Etiket arşivi: TEKNİK TAKİP

TEKNİK TAKİP : Çevrimdışı bilgisayarlar bile tehdit altında /// ‘NSA radyo dalgalarıyla bilgisayarlara sızıyor’

‘NSA radyo dalgalarıyla bilgisayarlara sızıyor’ (tıklayın)

ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın, dünya genelinde yaklaşık 100 bin bilgisayara, bilgi toplama ve siber saldırılara imkan tanıyan casus yazılım yerleştirdiği ortaya çıktı.

New York Times gazetesinin NSA belgeleri ve uzmanlara dayandırdığı haberine göre, ABD dışındaki ülkelerde gerçekleştirilen uygulamada genellikle ağlar yoluyla erişilen bilgisayarlara casus yazılım yerleştiriliyor.

NSA’in bazı bilgisayarlara ise internete hiç bağlanmasa bile casus yazılımı bir şekilde yükleyerek internet erişimi olmayan bilgisayarların içinde bulunan verilere de ulaşabildiği ve bunları değiştirebildiği kaydediliyor.

NSA’in 2008’den beri uyguladığı ve radyo frekanslarının kullanıldığı bu teknolojide, ağlar yoluyla ya da USB kartları ile gizlice programın yerleştirildiği bilgisayara internete bağlı olmasa bile kilometrelerce uzaktan radyo frekansları ile ulaşım sağlanabiliyor.

Bazı durumlarda çanta büyüklüğündeki bir aygıtın belli bir mesafeden verici olarak görev yaptığı ve saniyeden daha az bir sürede radyo dalgalarıyla hedef bilgisayara veri yükleme, alma ya da değiştirme işlemi yapabildiği belirtiliyor.

Bu yazılımın ajanlar tarafından gizlice bilgisayara yüklenebildiği gibi özellikle dizüstü bilgisayarların üretimi ya da kargo ile gönderilmesi sırasında da bilgisayarlara yerleştirilebildiği belirtildi.

ABD’DEKİ BİLGİSAYARLARA YERLEŞTİRİLMEDİ

Haberde, ABD’nin bu teknoloji ile bilgi topladığı en önemli hedefleri arasında siber saldırılar dolayısıyla sürekli şikayet ettiği Çin ordusu, Rus ordusu, Meksika polisi ve uyuşturucu kartelleri, AB’nin ekonomik kurumları, Suudi Arabistan, Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler yer alıyor.

Dünya genelinde 100 bin bilgisayara yerleştirildiği belirtilen casus yazılımın, ABD içinde herhangi bir bilgisayara yerleştirildiğine ilişkin ise henüz bir bulguya rastlanmadığı kaydedildi.

Haberde, sadece bilgisayarların değil, akıllı telefonlar gibi cihazların da Çin’de bile üretilmiş olsa NSA tarafından bu casus yazılımın hedefine konulabileceği ifade edildi.

Başkan Barack Obama’nın cuma günü, ABD’nin uzun süredir dünya gündemini meşgul eden küresel casusluk faaliyetlerinin merkezinde yer alan NSA’in uygulamalarında yapılacak değişikliklere ilişkin açıklama yapması bekleniyor.

Reklamlar

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Paralel teknik takibi otomatiğe bağlamış

Müfettişler, paralel yapının illegal dinlemelerine kılıf yaptığı genelgelerdeki ‘uygun görüş’ oyununun şifresini çözdü. Teknik takip için otomatik onay veren uygulamanın polis şefleri Ramazan Akyürek, Ömer Altıparmak ve Engin Dinç’in himayesinde yapıldığı belirlendi.

Hükümete karşı 17-25 Aralık yargı darbesi girişimiyle deşifre olan paralel yapıya İstanbul merkezli soruşturmanın Tekirdağ ve Edirne Emniyeti’ndeki ayağında ele geçen ‘Kumpas genelgesi’ndeki ‘otomatik onay’ ayrıntısı ‘paralel keyfiliği’ gözler önüne serdi. Teknik dinlemelerle ilgili alınması gereken mahkeme kararları için ilk önce İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan “uygun görüş” alınması gerektiği hususunun, talebe kontrol edilmeden Karar Takip Sistemi tarafından otomatik onay verildiği anlamına geldiği ortaya çıktı. Dönemin İstihbarat Daire Başkanları Ramazan Akyürek, Ömer Altıparmak ve Engin Dinç’in devam eden “uygun görüş” uygulamasının yer aldığı genelgesi, 2014’te İstihbarat Dairesi Başkanvekili Hasan Akgün tarafından suistimale izin vermeyecek şekilde yeniden yayınlandı.

Uygun görüş ne anlama geliyor

İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen müfettişleri, dönemin İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek imzalı genelgede teknik dinlemelerin İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan “uygun görüş” alınmadan yapılamayacağı uygulamasının detaylarını İçişleri Bakanlığı’na sordu.“Uygun görüş ne anlama geliyor” sorusunu soran müfettişlere gönderilen resmi belgeler, keyfiliği de gözler önüne serdi.

29.1.2008 tarihinde Ramazan Akyürek, 17.2.2011 tarihinde de Ömer Altıparmak tarafından korunan “uygun görüş” kavramının “otomatik onay” anlamına geldiği belirtirken, skandal genelge 19.9.2013 tarihinde ise Engin Dinç tarafından skandal uygulamayı değiştirmeyecek şekilde yenilendi. Skandal uygulama, söz konusu genelge, 26.2.2014 tarihinde İstihbarat Dairesi Başkanvekili Hasan Akgün tarafından “uygun görüş” kavramının suistimale izin vermeyen bir şekilde düzenlendiği son halini aldığı görülüyor. Paralel yapının 2014’e kadar “uygun görüş” adı altında devam eden teknik takiplerinin otomatik olarak sürelerinin uzatıldığı anlaşıldı.

AKYÜREK İMZALI GENELGE

29.1.2008 tarihli Ramazan Akyürek imzalı tamimde, “Takibi yapılmak istenen iletişim araçları merkezi denetim ve kontrol sistemine (Karar Takip Sistemi) işlenmek suretiyle Tekop şubesi ve ilgili Haberalma şubesinin uygun görüşü alındıktan sonra mahkemeden karar talebinde bulunulması, uygun görüş alınmadan kesinlikle hakim kararı alınmayacaktır. Karar Takip Sistemi teknik olarak takibi devam eden iletişim araçlarının karar süresinin uzatılması için otomatik olarak uygun görüş verecektir” ifadelerinin yer aldığı görüldü.

MUHAKKAK GÖRÜŞ SORULMALI

17.2.2011 tarihli Ömer Altıparmak imzalı tamimde, “Karar alınmak istenen hedefle ilgili başkanlığımıza muhakkak uygun görüş sorulmalı” deniliyor.

19.9.2013 Engin Dinç imzalı tamimde, “Haberalma şube müdürlüklerinin örgütsel yönden uygun görüş incelemesinin detaylı bir şekilde yapılmalı, konunun bizzat şube müdürleri tarafından takip edilerek uzman personele Karar Takip Sistemi (KTS) üzerinden onay yetkisi talep edilmeli. Merkez ve taşra birimleri tarafından uygun görüş alınmadan kesinlikle mahkemeden karar talebinde bulunulmamalı, uygun görüş sorulan iletişim araçlarının gerekçe açıklamaları mevzuata uygun ifadelerle yazılmalı, onay verecek birim istediğinde teknik takip gerekçesini detaylı olarak gönderilmeli” şeklinde bir değişiklik yapıldığı görüldü.

ARŞİVLER KONTROL EDİLSİN

26.2.2014 tarihli İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Hasan Akgün imzalı tamimde ise “Uygun görüş değerlendirmesi uzatma talepleri için de yapılmalı, taşra birimleri tarafından uzatma talebi yapılan hedeflere ilişkin arşiv kaydı girilmeli, örgütsel yönden uygun görüş değerlendirmesinde arşiv bilgisi kontrol edilmeli. Konuyla ilgili hassasiyetle hareket edilmeli” ifadeleri kullanılıyor.

****

****

MK ULTRA PROJESİ /// MEHMET EMİN ÇİFCİ : Telekinezi ile Zihin Ko ntrolü ve Yasadışı Teknik Takip (BBG EVİ)

Tüm okuyucularım ve arkadaşlarımın geçmiş bayramını kutlayarak ve inşallah gönlüne göre bir bayram geçirmiştir diyerek müsadenizle sözlerime başlamak istiyorum.

Efendim geçen hafta !!elektronik gözetim!! ve !!paranoid şizofreni!! başlıklı bir yazı yazmaya başlamıştım. Kaleme aldığım bu yazılar bazı web sitelerinden alınma idi. Nasıl bir tesadüfse bu web sitelerinin TİB tarafından (Şu an da MİT e bağlı) mahkeme kararı gösterilmeden kapatıldığını gördüm. Önceki yazımda bu konuyla ilgili bir şahıstan ve dilekçesinden bahsetmiştim. Bu manyetik dalgalanmaları analiz edebilecek yer olan TİB’e gönderdiği dilekçesine 1 yıldır cevap gelmediğinden bahsetmişti. Cidden tesadüf olmuş.

