeti açısından Türkler kurucu ve başka kültürlerle de etkileşim içerisinde olan ana unsur. Doğu’yla Batı arasındaki rekabet hepimizin de izlediği gibi çok yoğun bir şekilde ısındı. Geleneksel Batılı müttefikler ve onun dışında Rusya, Çin gibi yeni güç adayları arasındaki rekabet oldukça sofistike bir seviyede ilerliyor. Üç temel parametre bu rekabeti şekillendiriyor. Bir tanesi mikro-milliyetçilik ki bunun çok sayıda örneğini Orta Doğu’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da, Kuzey Afrika’da çok farklı ülkelerde yaşıyoruz. Ne yazik ki mikro-milliyetçiliğin acı sonuçlarıyla ilk biz bölge olarak yüzleştik. Bu anlamda hem Türkiye’nin hem ilgili dost kardeş Türk Devletleri’nin mikro milliyetçilik risklerini minimize etmeleri, değişen devlet doğasını zamanın da yorumlayarak kurumsal altyapılarını değiştirmelerini ve geliştirmelerini öneriyoruz.
Artık devletlerin rolü değişiyor. Çok ezberlediğimiz hususlarda oluşturulan devlet altyapılarının bir süre sonra işe yaramadığını göreceğiz. Dolayısıyla inşa ettiğimiz güç portföyünü gözden geçirmemiz gerekiyor. Çok yoğun olarak sert güce kısıtlı kaynaklarımızı harcıyoruz; ama bu sert gücün büyük kısmının işe yaramadığını bir süre sonra göreceğiz. Bu anlamda değişen devlet doğasının temel parametrelerini yakalamamız gerekiyor. Yakalayabildiğimiz ölçüde, bütün risklerle birlikte mikro-milliyetçilik konusundaki risklerimizi de azaltmış olacağız.

İkincisi yine bu Doğu’yla Batı arasındaki süreç. Temel rekabet parametresi, entegrasyon… Bu mikro-milliyetçilikle zıt ama aynı anda ilerliyor. Çünkü hem çok sayıda ülke var hem de çok sayıda yeni ülke ortaya çıkacak. Bunların kendilerini tek başlarına ifade etmeleri zor olduğu için entegrasyon süreçleri hızlanıyor. Bunun en yenisi Trans-Atlantik ve Trans-Pasifik’teki yeni ticaret ve yatırım ortaklığı süreci. Bu süreç, Avrupa Birliği entegrasyonunu da büyük ölçüde geride bırakmış durumda. Türkiye’de çok takip edilmiyor ama tamamlandığında Dünya ticaretinin %73’ünü kontrol eden bir yapı ortaya çıkacak.

Buna paralel Asya’da, Latin Amerika’da, Afrika’da çok fazla entegrasyon hareketi var. Bildiğiniz gibi Çin’in başını çektiği çok önemli çalışmalar var. Rusya’nın başını çektiği Avrasya Birliği var ve Gümrük Birliği uygulamasına da geçildi. Bu anlamda bizim de Türk Dünyası’nda entegrasyon konusunda daha proaktif olmamız gerektiği kanaatindeyim. Bazı reel-politik çekincelerle bu iş daha çok kültürel tabanda bırakılmaya çalışıldı. Ancak siyasi, ekonomik ve stratejik olarak entegrasyonu derinleştirmek için Dünya’da güçlü bir trend var. Bu trendden de yararlanmak gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu kadar entegrasyon hamlesi bir arada yürürken Türk Dünya’sının bu konuda gereken etkinliği gösterememesi ya da entegrasyon hızının yavaş olmasının tarihî bir hata olacağını düşünüyorum.

Bu anlamda entegrasyon parametresi içerisinde de Türk Dünyası’nda daha iyi tarif edilmiş bir derinleşmeye ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bu konuda sadece devletlerin ya da Türk Konseyi’nin çerçeve çizmesinin yeterli olmadığının, bunu inşa edecek bir kapasite programı olması gerektiğinin, bütün kanallar arasında çalışmasının altını ısrarla çiziyoruz. Zira devletler arasındaki siyasi irade çok önemli ama bunun altyapısını inşa edecek olan diğer kurumlardır. Diğer kurumların da dâhil edildiği çok güçlü bir programa ihtiyaç var.