Bu yazım yine derlemelerden oluşma..

Bu zihin kontrolü veya telekinezi (uzaktan sinirsel denetim , kontrol veya izleme) nerden başlamış kimin aklına gelmiş nerde kullanmış onlar yazmakta..

İnşallah faydası olur dileklerimle sizlere şimdiden saygılar sevgiler..

Zihin Kontrolü ve Yasadışı Teknik Takip

Bu kampanya, -Batıda- hakkında belli bir şuur ve tepki oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda, -kendi çapında- vatandaşları kaba hatlarıyla da olsa bilgilendirmek ve potansiyel mağdurların oluşmasını engellemek için hazırlanmıştır.

Amacımız, insanlığı tehdid eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da” ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir. Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların uydurmaları veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret olmadığını göstermektir. Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme alınmıştır.

TELEGRAM, askerî bir silahtır” dedik. Fakat bu silah türü, "konvansiyonel" dediğimiz, kabul edilmiş, genel mânâda bilinen silahlardan kimi farklılıklar arzeder:

Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi” dışında bir üçüncü kişi, bu silahın etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor. Sadece “hedef kişi”nin tepkileri müşâhede edilebiliyor.

Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine has özelliklerinden dolayı, ortada fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından sorumlu askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya dışında, hem siyasî ve ideolojik olarak kendilerine “yakın” sayılabilecek insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik görüşlerine “aykırı” görülen şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş ayırımı yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef” addedilerek uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği” buna imkân sağlıyor.

Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak “nezih ve temiz bir iş"(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına tamamen ters nitelikte olan bu silahın en önemli hedeflerinden biri de, “kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre yerleştiği şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var. Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında yayınlanan birçok ciddi kitab, dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma ve döküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli olarak seminer ve konferanslar tertib ettiklerini de biliyoruz; insanları şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor.

Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma süreci yaşanırken; üstelik ABD ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri bile yapılırken; TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice Organizasyonu başkanı Cheryl Welsh’in ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu silaha karşı maalesef ülkemizde yeterli bir kamuoyu tepkisi gelişmemiştir.

Fakat herşeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu’nun yaşadıklarından ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz: BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR.

Askerî terminoloji içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN(!) ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” kategorisinde yapılan bu çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün "kısmî bilgisi" dâhilinde yapılıyor. Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin patentini ellerinde bulunduran bellibaşlı ülkeler, hem de Türkiye gibi bu silahların sadece "uygulama alanı" (DELTA) olan ülkeler için geçerli. Böylesi anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin önünde ve bilgisi dahilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları” kriterlerini ihlal etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil.

Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah sözkonusu iken; dünyada “elektromanyetik silah” yarışı tüm hızıyla devam ederken; Türkiye, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hattâ Bhutan gibi ismi bile pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı bulabilmişken; Türkiye’deki bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan bu gidişata işaret etme kaygısını da taşıyor.

Bazı Türk bilim adamlarının çıkışlarını övgüye değer bulsak da, maalesef yetmiyor. Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri paylaşımını ve bu gaye çerçevesindeki her çeşit müsbet faaliyeti yahud böylesi faaliyetleri tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyoruz.

Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyoruz.

TELEGRAM VE ETKİLERİ

Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN” (Non-lethal) kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic Weapons) arasında çok özel bir yeri olan "ZİHİN KONTROLÜ" (Mind Control) yâni TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın etki alanını ifade eder. TELEGRAM, herşeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır. Mesele, “şunu şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir burada.

TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular “by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYNE normal yahud anormal görüntü ve sesler nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme gibi metodlarla da desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına alınmaya çalışılır. Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.

2. Fizikî ve ruhî bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan uyanma.

3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.

4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.

5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık kas atmasına benzer titremelerin olması.

6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu.

8. Bilinir bir sebeb yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli.

9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.

10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar.

11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.

12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi.

13. Cinsî organda titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm.

14. Sebebsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme.

15. Gözler kapatıldığında, hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.

16. Şuursuz olarak sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama.

17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.

18. Görülen ve duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu duygusuna kapılma.

19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma.

20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir sürede bitmesi.

21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları.

22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi.

23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması.

24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma. Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.

25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.

26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.

27. El hareketlerinin kontrol edilmesi.

28. Düşüncelerin okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi.

29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.

30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi.

31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.

32. Sürekli kulak çınlaması.

33. Çene ve dişlerin sebeb yokken titremesi.

34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.

Bu silahı diğer konvansiyonel silahlardan ayıran, -yukarıda saydığımız özelliklerinin dışındaki bir diğer- hususiyeti de; "KİŞİYE ÖZEL" ve "AYARLANABİLİR" olması, yâni hedef kişinin fizik, ruh ve beyin yapısına göre saldırı imkânı sağlaması. Şöyle ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle beraber kimsenin göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin sözkonusu olduğu ve bunun da “mevcut sahne”de görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin her yönden kuşatılmaya çalışıldığı, tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır. Hâdisenin sadece ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik silahla MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dâhil edildiği gözönüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır.

Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay” olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla hapishânedeki mahkûmlar, hastahânedeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği gibi, bu uygulamanın kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır. Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dahi, şimdiki tatbikat, “seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır.

Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu söylemek icab ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık alanda olup olmaması, hattâ normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile onun TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil. Buna rağmen, hedef kişinin mekânı daraltıldığı nisbette silahın tatbik gücü ve etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz.

TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir.

Merkezi Teksas’da bulunan Bioelectromagnetics Special Interest Group of American MENSA Ltd’in yayın organı Resonance’ın Nisan 1998’de yayınlanan 33. sayısında editör Judy Wall, "Military Use of Mind Control Weapons" (Zihin Kontrol Silahlarının Askerî Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

– «"Zihin-Değiştirme" sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı teknolojisine dayanmaktadır. "SSSS" – SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5,159,703 Patent numaralı, "SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM"dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ). Patent açıklaması da şöyle:

Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki işitilir olmayan taşıyıcılar yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir»

Sözkonusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor:

– «Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak, beynin düşük genlikteki (low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ’ni belirleyip tecrid edebiliyor, bunları bilâhare sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir insanın belli bir duyguyu yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde çalışarak, bu yolla kişiye âit duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o ândan itibaren onu çoğaltmayı başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR’a yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.» [1]

Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan damlayanlardan ibaret kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleyedursunlar, adamlar apaçık “patent”ini bile almış!..

TÜRKİYE’DE TELEGRAM

“Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii olan yahud siyasî – ideolojik bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer husus. Misâl olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan’lı devlet adamı ve insan hakları savunucusu Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı Amerikalı yazar Kai Bashir ilk akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler etkisindeki Macaristan’dan meşhur satranç ustası Paul C. Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi olan şahsiyetler de var. O da Rizal gibi yurdundan uzakta yaşıyor. 1958’de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün Avustralya’da hayatını sürdürüyor.

Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının hedefleri de olsalar, Salih Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu teslim etmek durumundayız.

Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi – adlı eseri, bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme alınmış ve bu bahiste meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki- biricik kaynaklar kıymetinde.

TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek siyaset, gerek akademi, gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır.

Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları ve onların örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan – olması icab eden basınsa, bu konuda tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır. Güya entellektüel ve bağımsız(!) bilim adamlarının insanı hayrete düşürücü cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası.

Bildiklerini söyleyebilen Türk bilim adamlarından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz. Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş.

Prof. Dr. Selim Şeker, kendisine sorulan “elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?” sorusuna şöyle cevab veriyor:

– «Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım. Arzu edenler kitabta ayrıntılı bilgileri bulabilirler.

ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak. BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!»

Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

– «İnönü Üniversitesi’nde elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi.

Hoca Ahmet Yesevi Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları, öğretim üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik Silahlar” başlıklı konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu.

Aynı zamanda Malatyalı olan Dr. Cahit Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerini izah etti.

Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını, nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl kullanılabileceği ile ilgili bilgiler veren Dr. Karakuş, aynı zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve nerelerde kullanıldığı ile ilgili detaylar üzerinde durdu.

Dr. Cahit Karakuş, konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA DÜNYANIN GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur. Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir. En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize önemli görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.” dedi. [2]

Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan göze sokucu kalabalıktan ayrılan böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın.

DÜNYADA TELEGRAM

Muhtelif metod ve amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski.

Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor. 