Üçüncü temel parametre de Doğu’yla Batı arasındaki rekabette öngörülemezlik. Bunu hayatımızın her alanında yaşıyoruz. Birçok ülke politikalarında hedeflediğinin tam tersi neticelerle karşılaşabiliyor. Bunu zaman zaman Türkiye de yaşıyor. Dolayısıyla öngörülemezlik çerçevesinde sürekli bir kriz yönetimi içerisinde olmak gerekiyor. Bu kriz yönetimi ne kadar sürer, ilelebet mi devam eder, o da çok belli değil, çünkü dünya çok hızlı değişiyor.

Bu yılki forumun ana temasına gelirsek: “Kamu diplomasisi, Medya ve Enformasyon”. Bildiğiniz gibi bu 2015 Türk Konseyi Zirvesi’nin de ana teması: “Medya ve Enformasyon”. Bilge Cumhurbaşkanı Sayın Nazarbayev’in önerisi ve kendisi de ev sahipliği yapacak bu zirveye zaten. Ağustos ayında bildiğim kadarıyla. Dolayısıyla biz o anlamda da bir katkı sunmak istedik; resmî süreçlerle sivil süreçler etkileşim içerisinde yürüsün diye.

Aslında Kamu Diplomasisi, Medya ve Enformasyon başlığı Türk Dünyası’nda her konuda olabilecek işbirliği potansiyelinin bütün özelliklerini taşıyor. Bilhassa “Kamu Diplomasisi” çok geniş bir tanım ve kamu diplomasisi kurumlarının işbirliği başarılı bir şekilde gerçekleştiğinde ortaya çok büyük bir etkileşim çıkacak. Bu anlamda üniversiteler, sportif kurumlar, kültürel kurumlar, sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları, aklımıza gelebilecek her türlü oyuncunun kendi arasındaki ilişkilerin derinleştirilmesi gerekiyor.

Medyanın da ortak bir Türk Dünyası gündemi oluşturulması noktasında çok büyük bir misyonu var ama bu misyon bir türlü yerine gelmiyor. Bu anlamda oluşturduğumuz ortak gündemler çok sığ kalıyor. Enformasyon alanında da hem yeni gelişen teknolojiler için hem de iletişim kanallarının güçlendirilmesi açısından çok büyük bir potansiyel olduğunu düşünüyorum.

Bu iki gün içerisinde yapılacak olan tartışmaların ve ortaya çıkacak sonuç deklarasyonunun da Türk Konseyi’ne ve bu alanda yapılacak çalışmalara önemli bir katkı sunmasını diliyorum.

Son olarak özellikle dün Akil Kişiler Kurulu Toplantısı’nda konuşulanlardan yola çıkarak, Dünya Türk Forumu’nun kurumsal yapısıyla ilgili paylaşmak istediğim hususlar var: Bundan sonraki yıllar için, bugünden itibaren başlayan süreçte bölge temsilcilikleri oluşturulması benimsendi; Balkanlar’da, Avrupa’da, Asya’da değişik bölgesel başlıklar altında Dünya Türk Forumu’nun bölgesel temsilciliklerini aday olan kurumların üstlenmesi bekleniyor. Ayrıca yine bu kurumların liderliğinde bölgesel toplantılar yapılmasın benimsendi, zira yılda bir kez yapılan bu tarz toplantılar ister istemez makro düzeyde kalıyor. Avrupa’da Avrupa’nın sorunlarını, Latin Amerika’da oradaki Türklerin durumlarını, Kuzey Amerika’da oradaki Türklerin sorunlarının konuşulabileceği bölgesel toplantılar yapılması benimsendi. Yönetilebilir şekilde yani aşırı çeşitlendirmeden belli alt temalarla, örneğin gençlerle, kadınlarla ilgili vb. belli sektörel alt temalar belirlenmesi ve bununla ilgili çalışmalar yapılması gerektiği üzerinde duruldu. Bu bölgesel temsilcilikler için burada adaylık tekliflerini ilan etmiş oluyorum. Gelen tekliflere göre bunun değerlendirileceğini paylaşmak isterim.