Nikola Tesla’nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensibleri istikametinde yapılan çalışmalar; Hitler Almanyası’nda yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması; Almanya’dan ABD’ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado’nun 60’larda zihin kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler…

Prof. Dr. Jose Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor. Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi’nin sembol şahsiyetlerinden olan bu sinirbilimci, 1960’larda birçok hayvan, hattâ psikolojik problemleri olan hastalar üzerindeki deneyleri sebebiyle çokça tenkid edildi. O dönem Pentagon’un da kısmen desteğini almıştı.

Delgado’nun 1969’da yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü – Psikomedenî Bir Topluma Doğru (Physical Control of the Mind – Toward a Psychocivilized Society) kitabının takdiminde; Rockefeller Üniversitesi, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına katkılarından dolayı Delgado tarafından “şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı hayvanların durumu için, "âdeta elektronik oyuncak gibi oldular" diyerek memnuniyetini ifade edecektir.

Delgado’nun yaptığı en meşhur deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, bizzat şahid olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor:

– «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şahid olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dört nala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına benzer bir araçla, kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen çipler sâyesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.» [3]

1975 yılında yayınlanan “Two-Way Transdermal Communication with the Brain” (Beyinle Cilt İçinden İki Yollu İrtibat) başlıklı bir yazıda ise, Delgado’nun beyin araştırmalarını bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal –cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının eşzamanlı kayıd altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“ denmekte idi.

1974 yılında Dr. Joseph C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk defa olarak insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı kaydedildi. Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de hedefine ulaştı. Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne nakledilmesi deneyleriydi yapılan. Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı koyamıyor, savunmasız kalıyordu. Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!- bilgisayardan geliyordu.

Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya başlanmıştır. Buna en bâriz misâl, NASA’nın astronotlarla “seslendirilen kelimeler” olmaksızın konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92 nisbetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir.

ABD veya CIA’nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş tarihi olarak 1941 verilir. O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim adamlarını kontrolü altına almaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. “Büyük ölçüde” diyoruz, çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci ve psikanalist Dr. John C. Lilly, insanlar üzerindeki deneyleri ahlakî bulmayarak bu birlikteliğe kısa bir süre sonra son vermesiyle de meşhurdur.

ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır.

ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır. Olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanısıra, akıl hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûmların, hattâ ordudaki askerlerin bu deneylerde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar yaşayanlar yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştığı bugün artık kesin olarak biliniyor.

ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi, Sovyetler’in casus veya esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların “başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı.

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles’in onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi’ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

1. Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metod geliştirmek.

2. Özel sorgulama teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması.

3. Hafıza geliştirme usullerinin araştırılması.

4. CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

BLUEBIRD Projesi’nin kod adı, 1951 Ağustos’unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956’da noktalandı.

Ancak, ARTICHOKE Projesi’nin durdurulmasından üç yıl kadar önce, yâni 13 Nisan 1953’te, o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms’in teklifleri doğrultusunda, MKULTRA Projesi başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle” (Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor.

MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla başvurulan araç, metod ve ilmî disiplinler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler, askerî araç gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA’nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna da MKDELTA adı verilmişti.

1970’lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve Devlet Hastahânesi’nde yaşanan elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü vak’aları mahkemelere taşınmışsa da, -tahmin edileceği üzere- bir netice alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa!

Zihin Kontrolü yahud TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD’de yapılan çalışmalarla sınırlı değil. Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan Doğu Avrupa ülkelerinde, bu istikametteki çalışmalarına azamî bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu.

Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi, kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ varlığını hissettiriyor olması, işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın yukarıda adlarını saydığımız bu nevî projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de uzandığı söylenebilir. Yeni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi, siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini gösteriyor.

Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda Rusya, bunlara mukabil Çin önemli. İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili kaynaklarda göze çarpıyor.

Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK DÜŞMAN” tabirini kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle, ABD’deki “Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatiyle, ülke ülke zihin kontrolü konusunu kurcalarken, en çok malzeme bulma şansımız olan ülke, ABD. Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dökümana ulaşsak da, bunları ABD’nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının geliştirilmesi konusunda duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya gayriresmî yayınlardan süzme şansı doğuyor.

“Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki ülkelerarası silahlanma yarışını ve “ideolojik çatışma” vurgusunu delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihinde Washington Times’da çıkan Kelly Hearn imzalı bir makaleyi örnek gösterebiliriz.

Pentagon’un kaygıları olarak: Çin ve İran’ın nörolojik (beyin ve sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında işbirliği ve yardımlaşma hâlinde oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri üzerinde etkili böylesi silahların geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu ve önlem alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı.

Sözkonusu makalede, yetkililerin "Yabancı Teknolojik Sürprizler" ismi altında gizli bir panel düzenlediği, konunun uzmanı 16 bilim adamının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği ve yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında belki en dikkat çekici olanıysa, 16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher C. Green. Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor; bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor. Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında ismi geçen, 1969’da CIA’nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim. [4]

Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi ülkesini değil, neredeyse tüm dünyayı "laboratuvar"a çevirme gayretindeki ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten makale ve raporlar ardarda yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misâl olarak, Sonoma State Üniversitesi’nin desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan ve "ABD’de Elektromanyetik Silah Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri Tarihi Üzerine" (A Study of the History of US Intelligence Community Human Rights Violations & Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla Peter Phillips, Lew Brown ve Bridget Thornton tarafından kaleme alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz. [5]

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- adıyla yayınlanan Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi, ABD ve Avrupa ülkelerinde zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır. Tesbit, bugün de aynen geçerlidir. Fakat, artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor. Buna misâl bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA’ya (National Security Agency – Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtivâ etmesi bakımından önemlidir:

– «MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI KULLANMASI: Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral (Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektromanyetik Beyin Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtivâ eden 1950’li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir.

Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde, “radyoaktifliği ve nükleer patlamaları ihtivâ etmeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak sınıflandırılır. Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli olarak yürütülmekte ve muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir. Aynı zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da vardır.

NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden hususî elektronik teçhizata sahibtir.

NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Millî güvenlik gayesiyle NSA, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir. Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ, askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır.

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim (Remote Neural Monitoring – RNM), kulağı devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği olan işitilir halüsinasyonları taklid ederek, kurbanların takatini gizli biçimde kesmek için kullanabilirler.

Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik faaliyetlerini plânlayabilir ve kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir. NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.

UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ: Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır. NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde, kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır. Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç buudlu ses ve şuuraltı ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek) gönderilebilir ve görüntüler de görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü değiştirebilir.

Konuşma korteksi – işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya izin verir.

İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir. Bu frekans, beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir. Değişik beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevab verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz arasında değişmektedir. Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir. Her insan tek bioelektirik rezonans – entrainment frekansları kümesine sahibtir. Bir insanın beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler gönderme, bu işitilir bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir.

Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort Meade’deki Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak haberdar oldu.

Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek için üç buudlu Uzaktan Nöral Denetim sesini doğrudan doğruya beyinde kullandılar.

Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek ve kendisine karşı son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere başvurmasını önlemek için Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır. Davacıyı tecrid etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice dinlenen kişilere de sahibtiler. Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral Denetim ile taciz edilmesine ve bu istihbarat operasyonları metodunu kötüye kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.» [6]

16 Temmuz 1977 tarihli New York Times gazetesindeki bir haber-makalede, "ABD, insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor" (U.S. Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu. Bu haberden sadece bir yıl sonra yayınlanan Walter Bowart imzalı Beyin Kontrol Harekâtı kitabı ise, gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Aynen şunları yazıyordu Bowart:

– «Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. ŞİMDİ BU KABİLİYETLERİYLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİŞMESİ MÜMKÜNDÜR. Bu harb görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.» [7]

İrlandalı George Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini söyler ve Hürriyet Projesi (Project Freedom) adlı internet sitesinde şunları dile getirir:

– «İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de itibarını yok etmek için çaba sarfetmektedirler.

Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü” silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi. ABD Ordusu’nun “Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı kullandığı, medya (Discovery Kanalı) tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde Channel 4 televizyonunda yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere istihbarat ajanlarının toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği gösterildi.

İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını artık inkâr edememelerine rağmen, bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde sürekli olarak ve artarak “davranış manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir.

Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman, bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin otoriteci ve vahşi zihniyetinin gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?). “Uzaktan Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa çıktığı zaman, bunların bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesidir. Schopenhauer şöyle der:

“Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir. Sonra, ona karşı şiddetle direnilir. Sonunda, o kendisini âşikar olarak belli eder.” [8]

İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI

ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil. Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.

Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya’da Alman Gizli Servisi BND’nin (Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla zihnî ve fizikî tacizi altında olduğunu söyleyen; 2003’ten intihar ettiği 11 Eylül 2007’ye kadar (48 yaşındaydı) medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan; ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri, ne hayatının son devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık protesto faaliyetleri, evet maalesef hiçbiri işe yaramadı.

Helwig’in trajedisini, onunla ilgili olarak yayınlanan İngilizce bir yazıyı haftalık Baran dergisi için Türkçeye çeviren Akademya yazarı Oğuz Yıldırım’ın tercümesinden takib edelim:

– «TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine misâl olması bakımından çarpıcı bulduğumuz hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz. Metnin İngilizcesine: httpuser.chol.comsmartybbsdownload.phpid=antidew&db=pds01&uid=12&fn=2 adresinden ulaşabilirsiniz.

“(…) Takib edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında farkettimse de, pek fazla önemsemedim. İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına çalışmak üzere, “BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin” adresine yönlendirildim. Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli insanlar tarafından takib edildiğimi farkettim. (…) İşyerinde aksilikler olmaya başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi bozmaya çalışıyordu. Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel” (Alm. Bir çeşit pasta) ikramını kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahid olmuştum. Bir başka sefer, termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla birlikte tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış olabileceğinden şübhelendim.

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek; F.U. R Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde çalışmaya başladım. 2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC ustası olarak çalışmaktaydım) farkettiğim bir şey oldu; tüm vücudum bir ateş içindeymişçesine yanıyordu. Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki araçlarda iken de duyuyordum. Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak göğsüme kadar yayılıyordu. Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla ışınlar gönderdiğinden şübheleniyordum. Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları vücudumun her yanında hissediyordum. Mezkûr şikayetlerle bir doktora müracaat ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı. Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı. Komşularımdan şübhelenerek polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi.

Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve kesintisiz süren ağrılarımın asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te bir psikiyatriste göndermişlerdi. Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678 Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra” hastahânesinde 22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastahâne ilgililerine maruz kaldığım ışınlardan bahsettim ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim için buradan ayrıldım. Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebeb oldu. Göğsümde, kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli sıcaklık dolayısıyla geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım, vücudumun ışına tabî tutulan bölgesine dokunduklarında radyasyonun sebeb olduğu sıcaklığı hissedebiliyorlardı.

O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten herşeyi yazmaya başlamıştım. Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon hissediyor ve artık devam edemiyordum. Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri, şiddetli ışına maruz kalıyordu. Tekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı.

27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis “yardımı” ile “Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde bulunan “Joseph-Krankenhaus” hastahânesine götürüldüm. 4 Ocak 2005 tarihine kadar burada tutuldum. Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime gelen komşularımın benim belirttiğim şikâyetlerin aynısından müştekî olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim.

24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee, 13189 Berlin adresinde bulunan Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile tarafıma vasî tayin edildi. 25 Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti.

2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha ziyade kulaklarımda duymaya başladığım ağrılarla birlikte radyasyona maruz kalma hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında ziyaret etmekte olduğunu müşâhede ettim.

Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza almaksızın masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?” diye soruyordum. Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevab bulamadım.

Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik deneylerin kurbanı olduğumu alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime bu durumla başa çıkabileceğimden şübhe duyar hâle geldim.

O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu. Kısmî amnezi, hafıza kayıpları oluşuyordu. Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı sesler duyuyordum. Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler sarfediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum. Bu durum, özellikle caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı. Meselâ, gelmekte olan arabanın altına kendimi atmam gerektiğine dair şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve âdeta uçurumun kenarından dönüyordum. Birileri hafızamı kasden bazen siliyor bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda kısmî hafıza kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle geliyordum.

2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikâyet dilekçesi yazarak CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim. Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle şiddetli başağrıları oluyordu ki, ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket ettiremiyor ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici iğneler yaptı. Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör tesbit edildi. Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu. Bunun üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede çıkmış, ancak eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti.

Boğazımdaki ağrı yemek yememe manî oluyordu. Göz kapaklarımda ve kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu. Yüzümde ve vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler oluşmuştu. Vücud ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri geçiriyordum.

30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri tesbit etmişti. Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebeb olduğunu söylediğimde, muhtelif sebebler ileri sürmüş ve artık tedavimle ilgilenmemişti. Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da aynı ıztırablardan müştekî olarak, sözkonusu gizli servisin elinde “kobay” olma kaderini paylaşıyordu. Bu insanlar, adaleti korumakla mükellef olan parlamento ve hükümet yetkililerine müracaat edip herhangi bir netice elde edemediler. (…)

Almanya (Grundgesetz) Anayasası’na göre, (II Bölüm, Madde 20, Paragraf 4) “Her Almanya vatandaşı, mecbur kaldığında, insan hakları ihlâline karşı koyma hakkına sahibtir.” Bu kanun maddesine göre benim protesto etme hakkım sözkonusudur. BND’nin elektromanyetik dalgalar yoluyla beni radyasyona tâbi tuttuğuna dair küçük bir posteri göğsümde taşımaya başlamam bu sebebleydi. (…)

4 Eylül 2007 tarihinde şikâyetimi bütün gazete editörlerine gönderip bir internet sitesine de ekleyince gizli servisin psikolojik baskısı hayli artmıştı.

Radyasyona maruz bırakılmam yanında, bu sefer, kafamın içinde beni tehdid eden sesler duyuyordum:

“Seni öldüreceğiz, sen artık bir zombisin! Senin hafızanı sileceğiz, yakınlarını öldüreceğiz! 22 Eylül’de protesto gösterisine gidemeyeceksin! Yakınlarını düşün! Ellerini, ayaklarını ve vücudunun diğer organlarını mahvedeceğiz! Seni bir zombiye çevireceğiz!”

Bu seslerle geceleri taciz edilerek uyumama mâni olundu. Bana cevablamamı istedikleri birtakım sorular sordular. İrademi kuşatıp beni kontrol ettiler.

Şübhesiz, insanlık haysiyetim taciz edilmiş; böylece, Almanya Anayasası ile de garanti altına alınan insan haklarım, millî ve uluslararası hukuk anlamında da çiğnenmiştir.”

Peter Helwig’in 10 Eylül 2007’de yâni ölümünden bir gün önce yazdığı mektub:

“(…) Beni iki gecedir uyutmadılar. Bugün bana iki çıkar yol gösterdiler, bana işkence yapabilecek güce sahibler. Uzun zamandır, beni öldürmelerine müsaade etmekten başka çıkar yol olmadığını düşünüyorum. Kaderime razıyım, beni öldürmek istiyorlarsa öldürsünler.

Bugün bir süre uzandıktan sonra beni yine tehdid edip, “kalbini söküp canını alacağız! Hafızanı sileceğiz! Sol kolunu ve bacağını koparacağız! (…)” dediler. Beni depresif bir hâle soktular. “Seni bir zombi hâline getireceğiz! Neden yatıyorsun, niçin konuşmuyorsun?” diye sordular. Çok yorgun olduğumu, bu hâldeyken konuşamayacağımı söylediysem de, istemeden ve otomatik olarak cevab vermemi sağladılar, beni kontrol edebiliyorlar.

Bir not eklemek istiyorum: Beni kontrol ediyorlar ve şöyle tehdid ediyorlar:

“Karar ver, seni mi, yakınlarını mı öldürelim!”

Ruhum tamamen paramparça oldu ve uykusuzum. Sürekli tehdidvarî kelimelerle baskı yapıyorlar.”

“DimitriSchunin@gmx.de” mail adresinden gelen bir mesajda, “intihara kışkırtma”nın aslında Ceza Kanunu’na göre “cinayet” demek olduğu notu da eklenerek; Peter Helwig’in 11 Eylül 2007’de 48 yaşında iken öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü, komşularının ve polisin konu hakkında sessizliklerini koruduğu bildiriliyordu.» [9]

Peter Helwig ve benzeri yüzlerce TELEGRAM mağdurunun trajedisi, Türkçedeki basılı kaynaklardan veya internet kaynaklarından çok daha geniş olarak araştırılabilir. İkisi Türkçeye de çevrilmiş ve bizzat mağdurların kaleme aldığı eserler de, İngilizce bilenler tarafından temin edilebilir.

NE YAPMALI?

TELEGRAM yahud herkesçe bilinen adıyla Zihin Kontrolü, diğer tüm ruhî, psikolojik, parapsikolojik, nörolojik, fizyolojik, teknolojik, sosyolojik, fizikî, kimyevî, felsefî, metafizik vs. yönleriyle beraber, aynı zamanda ASKERÎ bir silahtır ve, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, hedef kim olursa olsun, kullanımı insan haklarının ihlalidir.

"Yapılması gereken ne?" sorusuyla birlikte, "kimler öncelikle ve âcilen harekete geçmeli?" sorusu daha bir elzem görünüyor:

İlk olarak, başka herkesten önce bulunduğu cemiyete karşı sorumluluğu olan entellektüeller bu mesele üzerinde yoğunlaşmalı, şuurlanmakla kalmayıp diğerlerini de şuurlandırmalı, dikkat çekme ve çareler sunma noktasında omuzlarındaki yükün ağırlığının idrakiyle hareket etmelidirler.