Değerlendirilen diğer bir konu ise Türkiye’nin yurt dışı diaspora faaliyetleriyle ilgili övgü ve eleştirilerdi. Özeleştiriler de vardı elbette. Bu anlamda hem Türk Devletleri ile Türkiye’nin diasporalarla ilgili daha fazla etkileşim içeren bir program geliştirmesinin, ciddi bir bütçe ayırılmasının, bu bütçenin objektif kriterlerle yönetilmesinin, mümkünse 1 milyar dolar gibi bir hedefin ortaya konmasının gereği üzerinde duruldu. Bu da inşallah zaman içerisinde olacaktır diye düşüyorum.

Konuşulan bir diğer önemli konu ise Ermeni Meselesi idi. Bu konuda çok iyi bir durumda değiliz geldiğimiz nokta itibarıyla… Azerbaycan’ı ve Türkiye’yi çok daha yakından ilgilendiriyor. Diğer dost kardeş Türk Devletleri’nin ve Türk toplumlarının da ilgisini daha çok bekliyoruz. Ama gelinen noktada çok iç açıcı değil yaşanan gelişmeler. Bu konuda özeleştirilere de ihtiyacımız var. Dün Akil Kişiler Kurulu Toplantısı’nda bundan sonraki yol haritası için öneri sunacak kısa ama güçlü bir rapor yazılması noktasında bir komite kurulması teklif edildi.

Yedi – sekiz kişiyi aşmayacak bu komitenin başkanlığını da muhtemelen Profesör Vamık Volkan üstlenecek. Bunun prensip olarak konuşulduğunu, sizin de görüşlerinize müteakip uygun görülürse Forum deklarasyonuna gireceğini belirtmek isterim.

Bugüne nasıl geldik, ne oldu, nerelerde hata yaptık, bunların üzerinde çok durmanın bir anlamı olmadığı kanaatindeyim. Ama bundan sonraki süreci iyi yönetmek açısından güçlü bir yol haritasına ihtiyaç var. Çünkü bu sadece Türkiye ya da Azerbaycan ile Ermenistan ve Ermeni Diasporası arasında olan bir mesele değil. Bir Türk algısının bütün dünyada yara almasına doğru gidiyor. Çok daha farklı tablolarla karşılaşabiliriz önümüzdeki yıllarda. Dolayısıyla Küresel Türk Dünyası algısı açısından da yapılması gereken çok çalışmalar olduğu ortada. Diasporaların daha fazla merkezi ülkelerin sorunlarıyla ilgilenmesi noktasında, daha ilgili olması noktasında özeleştiriler vardı. Onları da yine sizin yüksek dikkatlerinize sunuyorum.

Diğer bir konu da özellikle gelişmiş ülkeleri ilgilendiren yani Batı Avrupa ve Amerika başta olmak üzere refah düzeyindeki düşüşe paralel özellikle Avrupa için politik aşırılıkların artması ile yabancıların yani bizim için diaspora olan unsurların hedef haline gelmesi tehlikesi var. Bu konuda da proaktif olarak çok daha fazla çalışmaya ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Sadece Almanya’da 3 milyon 90 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor. Dolayısıyla; Avrupa’da artan politik aşırılıktan diasporalarımızın daha az etkilenmesi için hem kamu yönetimlerinin dikkatinin çekilmesi noktasında hem de sivil konsept içerisinde birlikte çalışmak noktasında çok daha fazla çalışma yapılması gerektiği gözüküyor. Bunun da altını çiziyoruz.

Bir de benden istirham edilen bir duyuru var, onu da Forum kurumsalı adına paylaşıyorum hem sizinle hem medya mensubu arkadaşlarla. Tayland’da hapishanede bulunan 367 kişilik Uygur Türkleri’nin bir an önce adil bir şekilde mahkemelerinin sonuçlandırılarak hapis hayatlarının sona ermesi noktasında dünya ölçeğinde bir küresel sivil platform olarak bu anlamda gerekli çalışmaların yapılması için hem kendi ülkelerimize hem uluslararası kamuoyuna hem de Tayland hükümetine çağrı yaptığımızın altını çizmek istiyorum. Burada Seyit Tümtürk Beyefendi kardeşimiz derneği aracılığıyla bu konuyla ilgili çok yakından ilgilendiğini bana anlattılar. Kendisine hem teşekkür ediyor, bu konuda maddi manevi yardımcı olmak isteyenlerin de kendisine ulaşmasını öneriyorum.

Siyaset üstü ve kapsayıcı bir nitelikle inşa etmeye çalıştığımız bu kurumsallaşmanın hepimizin katkılarıyla güçlenerek devam etmesini diliyorum. Bu konuda çok daha fazla katılımcılığa ve ilginize ihtiyaç var. Sadece yıllık toplantılara gelmek şeklinde olmamalı. Bu konuda her türlü teklife açığız. TASAM’ın bu anlamda sizlerden herhangi bir farkı yok kurumsal olarak.

Hep birlikte Forum’un, bütün Dünya Türklerinin meselelerinin konuşulduğu ama politikalara da etki eden bir kurumsal yapıya, daha da güçlü bir kurumsal yapıya dönüşmesi için yakın ilgilerinizi beklediğimizi tekrar yüksek dikkatlerinize sunuyor, saygılar sunuyorum.

MİT DOSYASI /// Eski İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin : MİT, Tuğgeneral’in şirketi arac ılığı ile Suriye’ye savaşçı gönderiyor

Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin’den önemli açıklama

Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Pazartesi Konuşmalarının ikinci bölümünde önemli açıklamalarda bulundu. Pekin, Suriye’ye kurduğu bir şirket üzerinden savaşçı sevkeden emekli bir generalin varlığından söz etti.

Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, ‘Cumhurbaşkanı, MİT Müsteşarı’nın istifasından sonra Silahlı Kuvvetler’le ittifak arayışına girdi. Ama eğer TSK’ya yönelik bir komplo varsa kumpas varsa, bunun siyasî sorumluluğu iktidara aittir. İktidar o hâkimleri, savcıları meslekten ihraç etmekle bu işten kurtulamaz.’ ifadelerini kullandı.

Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral Pekin’in asker-siyaset ilişkileri konusunda ezber bozan bir bakış açıcı var. ‘Kimse bizi eleştirmediği için her şeyi doğru yaptığımızı sanıyoruz.’ diyen Pekin’e göre soğuk savaştan sonra malzeme almak dışında hiçbir şey yapmayan TSK’nın kurumsal anlamda yeniden dizayn edilmesi gerek. Pekin’in Silahlı Kuvvetler’e yönelik eleştirileri bununla sınırlı değil. ‘Uludere’de yanlış istihbarat kimden gelirse gelsin sorumluluk TSK’ya aittir.” diyor. Suriye krizi ve çözüm sürecinde MİT’e biçilen tehlikeli bulan Pekin “İstihbaratın görevi başka bir ülkede harekât yürütmek değildir. Emekli bir tuğgeneral kurduğu şirket aracılığı ile Suriye’ye savaşçı gönderiyor.” sözleriyle de nokta atışı yaptı.

Belki de Silahlı Kuvvetler tarihinin en açık sözlü komutanısınız. TSK’nın kurumsal yapısını çok sert eleştiriyorsunuz. Silah arkadaşlarınızdan tepki gelmiyor mu?