İkinci olarak, ister iktidarda, isterse muhalefette olsunlar; yâni hem idareci mevkiindeki, hem de o kademedekileri takib, ikaz ve yönlendirme borcunda olan muhalefetteki tüm siyasîler, bu mesele üzerinde kendilerine düşen mesuliyeti üstlenmeli ve gerekeni yapmalıdırlar. Yoksa mevcudiyetleri, mevkîleriyle bağdaşmayan, ülkenin siyasî ve askerî meselelerinden bîhaber, alay konusu bir hâl arzetmeye devam edecektir. Sözkonusu “silah” bu ülkenin malı olmamasına karşılık, uygulama sahası bu ülke ve bu ülkenin insanıdır; işlenen suçun “yerli” failleri de yine bu ülkede ve ortalıkta dolaşmaktadır. O hâlde bu ülkeyi yönetenler yahud yönetmeye talib olanlar, iddialarının gereğini yapmak, Türkiye’deki Telegram tatbikatının baş sorumlusu MGK’yı hesab vermeye davet etmek zorundadır.

Üçüncü olarak, TELEGRAM’ın teknoloji ve tesir alanına giren bahisleri araştırmakla mükellef olan ilgili sahalardaki bilim adamları, sorumluluklarının gereğini yapmalıdır.

Sevgi ve Muhabbetle..

Almanyanın MİT’i görüntülü olarak izleyebildiği haberi de basında yer aldı. Eskiden ABD’nin jesti ile kısa aralıklı izlenebilen insanlar şimdi kesintisiz izlenebiliyormuş.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/107833/_Sifirlama_ve_Babacigim_dan_daha_bomba_ses_kayitlari.html

ALMANYA’nın Türkiye’yi 5 yıl süreyle dinlediğinin ortaya çıkmasıyla iki ülke arasındaki ilişkiler gerildi.

Yaşanan gelişmeleri bugünkü köşesine taşıyan Yeniçağ gazetesi yazarı Arslan Bulut ise çarpıcı bir iddiada bulundu. Almanya’nın Türkiye’yi sadece dinlemediğini aynı zamanda görüntülü olarak da takip ettiğini söyleyen Bulut, "Asıl bomba kasetler Almanya’nın elinde" dedi.

Bulut’un bugünkü yazısından satırbaşları şöyle:

"…Bild gazetesinin, Almanya’nın, Türkiye’yi 2009’dan beri dinlediğinin ortaya çıkmasıyla ilgili haberinde “Türkiye, MİT kanalıyla radikal İslamcı gruplara silah ve lojistik destek veriyor” ifadeleri yer aldı. Kısacası Alman istihbaratı, beş yıldır AKP iktidarının bölgede giriştiği bütün gizli operasyonları kayıt altına almış durumda!

Yani sadece AKP iktidarını değil Türkiye’yi çok zor durumlara düşürebilecek asıl bomba kasetler Almanya’nın elinde!

Hem bu kasetler sadece telefon dinlemesi değildir. Zira Yaşar Büyükanıt’ın “BBG evi gibi teröristleri takip edebiliyoruz” dediği gibi Almanya’nın elinde de herhalde bu teknoloji vardır. Türkiye’nin bu teknolojiden kısa dönemler halinde faydalanması, ABD’nin jesti ile mümkün olabiliyordu.

Almanya ise Tayyip Erdoğan’ın bütün faaliyetlerini görüntülü olarak kaydetmiş olabilir!

Gazeteci Arslan Bulut’un bu ifadeleri sonrası akıllara ünlü ‘Babacığım ve sıfırlama’ ses kayıtlarından daha önemli kayıtların Almanya’nın elinde olabileceği konuşuluyor.

TEKNİK TAKİP : İstihbarat birimleri İngiltere sakinlerinin verilerine serbest ulaşım hakkına sahip bul unuyorlar

The Guardian’ın haberine göre, İngiliz hükümeti ilk defa ulusal istihbarat kurumlarının uygun bir mahkeme kararı olmadan İngilizlerin verilerine serbest bir şekilde erişim hakkına sahip olduklarını itiraf etti.

Bu durum istihbarat kurumlarının yetkilerini aşması ile ilgili olarak Privacy International ve Liberty and Amnesty International örgütleri insan hakları savunucularının ilkbaharda açtıkları davaya cevap olarak gizli yürütülen soruşturmaya yönelik yetkili denetleme komisyonunun yayınladığı belgede yer aldı.

Raporda “İngiliz istihbarat kurumları izinsiz bir şekilde kapsamlı olarak vatandaşların verilerine ulaşıyorlar. Ayrıca onlara mahkeme izni ve özel yetkisi olmadan ABD Ulusal Güvenlik Ajansı ve diğer ülkelerin istihbarat ajanslarının verileri aktarılıyor” ifadelerine yer verildi.

Belgede bununla beraber belgelerin İngiliz ihtihbarat kurumlarına diğer devletler tarafından aktarılması durumunda vatandaşların verilerini elde etmek için özel izin almaya gerek olmadığı belirtidi.

Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/news/2014_10_29/Istihbarat-Ingiltere-serbest-ulasim/

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Semra ve Ahmet Özal’a 2 Yıl Teknik Takip Uygulandı !

Hürriyet gazetesi, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddiasıyla açılan soruşturma kapsamında Semra Özal ve Ahmet Özal’ın da şüpheliler arasında yer aldığını gündeme taşıdı!

Hürriyet gazetesinden Mesut hasan Benli imzasını taşıyan habere göre Semra Özal ve oğlu Ahmet Özal, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal‘ın ölümünün zehirlenme sonucu olduğu iddiasıyla ilgili soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla 19 kez dinlendi.

"Ekonomik çıkar sağlamak amacıyla örgüt kurmak, örgüt faaliyeti kapsamında kasten adam öldürmek" suçlamasıyla Semra ve Ahmet Özal’ın da dahil edildikleri soruşturma dosyası Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından talep edildi. Davanın şu an tek sanığı ise emekli Tuğgeneral Levent Ersöz.

Özel Yetkili Savcı Kemal Çetin‘in, Turgut Özal’ın planlanarak öldürüldüğü iddiasıyla başlattığı soruşturma kapsamında savcılık Semra ve Ahmet Özal için 19 kez dinleme kararı aldırdı. İlgili soruşturmada daha önce 2 gizli tanığın beyanları esas alınmış ve dosyada zamanaşımının dolmasına 1 gün kala emekli Tuğgeneral Levent Ersöz hakkında dava açılmıştı.

Özal’ın Eşi ve Oğlu Hakkındaki Dosya Kapanmadı!

11 Eylül 2013’te başlatılan davaya rağmen Semra ve Ahmet Özal’ın da aralarında bulunduğu 56 kişi hakkında soruşturmaya devam eden Savcı Çetin, içlerinde Orgeneral Arslan Güner’in de yer aldığı 54 kişi hakkında ‘Özal’ın öldürülmesi eylemine katıldıklarına ilişkin yeterli delil bulunmadığı’ gerekeçsiyle 5 Mart 2014’te takipsizlik kararı aldı. Bu karara rağmen Savcı Çetin, Semra ve Ahmet Özal hakkındaki dosyayı kapatmadı ancak özel yetkili mahkeme ve savcılığın kaldırılması ile birlikte söz konusu dosya yeni kurulan Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu‘na gönderildi.

Haberin detayında savcılığın soruşturma süresince Semra ve Ahmet Özal hakkında 19 kez dinleme kararı aldırdığı ve 2 yıl boyunca teknik takibin gerçekleştirildiği bilgisine yer veriliyor.

Son dinleme kararının 26 Şubat 2014 tarihinde TMK 10’uncu maddesi ile görevli 2 No’lu Hâkimlik tarafından verildiğinin belirtildiği habere göre söz konusu kararda Semra ve Ahmet Özal hakkında "Ekonomik çıkar sağlamak amacıyla örgüt kurmak, örgüt faaliyeti kapsamında kasten adam öldürme" suçlamasına yer veriliyor.

Savcı Çetin’in Semra Özal ve yardımcısı Sadiye Kürsülü’nün 24 saat boyunca kamuya açık yerlerdeki faaliyetleri ve işyerlerinin teknik araçlarla izlenmesine ilişkin resen karar verdiği ayrıntısına da yer verilen haberde Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından savcılığa gönderilen yazıdaki şu ifadelere dikkat çekiliyor:

"Şüphelilerin dinlenilmesi sonucu elde edilen 324 adet soruşturma ile ilgili ses kayıt çözüm tutanakları, suç unsurları içeren 27 adet ses DVD’si, tanıklıktan çekilebilecek kişiler arasındaki görüşmeler ile hakkında tedbir kararı olmayan kişiler arasındaki görüşmeler dışındaki tüm görüşmelerin yer aldığı 98 adet ses DVD’si ve ses kayıt çözüm tutanaklarına ait 1 adet tape DVD’si, 1 adet kapalı mühürlü bir şekilde soruşturma dosyasına eklenerek gönderilmiştir"

PKK DOSYASI : Polis katili PKK’lı, teknik takip izni uzayınca kaçmış

Diyarbakır’da polisi şehit eden kişinin kimliği 2 saatte belirlendi. Emniyet’te kaydı vardı. Kullandığı iki telefon da eldeydi. Teknik takiple baskın yapılması gerekiyordu. Ancak ‘gece yarısı rahatsız olmasın’ diye izin için istihbarat daire başkanı aranmadı. Teknik takip sabaha bırakıldı. Zanlının saklandığı mahalleye gündüz gidildi ama iş işten geçmişti.

İstihbaratçı polis memuru Ali Kızıl-oğlu’nun bir hafta önce Diyarbakır’da şehit edilmesi bir süredir devam eden çözüm sürecinde yeniden gözyaşlarının dökülmesine sebep oldu. Emniyet ekipleri olaydan hemen sonra ulaştığı silah üzerinden Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Y.E’yi şüpheli olarak tespit etti. PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H üyesi olduğu belirlenen Y.E, cinayet gecesi Peyas Mahallesi’ndeki bir evde saklandı. Ancak iddiaya göre, sabaha kadar yapılması gereken baskın yapılmadı. Normalde savcı iznine bağlı olan teknik takip için acil durumlarda İstihbarat Daire Başkanlığı onay verebiliyor. Diyarbakır Emniyeti, ‘gece rahatsız olmasın’ diye daire başkanını aramadı, dolayısıyla teknik takip sabaha kaldı. İzin süreci sabah 08.30’da tamamlandı, fakat iş işten geçmiş, şüpheli kaçmıştı.

Türkiye’yi yasa boğan şehit haberi 26 Ağustos’ta geldi. Diyarbakır Kayapınar ilçesi Huzurevleri semtinde, peş peşe iki polis cinayeti yaşandı. 42 yaşındaki Osman Bal ve 25 yaşındaki istihbaratçı Ali Kızıloğlu evlerinin önünde pusuya düşürülerek hayatını kaybetti. Kızıloğlu’nun öldürülmesinde kullanılan tabanca olaydan hemen sonra Peyas Mezarlığı’nda bulundu. Kriminal inceleme sayesinde katil zanlısının kimliği yaklaşık 3 saat içinde belirlendi. Tabancanın üzerindeki parmak izleri, daha önce gözaltına alınıp tutuklanan Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Y.E. ile eşleşti. Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) içinde faaliyet gösteren zanlının, 2012 yılında çeşitli eylemlerden dolayı tutuklandığı ve bir yıla yakın cezaevinde kaldığı öğrenildi. Teknik takip ve adres tespitlerinin hemen yapılarak zanlının bulunması gerekiyordu. Yasaya göre teknik takip iznini savcılar veriyor. Acil durumlarda ise İstihbarat Daire Başkanlığı geçici izin verebiliyor. Alınan bilgilere göre Diyarbakır Emniyeti, ‘gece yarısı rahatsız olmasın’ diye daire başkanını aramadı, dolayısıyla teknik takip sabaha bırakıldı. Şüphelinin kaçtığı Peyas Mahallesi’ne operasyon düzenleyerek şüpheli adreslerde arama yapmak da ilk etapta mümkün olmadı.

Bekâr polislerin evine baskın!

Peyas’a gitmeyen polis ekipleri, Diclekent civarında bazı arama faaliyetlerinde bulundu. Bu arama ve ev baskınları sırasında da trajikomik bir hadise yaşandı. Katil zanlısının saklandığı muhtemel yerlerden biri olarak değerlendirilen bir eve polis ekipleri baskın düzenledi. Ancak evde bekâr polisler yaşıyordu. Gece yarısı neye uğradıklarını şaşıran polisler, meslektaşlarına kendilerini tanıtınca yapılan yanlışlık ortaya çıktı. Bazı adreslere ise ‘foto film’ olmadığı için gidilmedi. Kamera kullanan polislerin baskınlara eşlik etmesi, operasyonun kayda alınması gerekiyordu. Ancak o saatte video çekecek polis memuru bulunamadı.

Genel güvenlik tedbirleriyle yetinen polis ekipleri, sabah olduktan sonra, katil zanlısının kaçtığı Peyas Mahallesi’ne baskın düzenledi. Zanlının kaçtığı eve girildi. Ancak YDG-H üyesi şahıslarla sabaha kadar bu evde saklanan katil zanlısı, gün ışıdıktan sonra evi terk etmişti. Öğle saatlerinde mahalleye giren polis ekipleri, zanlı dahil hiçbir YDG-H üyesini bulamadı. İş işten geçmiş, katil zanlısı kayıplara karışmıştı.

Osman Bal cinayeti terör kapsamından çıkarıldı

Bu arada evinin önünde yüzü kapalı kişiler tarafından 13 kurşunla şehit edilen polis memuru Osman Bal’ın dosyası ise ‘terör kapsamı’ndan çıkarıldı. Bal’ın öldürülmesiyle ilgili dosya, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden Cinayet Büro Amirliği’ne gönderildi. Polis memuru Osman Bal olayını bundan sonra cinayet büro amirliği ‘adli olay’ kapsamında değerlendirecek. Cinayetin failleri bugüne kadar tespit edilip yakalanamadı.

ZİHİN KONTROLÜ VE TEKNİK TAKİP İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR /// Gang Stalking Documents ///

Introduction

For the purposes of gathering significant information in one place, I am using the term “documents” here somewhat broadly. This section includes affidavits, reports, and correspondence, but also self-published articles, and other materials.

I post the (relatively uncommon) mainstream news media articles about gang stalking in the “Gang Stalking News” section of this website – listed in order by their publication dates.

Most of the articles in that “News” section are only indirectly related to gang stalking; you need to scroll through them to find those which are specifically on topic. As I see it though, a realistic assessment of claims about gang stalking requires a familiarity with related issues – such as police corruption and government secrecy.

Reasons for the limited amount of documentary evidence

Probably the first “rule” for people engaged in criminal activity is to avoid creating documents which could be used as evidence. It’s my understanding, for example, that no documents were ever discovered in which Hitler explicitly ordered the mass murder of Jews.

A common practice at many corporations now (including the one where I was the victim of “mobbing”) is to purge all the email records every few months. By the standards of modern computers, the amount of data storage space needed for text documents is exremely small, so the only logical reason for such policies is to eliminate documents which could be found later in legal inquiries – such as the discovery phase of lawsuits. But the simplest and smartest policy – for corporations and governments – is to avoid creating potentially incriminating documents in the first place.

If someone insists that allegations of a secret government policy of acquiescence in gang stalking are not credible in the absence of official incriminating documents, that insistence is an indication that the person is naïve at best, or at worst is a government shill.

In some cases though, conspiracies are broken by the revelation of key documents such as policy memos, reports, and correspondence. Something like that might eventually happen with gang stalking, but here are a half-dozen serious challenges for such revelations:

1. The Catch-22 Problem

Until gang stalking is investigated by Congress – as was eventually done by the U.S. Senate’s Church Committee in the 1970s regarding Cointelpro and MK Ultra – the amount of solid information on the subject will be limited. Obviously, there is a “Catch-22” situation at work: neither the press nor Congress will be inclined to investigate the matter in the absence of hard evidence of a conspiracy, and such evidence will be difficult to obtain without investigations by the press and Congress.

2. The Prosecution of Whistle-Blowers Problem

The ideal development would be for a whistle-blower in the U.S. agencies involved to leak information about the program to initiate such inquiries. Unfortunately, by all accounts, the federal government has become more aggressive in recent years about prosecuting whistle-blowers.

This April 15, 2013 article describes the prosecution of employees of the National Security Agency (NSA) who revealed what they perceived to be a vast unconstitutional program of domestic surveillance following the 9/11 attacks. The reaction by the government generally was not outrage over the surveillance, but rather an attempt to hammer the whistle-blowers for exposing a program they described as “better than anything that the KGB, the Stasi, or the Gestapo and SS ever had.”
http://www.thenation.com/article/173521/obamas-crackdown-whistleblowers?page=0,0

The seizure by the Department of Justice (DOJ) of two months of phone records of the Associated Press in the spring of 2012 (and revealed in May 2013) might well intimidate anyone who is considering leaking information to the press about government transgressions. The famous Watergate reporter Carl Bernstein said that he believed this was the very intention of the records seizure: “The object of it is to intimidate people who talk to reporters.”