Hayır, silah arkadaşlarımdan olumsuz bir tepki almadım. Sadece bir arkadaşım, bir komutanın ‘şu aşamada bu kadar açık eleştiri yapmamamı’ istediğini söyledi. Emekli bir orgeneralimiz de, bir toplantıda bana, terfilerde komutan eşlerinin etkisi olduğunu söylediğim için “Sana çok kızgınız. Aydınlık gazetesi alıyoruz ama seni okumuyoruz. Vatan Partisi’ne oy vereceğiz ama senin için değil.” dedi. Şu anki komuta kademesiyle de görüştüm, onlardan da olumsuz tepki gelmedi. TSK’nın eleştiriye ihtiyacı var, çünkü kapalı bir toplum. Kimse eleştirilmediği için her yaptığımız şeyi doğru sanıyoruz.

TSK’yı hangi konularda eleştiriyorsunuz? TSK neyi yanlış yaptı ya da yapıyor?

TSK, Soğuk Savaş’tan bu yana malzeme alımı dışında bir şey yapmadı. Bütün dünya orduları değişti ama Silahlı Kuvvetler aynı kaldı. Oysa değişen tehditlere karşı TSK’yı yeni baştan dizayn etmemiz gerekirdi. ‘Daha az maliyetle bu ülkeyi nasıl savunuruz?’ diye uğraşacağımız yerde ülke sorunları ile uğraştık. Oysa ülke sorunlarıyla uğraşmak hükümetlerin, sivil iktidarların işi… Silahlı Kuvvetler çok büyük bir enstrüman, özellikle diplomatik anlamda. Ama Türkiye, şu an bu konumda değil. Silahlı Kuvvetler sadece savaşta kullanılmaz. Bu en son seçenektir. Caydırıcı olursanız, daha az maliyetle hedefe ulaşırsınız. Mesela geminizi bir yerlere gönderir, o varlığınızı bir enstrüman olarak kullanırsınız. Mesela Akdeniz’de denizaltı çok önemlidir, çünkü uzaydan göremezsiniz, gönderirsiniz orada kalır. Ama düşünün ki denizaltılarımızda karaya atılacak füzeler bile yok. Bunlarla uğraşmamız gerekirken başka şeylerle uğraştık.

‘Başka şeylerle uğraştık’ derken siyaseti mi kastediyorsunuz?

Evet, siyaseti kastediyorum. İrtica geliyor dedik, başka şeyler söyledik. Üstelik bunları toplum içinde, bağıra bağıra söyledik. Oysa bunların söyleneceği yerler bellidir. MGK’dır, askerî şûradır, başbakan ve cumhurbaşkanı ile yapılan görüşmelerdir. Şunu görmemiz lazım; bu ülkede yaşayan herkes en az asker kadar bu ülkeyi seviyor.

Bu sözü bir komutanın ağzından duymak çok şaşırtıcı…

Ama gerçekten öyle… Askerin görevi en az maliyetle ülkenin savunmasını en iyi şekilde yapmaktır. Biz bunu yapamadık. Bunu yapamadığımız için bizden hesap sorulması gerekirdi. Mesela ABD’de genelkurmay başkanı çıkıyor, askerî harcamalarla ilgili parlamento komisyonuna hesap veriyor. Bizde de bu harcamaların denetlenmesi, mutlaka kontrol edilmesi gerekir. Ama olmuyor.

Ama TSK sivil denetime karşı çıkıyor…

Çünkü askerle sivil arasında çatışma var. Bu çatışma bizi yanlış yerlere sevk ediyor. Oysa asker sivilin işine karışamaz. Çünkü sivil, siyasete bağlıdır. Ama Silahlı Kuvvetler ne yapar? Karar aşamasında sivil iktidara öneriler sunar. Doğru kararların alınmasını sağlamaya çalışır. Dikkate alınmazsa da istifa edersiniz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Harp Akademileri’ndeki konuşması ittifak arayışı olarak yorumlandı. Sizce de Erdoğan, askerlerle ittifak mı arıyor?