3. The Fear of Being Targeted for Gang Stalking Problem

This challenge is similar to the whistle-blower problem. Just as a government employee whistle-blower must worry about possible career repercussions and legal trouble for exposing government malfeasance, anyone who is not already a targeted individual has to consider the possibility that his or her efforts to expose a Cointelpro-type conspiracy could conceivably result in him or her becoming a stalking victim. Document #3 below is the affidavit of a former FBI agent whistle-blower (Ted Gunderson) who tried – with some success – to expose the government’s acquiesence in gang stalking. He claimed that his efforts resulted in him becoming a targeted individual himself.

4. The Nature of the Evidence Problem

The organizational structure and tactics of gang stalking are specifically chosen for their lack of directly observable and legally persuasive evidence. People familiar with it often describe it as a crime which leaves no fingerprints. Victims’ accounts tend to be dismissed as paranoia since their experiences sound like commonplace occurrences – because that is indeed what they are: strangers who are rude to them, noises from neighbors, being cut-off in traffic, etc. These are things which happen to everyone. But for gang stalking victims, these things happen constantly – which becomes a form of real psychological torture. Having no one believe their accounts only makes it worse.

5. The Disinformation Problem

Disinformation is a major component of counterintelligence operations. A major example of this strategy as it relates to gang stalking is the disinformation front group called FFCHS. The significance of FFCHS as a source of disinformation is such that I devote an entire section to it in this website. As I argue there, the organization is itself a strong piece of evidence of a larger conspiracy, because its disinformation objective is absolutely clear when you analyze the FFCHS in detail.

I make the same case below (see Document #3) regarding a New York Times article about gang stalking – namely that it not only fails to be convincing in its attempt at creating skepticism, it is actually so heavy-handed that it’s impossible to dismiss it as merely being bad journalism.

6. The Fear of Association with a “Conspiracy Theory” Problem

Media organizations, such as magazines and newspapers, and human rights groups, such as the ACLU, need to be circumspect about publicly discussing anything which is likely to be dismissed as a “conspiracy theory,” to avoid possibly damaging their reputations.

This is not to make excuses for their inaction though; the more you find out about gang stalking, the more you realize that – given its apparent scope – there must be many individuals in groups such as the ACLU and news organizations who are familiar with gang stalking.

It’s inconceivable, for example, that a group like the ACLU does not have any clue about it. As noted below, the National Center for Victims of Crime receives frequent reports of gang stalking. No doubt, the ACLU does also. Given their awareness of the history of similar programs – such as the persecution of political dissidents under Cointelpro – you have to assume that they know damn well what is going on, but they’re reticent about getting involved partly out of cowardice and careerism concerns.

It’s one thing to be willing to antagonize groups of citizens by advocating and litigating on controversial political issues; it’s another thing to risk the wrath of the CIA, the NSA, and the FBI.

Documents Currently Available

These are not, for the most part, “smoking gun” type documents such as leaked official secret policy memos. Currently, evidence of the widespread existence of a modern version of a Cointelpro/MK Ultra-type program is mostly in the form of numerous accounts by self-proclaimed victims.

The sheer number of such accounts ought to at least pique the curiosity of anyone considering the issue. Internet search engine queries about gang stalking yield over a million results, and the DOJ apparently receives numerous contacts about the subject, as noted below.

Anyway, for now information about gang stalking is limited and – regarding some issues – unavoidably speculative. Here is a brief survey of some of the documents currently available that are noteworthy for their evidentiary persuasiveness or for their presentation of information.

Readers should keep in mind that these are not the only examples of evidence about the prevalence and nature of organized stalking. Relevant news articles, TV reports, academic studies, books, self-published victims’ accounts, and historical background information (posted elsewhere in this website) are also part of the body of evidence to be considered. These are just some of the text documents (excluding published media articles – which I post in the “Gang Stalking News” section of this website).

(1) U.S. Department of Justice crime survey statistics about the stalking of individuals by multiple perpetrators.

This information was obtained via a Freedom of Information Act (FOIA) request (Freedom of Information Request No. 10-00169 to the U.S. Department of Justice) in March 2010 by attorney Keith Labella.

Incidentally, Mr. Labella writes for NowPublic.com under the pseudonym “PeaceFrog.” I cite him as a valuable source in the “Recommended Websites” section of this blog.

The information provided shows that the DOJ’s own crime survey statistics indicate a significant number of incidents of organized stalking by multiple perpetrators.
http://www.multistalkervictims.org/svuslabellafoia.pdf

An alternate site with the same document:
http://www.osnanaimo.org/svuslabellafoia.pdf

(2) Affidavit about the results of contacting the National Victim’s Crime Center

Another indication of the apparent pervasiveness of organized stalking is this account by the aforementioned Mr. Labella, in which he details his contacts in October 2008 with the National Center for Victims of Crime, which is funded by the U.S. Department of Justice.

Labella inquired about the frequency of reports the center receives about organized stalking crimes, and was informed that they receive “thousands of calls per month.” Notwithstanding the frequency of calls to their victims helpline about the subject, they offered no guidance or referral to other agencies or organizations.

No doubt, the affidavit strikes a chord with other gang stalking victims, who are well aware of the government’s indifference to their suffering. This document appears in a number of other places online – for example, on page 49 of Eleanor White’s Organized Stalking (see the self-published articles below).
http://osnanaimo.org/ncvccalls.htm

(3) Affidavit about gang stalking by the late Ted Gunderson, former head of the Los Angeles FBI office – and an important related “document” – a New York Times article about gang stalking, which inexplicably fails to mention Mr. Gunderson

When someone with no particular expertise or professional credentials makes a claim about the existence of a conspiracy, it’s generally easy to dismiss the person. However, skeptics of the government’s acquiesence in gang stalking don’t have that particular excuse for dismissing the testimony of the late Ted L. Gunderson.

As someone with a high-profile career in law enforcement (including serving as the head of the Los Angeles FBI office, for example), Mr. Gunderson was in a position to know what he was talking about. He publicly claimed that gang stalking is widespread and facilitated by rogue members of law enforcement agencies – and that his efforts to expose it resulted in him becoming a victim of organized stalking himself. Here is a link to his affidavit on the subject:
http://www.randomcollection.info/gunderson.pdf

In a counterintelligence program, sometimes the conspicuous absence of disussion of something is an indication of disinformation. A lengthy New York Times article on gang stalking (“Sharing Their Demons on the Web” – Nov. 13, 2008) for example, makes no mention of Mr. Gunderson. Even if the “reporter” had determined that Gunderson’s claims arose from the fact that he simply became delusional for some reason after a long high-profile law enforcement career, you would think that finding would be worth mentioning. Not a word.

That lengthy article also failed to include any interviews with the licensed private investigators who have written on the subject of gang stalking, such as David Lawson and John B. Lopes.

Instead, the only “experts” interviewed for the article were four mental health professionals (psychiatrists and psychologists) who discussed mental illness and delusions. The one other person interviewed was someone who supposedly claimed to be a victim of gang stalking, Derrick Robinson, who is identified as a janitor in Cincinnati, and president of FFCHS – a support group for gang stalking victims.

Most readers of the Times article would not be familiar with FFCHS, and would have no way of knowing – or even suspecting – that it’s a disinformation front group – as I detail in the FFCHS section of this website.

Note that none of the mental health experts was asked about their knowledge of crimes (such as stalking), let alone their views on the plausibility that a modern version of the FBI Cointelpro operation might exist. In fact, the article makes no mention of Cointelpro whatsoever.

Also note that the one supposedly self-proclaimed gang stalking victim, Mr. Robinson, is a janitor – and he is the head of the victim support group. The intended takeaway is that the very most capable member of the community of self-proclaimed victims of organized stalking – the one with the wherewithal to become head of their organization – is a janitor. The reader is left to infer that the rest of the community must really be losers if he’s their brightest bulb. It simply would not have served the objective of the “reporter” to discuss gang stalking victims who were professionals, such as the aforementioned FBI special agent in charge, Mr. Gunderson, or the attorney, Mr. Labella.

Just to be sure readers got the message though, the psychiatrists quoted in the article mention that “These people lead quietly desperate lives.” (Read “losers.”)

A final point about the article: none of the websites cited are legitimate, credible websites, such as those I have listed in the “Recommended Websites” section of this blog. If the Times readers had been directed to any of the sites which I recommend, they would have encountered discussions of gang stalking very much at odds with what they were reading in the Times. The websites mentioned in the article – such as Gang Stalking World (as distinguished from Gangstalkingworld.wordpress.com) are badly edited and filled with extraneous garbage. Most likely, they are also examples of disinformation.

You can read the article at the link below if you want to see a textbook case of disinformation planted by the government in the mainstream news media – the sort of thing Noam Chomsky gets marginalized for warning people about.

If, despite the historical background of Cointelpro, and despite all the other information provided in this website, you conclude that this article is simply an example of journalistic incompetence at the nation’s “Paper of Record,” then I have a bridge to sell you.
https://www.nytimes.com/2008/11/13/fashion/13psych.html?pagewanted=all&_r=0

Incidentally, by a remarkable coincidence, an article that was virtually identical to the Times piece was published by ABC News one month later (although it makes no reference to the Times piece that preceded it). By remarkable coincidence, the “reporter” at ABC interviewed the same psychiatrist who was interviewed by the Times, Ken Duckworth. By remarkable coincidence, the “reporters” in both cases were third-tier shills no one has heard of – rather than, say, Pulitzer prize winning investigative journalists.

Also by coincidence, the ABC article failed to include any reference to the important high-profile credible whistle-blower key witness who supports the claims of gang stalking victims, Ted Gunderson. The ABC News article which involved such an extraordinary number of coincidences also failed to even mention Cointelpro or MK Ultra – or any other actual and relevant non-disputed government conspiracies, and focused exclusively on discussions of delusional thinking. If you want to read this ground-breaking, hard-hitting piece of brave investigative journalism by the intrepid Lauren Cox, here is the link:
http://abcnews.go.com/print?id=6443988

(4) Letter from Police Lieutenant Larry Richard of the Santa Cruz, California Police Department describing gang stalking (dated March 30, 2011)

One of the video clips in the “Gang Stalking Videos” page of this website is a January 29, 2011 news report broadcast on local TV in California (Channel 46 – KION and Channel 35 – KCBA), featuring Larry Richard, a police lieutenant with the Santa Cruz P.D., in which he mentions the crime of “gang stalking.”

On the basis of the California Public Records Act, attorney Keith Labella requested and obtained additional information about this incident – specifically, a letter from Lieutenant Richard dated March 30, 2011, in which he describes gang stalking.

This is the body of the letter (including typo’s etc.)

“Candice Nguyen from KION is doing a story ion this phenomenon called “Gang Stalking”. It has nothing to do with “gangs”, rather it is a form of cyber-bullying. The intent is a psychological impact and socially ostresizing the targeted person. With tools available to track someone (Facebook, Twitter, Linkedin, etc) it has made people more vulnerable to this. It has implications to workplace violence, love relationships gone bad, etc. I told Candice it is like Mean Girls or cyber-bullying on steroids.”

Here is the letter:
http://www.stopos.info/lt-richard-pub-rec-request.pdf

Here is the video clip of the TV broadcast.

(5) Report on the connection between mobbing and workplace violence

Mobbing is intense harassment (group bullying) in a workplace or school; it is often a component of gang stalking.

Studies by Dr. Kenneth Westhues, Professor Emeritus of Sociology, University of Waterloo, Canada, have found a link between mobbing and mass shootings in recent years in North America.

Professor Weshues has authored a number of reports on this topic – which I address in more detail in the section of this website about “Mobbing & Workplace Violence.”

This link is to his November 2007 report Mobbing and the Virginia Tech Massacre.
http://arts.uwaterloo.ca/~kwesthue/vtmassacre.htm

This next link is to a website featuring correspondence between Professor Westhues and attorney Keith Labella, discussing the apparent causal relationship between mobbing and workplace violence “rampage killings.” Westhues estimates that at least a third of all such incidents can be attributed to mobbing (systematic harassment).
https://gangstalkingismurder.wordpress.com/

As with gang stalking generally, articles occassionally appear in the mainstream press about the workplace harassment component of gang stalking (mobbing). Here is one example from Newsweek/Daily Beast:
http://www.thedailybeast.com/newsweek/2000/08/13/they-call-it-mobbing.html

(6) “Cause Stalking” by David Lawson – A licensed private investigator’s purported first-hand account of how gang stalkers operate

This out-of-print book was self-published in March 2007 by a licensed private investigator who claims that he personally accompanied gang stalkers for years. His descriptions of the tactics of the stalking groups seem to be accurate and consistent with other information.

On the other hand, Lawson’s analysis of the overall structure of gang stalking is not credible. He essentially attributes the phenomenon exclusively to vigilante and criminal groups. He either doesn’t grasp – or pretends not to grasp – the implication of the wide scope of gang stalking – namely, that it could not possibly exist without the acquiescence of the U.S. federal government (for reasons explained by many observers and by me in other areas of this website).

The only significance of Lawson’s document is that it’s a detailed account of gang stalking operations by a licensed private investigator who claims to be a first-hand witness of how it works.

Here is a link to the book on Amazon.com
http://www.amazon.com/Cause-Stalking-David-Lawson/dp/0970309252

Self-Published Articles About Gang Stalking:

(1) “Organized Stalking” by Eleanor White (a pdf file)

This document is noteworthy because it is detailed (51 pages long), and has been widely posted online at various gang stalking websites. It contains good descriptions of many of the psychological operations (“psyops”) tactics commonly used to harass victims.

Although it’s worth reading, the document falls short in two areas as I see it. First, although the author mentions the problem of disinformation websites about gang stalking, she apparently fails to recognize that FFCHS is one of them.

Secondly, while she accurately reports that gang stalking is supported by some members of law enforcement, she does not seem to fully grasp the extent to which it is basically a modern version of Cointelpro that has been delegated to criminals. In other words, the whole thing is ultimately supported by (but not directly orchestrated by) the federal government (the FBI, CIA, NSA, Homeland Security, etc.).

No other conclusion is possible in view of the massive intelligence and law enforcement infrastructure that now exists in America. The sophisticated and interconnected networks for sharing data about terrorism and crime make it impossible that a nationwide gang stalking phenomenon could exist off of the government’s radar and without its approval. The analysis by Keith Labella of the government’s involvement (documents #9 and 10 below) offer a more sophisticated and plausible explanation of what is happening.

Update – June 2013….

For more about my concerns regarding Ms. White’s positions on gang stalking (and her credibility generally) please see the online comments she and I exchanged in the “Gang Stalking and Psychological Harassment” forum in June 2013. The exchange occurs on pages 599-601. I won’t try to characterize it here; readers can judge for themselves.

I would only add this caveat: As I explain in the “Recommended Websites” page of this website, the names used in online forums about gang stalking must always be viewed skeptically. Anyone can post comments under any name; I have no way of knowing the actual identity of the person(s) posting comments under the name “Eleanor White.”

Here is a link to the forum:

http://www.topix.net/forum/state/co/TQUG7AF89JUHII4I0

Eleanor White’s document was revised in October 2012, and is available here:

www.Raven1.net

(2) “The Hidden Evil” by Mark M. Rich

A detailed and disturbing explanation of gang stalking. Much of the material is speculative, but it’s mostly consistent with my own experiences and accounts by other self-proclaimed victims of gang stalking.

The Hidden Evil/State Sponsored Terror Campaigns is posted in various places on the Internet as a 79-page pdf document, which was revised in May 2006.

A paperback book version released in 2008 (published by Lulu Enterprises, Inc.) is available on Amazon.com. The full title is The Hidden Evil: The Financial Elite’s Covert War Against the Civilian Population.

A customer review from Amazon.com:

The Hidden Evil ties together research from several sources to create a picture of governments (including those of all NATO nations) that are heavily corrupted and controlled by the wealthy elite. This book also recounts historical and current evidence for the existence of a system that I’ve been made aware of, in which governments wage war against small groups of people and even individuals who are perceived as potential threats to the elite. This highly targeted warfare is conducted with the goal of corrupting and recruiting individuals, or destroying them.

This covert war is waged against individuals at all levels of society, including some highly respected politicians. The Hidden Evil argues that only people who have been successfully recruited are allowed any real power. People we think of as powerful and respected members of the political elite are often mere pawns, who are blackmailed into submission through participation in illegal activities, the more taboo the better. Secret societies are often heavily infiltrated or even fronts for these blackmail operations, and the taboo rituals are not only used for blackmail, but to corrupt the participants’ psyches and make them see outsiders as tools to be exploited.

Here is a link to the book on Amazon.com
http://www.amazon.com/Hidden-Evil-Mark-Rich/dp/1435750101

Keith Labella’s Analysis

In addition to obtaining important evidentiary documents (such as the first four documents listed above), attorney Keith Labella has posted many informative and insightful articles on gang stalking under the pseudonym “PeaceFrog” at NowPublic.com – and now also at the site gangstalkingismurder.wordpress.com.

Here are two of his articles which offer an overview of the nature of organized stalking.

(3) “How Widespread is Gang Stalking?” by Keith Labella November 10, 2011
http://www.nowpublic.com/world/how-widespread-gang-stalking

(4) “Gang Stalking is Cointelpro” by Keith Labella June 18, 2012
http://www.nowpublic.com/world/gang-stalking-cointelpro

Also see my June 12, 2013 entry in the “Gang Stalking News” section about Labella’s article on conspiracies and the current American government.