Cumhurbaşkanı, Harp Akademileri’nde TSK’ya yönelik komplo ve kumpaslardan bahsetti ama bununla kendisini kurtarması mümkün değil. Eğer TSK’ya yönelik bir komplo varsa, kumpas varsa bunun siyasi sorumluluğu kendisine aittir. İktidar o hakimleri, savcıları meslekten ihraç etmekle bu işten kurtulamaz. Cumhurbaşkanı, MİT Müsteşarı’nın istifasından sonra Silahlı Kuvvetler’le ittifak arayışına girdi. Sanıyorum AK Parti içinde de kendisine karşı gruplaşmalar gördü. Bu nedenle yeni ittifaklar aradı.

TSK yıllarca terörle mücadele ve Kürt sorununda en önemli aktördü. Ancak çözüm süreci ve Suriye krizinde devre dışı bırakıldı? Bu iki hayatî dosya neden MİT’te?

Evet maalesef. Bu normal değil. MİT’in yapacağı işler belli. MİT, Suriye’de bir harekât yönetemez. Bir komşu ülkeye MİT aracılığı ile terör ihraç ediyoruz. Üstelik MİT bunu yaparken paralı askerler kullanıyor. O silahların yarın nereye gideceği belli değil.

MİT, Suriyeli muhaliflere silah mı gönderiyor?

Muhaliflerin silahlarının bir kısmı MİT aracılığıyla gidiyor. MİT cihatçı gruplara silah gönderiyor. Katar aracılığı ile kurulan naylon şirketler var. Onlar aracılığı ile IŞİD’e, El Nusra’ya paralı asker sevkiyatı yapılıyor. Türkiye’deki bu şirketlerin tespit edilmesi lazım… Mesela emekli bir tuğgeneralin kurduğu bir şirket Suriye’ye paralı asker gönderiyor. Şirket MİT adına çalışıyor, başka türlü çalışamaz çünkü… Hükümetin buna mani olması lazım ama… MİT’in de bunları takip ediyor olması lazım. Ama bakın bu sevkiyatı ortaya çıkaran TIR savcıları ne oldu?

MİT’in siyasi iktidarla bu kadar yakın olması ülke güvenliği için riskli değil mi?

Risk tabii. MİT Müsteşarı farklı amaçlarla, sanki bir özel elçi gibi kullanıldığı için iktidarın sır küpü oldu. Bu yanlıştır. Çünkü Milli İstihbarat iktidarın değil, ülkenin istihbarat birimidir. Buna rağmen TSK ile MİT arasındaki işbirliği hâlâ sürüyor. MİT Müsteşarı ile genelkurmay istihbarat başkanı çok yakın çalışır. Müsteşar her hafta komutana bilgi verir, başbakan ve cumhurbaşkanına çıkmadan önce. Komutan istihbarat talebinde bulunur.

Asker çözüm sürecinde nerede duruyor? Siz süreci nasıl görüyorsunuz?

Kürt meselesinde de yanlış gidildi. PKK’ya silah bıraktırdıktan sonra siyasi çözüm üretmek, müzakereye öyle başlamak lazımdı… Özerklik taraftarı değilim ama her şey konuşulabilir. Yoksa buradan yürüyelim, olmazsa geri döneriz olmaz. O zaman risk çok büyür, çatışma başlar. Seçimden sonra müzakere sürse bile iktidar vaatlerini tutamaz. Çıta çok yukarıda tutuldu çünkü. Özerklik vaadi bu ülkede çatışma çıkarır. PKK’nın da silah bırakacağı filan yok. PKK, ABD ve Batı ile müttefik oldu. Bu nedenle Batı da çatışma istemiyor çünkü ayağını basacağı başka zemin yok.

Uludere, Kürt sorunu için dönüm noktası oldu? O vahim olaydan sonra operasyonlar durdu ve müzakereler başladı. Sizce ortada bir ihmal mi yoksa kasıt mı var?

Uludere’de Türkiye’ye komplo kuruldu. O bölgeye Predatör’le baktığınızda onların kaçakçı olduğunu görürsünüz. Genelkurmay Karargâhı’nın bu nedenle ateş emri vermemesi gerekirdi. Pilotun kabahati yok çünkü koordinat aşağıda verilir ve yukarıda bir şey görmez. Kaçakçılarla birlikte bölgede PKK’lı Bahoz Erdal’ın da bulunduğu istihbaratının geldiği söyleniyor. Ama bunun için 40 kişiyi öldüremezsiniz. Bölgedeki jandarmaya sorsalar bile onların kaçakçı olduğunu öğrenirlerdi. Hata TSK’nın hatası. Hatayı başka yerde aramaya gerek yok. Yanlış istihbarat MİT’ten ya da ABD’den gelmiş sonraki mesele… Genelkurmay Başkanlığı’ndan emir gelmedikçe Hava Kuvvetleri bir tek uçağı bile havalandırmaz. Uludere dönüm noktası oldu. PKK ile siyasi zemine çekildi. Dağlıca baskını da öyleydi. Böyle bakınca kasıt var gibi görünüyor. Emri verenlerin ne gibi ilişkileri olduğunu araştırmak lazım…

Erbakan ve Demirel dirense 28 Şubat olmazdı

28 Şubat, soğuk savaş sonrası TSK’nın ilk darbe girişimi olarak nitelenebilir mi?

28 Şubat, Silahlı Kuvvetler’le beraber iş çevrelerinin işbirliğiyle hazırlandı. Sadece askerin işi değil. Aslında 28 Şubat’ta rahmetli Erbakan çıksa ve mesela 27 Nisan’da olduğu gibi, ‘kabul etmiyoruz’ deseydi, asker darbe falan yapamazdı. Hiç kimse de sesini çıkartamazdı. Sincan’da tank yürütmekle olmaz bu işler. Darbe yapmak öyle kolay bir şey değil. Eğer o gün Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel’den gereken desteği görseydi ve karşı dursaydı, darbe filan yapılamazdı. Tehdit değerlendirmesini askerler hazırlar ama belgeyi Bakanlar Kurulu imzalar. İsteseler o tehdit değerlendirmesini değiştirebilirlerdi ama olmadı. Çünkü Erbakan’da da, Demirel’de de geçmişten gelen bir asker korkusu vardı. Düşünün 12 Eylül’ün getirdiği çok büyük bir yıkım var. 600 bin kişi yerinden yurdundan edilmiş. Hem Demirel hem de Erbakan daha önce darbeye maruz kalmışlar. Hatta 12 Mart 71’de Erbakan İsviçre’ye gitmiş, oradan getirtilmiş. 12 Eylül’den sonra her ikisi de Zincirbozan’a gönderilmiş. Mağdur edilmiş. Bu yüzden 28 Şubat’ta darbe ihtimali yoktu ama asker korkusu vardı.

‘Asker-millet el ele’ sözü bana uygun değil

Siz ülke sorunlarını siyasete bırakan demokratik bir ordu bakış açısına sahipsiniz. Bu bakış açısı Vatan Partisi’nin çizgisiyle çelişmiyor mu? Burası sizin için doğru adres mi sizce?

Ben Doğu Perinçek ve arkadaşlarıyla hapishanede tanıştım. Daha öncesinden bir sempatim de yoktu. Tanıştıktan sonra büyük bir mücadele içinde olduklarını gördüm. Dava sürecinde bizim arkamızda duran kimse yoktu. En zor zamanlarda yanımda oldular. Annem öldü, onlar yanımdaydı. Şimdi ben de onlara destek veriyorum. Bu kişisel nedenler dışında ülke bütünlüğü, altı ok gibi ortak noktalarımız var. Ama ‘asker millet el ele’ lafları filan bana uygun değil. TSK’ya düşen, kendi görevini yapmaktır. Silahlı Kuvvetler, iktidar olmak için araç değildir. (Kaynak: Zaman)
Etiketler: