Etiket arşivi: ŞİİR

MİZAH : AŞAĞIDAKİ ŞİİRİ YANDAŞ MEDYAYA İTHAF EDİYORUZ /// HAYIRLI OLSUN

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat

Yandaş medya kulvarında bir yazar,
Fırıl fırıl döne döne yazıyor.
Doğru yazsa hemen işitir azar,
Kaypak kaypak sine sine yazıyor.

Yüzsüzlük dizboyu, bilmiyor ayıp,
Şerefi beş para, onuru kayıp.
Her kapıya gidip çanak yalayıp,
Hazırlara kona kona yazıyor.

Yanından geçmiyor namusun, arın,
Ortağı oluyor her fahiş kãrın.
Emrine girdiği iktidarların,
Uçağına bine bine yazıyor.

Ormanı, tarlayı, denizi, kumu,
Peşkeşliyor avantayı buldumu.
Karanlık ortamın yalancı mumu,
Eriyerek söne söne yazıyor.

Doğruyu çarpıtıp kusur bularak,
Gözlere giriyor kara çalarak.
Geleceği garantiye alarak,
Geçmişine yana yana yazıyor.

Gazetesi çöplük, yazısı atık,
Her sözü güçlünün emrine yatık.
Dik durmuyor omurgasız yaratık,
Lastik gibi süne süne yazıyor.

Güçlüyü taşıyor semercesine,
Zalimin kuluyum ben dercesine;
Harama sarılıp emercesine,
Yiyip içip, kana kana yazıyor.

Sahte belgelerle canlar yakarak,
Kuyruklu yalanla fitne sokarak;
Köpek gibi, sahibine bakarak,
Yal tasına bana bana yazıyor.

Elbet bir gün hesap günü gelecek,
Toplum bunun kimliğini bilecek.
Kan emiyor mazlumlardan bu böcek,
Yavşak yavşak, kene kene yazıyor.

Nevzat’ım bunlar hep boyalı hurda,
Yeni sanılıyor bak şurda burda.
Debelenip pislik dolu çukurda,
Her gün dibe ine ine yazıyor.

Radikal Blog

Reklamlar

ŞİİR : Ey Milletim Ben Mustafa Kemalim

Ey milletim,
Ben Mustafa Kemal’im
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,hala en hakiki mürşit değilse ilim
Kurusun damağım,dilim,özür dilerim
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…

Özgürlük hala en yüce değer değilse eğer
Prangalı kalsın diyorsanız köleler
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Yoksa çağdaş medeniyetin bir anlamı
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı
Baştacı edebiliyorsanız sanatın içine tüküren adamı
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…

Yetmediyse acısı şiddetin,savaşın
Anlamı kalmadıysa yurtta sulh,dünyada barışın
Eğer varsa ödülü silahlanmayla yarışın
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…

Özlediyseniz fesi,peçeyi
Aydınlığa yeğliyorsanız kara geceyi
Hala medet umuyorsanız şıhtan,şeyhten,dervişten
Şifa buluyorsanız muskadan,üfürükçüden
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…

Eşit olmasın diyorsanız kadınla erkek,
Kara çarşafa girsin diyorsanız yobazın gazabından ürkerek
Diyorsanız ki okumasın kadınımız,kızımız;budur bizim alın yazımız
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…

Fazla geldiyse size Hürriyet,Cumhuriyet
Özlemini çekiyorsanız saltanatın,sultanın
Hala önemini anlayamadıysanız milllet olmanın
Kul olun,ümmet kalın
Fetvasını bekleyin şeyhülislamın
Unutun tüm dediklerimi,yıkın diktiğiniz heykellerimi…
"Rahat bırakın beni."

Süleyman APAYDIN

MİZAH : OSMAN AMCA’NIN ŞİİRİ :))))))

Osman amcanın karısı dayak yiyip memlekete anasının yanına gitmiş ve epey zamandır gelmemiştir.

Cep telefonuyla yaptıgı cağırma istemlerine cevap alamayan osman amca son çareyi mesaj atmakta bulmuştur ve karısı 1 saat içinde kapının önünde yeşermiştir işte osman amcanın mesajı

… Kadınım bu sağa son mesajım
Bebelerinen evde oturup ağlarım
Çamaşır , bulaşık tarih yaptı
Kadınım ben bu işlerden ne ağnarım

Bir tokat salladım degmedi bile
La bok mu var babağan evinde
Ula ne bilinmez bi avradımışsın
Bebelerinen beni mevlam kayırsın

Arkadasın hatçe yan yan bakıverıyo
Üzülme osman abi deyiveriyo
Bebelerin başını oksayaraktan
Kendi düşen aglamaz deyip gülüverio

Bu gün geliverdi zabahın köründe
Vallaha bi gecelik vardı zillinin üzerinde
Bulaşığa daldı , çamaşırı yıkadı
La kadınım bak göğnüm çok daraldı

Bebeleri banyoya sokup yıkayıverdi
Osman abi sende gir keseleyim diyiverdi
Bende büğün olmaz yarın diyiverdim
La kadınım sana son bir şans daha verdim

Zabaha kadar geliosan gel eve
Vallahi gelmezsen büyük tehlike
Hatçe elinde bekliyor kese
Vallah keseynen kalsa keşke

ŞİİR DÜNYASI /// 20 Dev Şiiriyle Bir Usta Şair : Murathan Mungan

“Hayatım, içimden geçen cümleler içinde geçti…” diyor şair.

Çocukluğumun ilk yıllarını Mardin’deki taş evde paylaştığım ve yıllar sonra yeniden karşılaşma fırsatı bulduğum bir güzel insan, bir büyük kalem ustası Murathan Mungan bugünkü konuğumuz.

1955 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmiş, Mardinli bir ailenin çocuğu. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarını Mardin’de geçirmiş; Mardin Lisesi’nden mezun. Mardin eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi. Bu çevrenin taşıdığı farklı kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Biz de Murathan Mungan şiirleri derledik sizlere, şiirlerin altlarına da ‘içinden geçen cümleleri’ serpiştirdik şairin.

Eskidendi Çok Eskiden

eskidendi-cok-eskiden-murathan-mungan
Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken…
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.

“Takvim düzeni herkes için aynı olsa da, zaman herkesin içinde başka türlü ilerler.”

Bu Ne Biçim Hayat

bu-ne-bicim-hayat
Bu ne biçim Postacı
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına

“Huzurluyum. Mutluluk benim için hiçbir zaman önemli olmadı. Daha çok rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi. Yaşamın karşıma çıkardığı bazı anlar benim için mutluluk demekti, o kadar…”

Yalnızlık

yalnizlik
ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
ne tuhaf, vaktim olmazdı
yalnızlığı bunca bilirken
kendimi hiç yalnız sanmazdım
çevremde hep birileri vardı,
ben hep birilerinin yanındaydım
günler belirsiz bir gelecek için neredeyse kendiliğinden hazırlanırdı
aramızda habersiz gidip gelen gündelik armağanlarla
kendi kendini taşıyan bir ırmağın akıntısında hayat
bizi kendi sahillerimize ulaştırırdı
bazı evlerden taşınırdık, bazı insanlar girip çıkardı hayatımıza
bazı mektuplar alırdık, bazı sözler, çiçek selamları
sonraları bazı tanıdıklarımızın ölümleriyle de karşılaştık
elde olmayan nedenle
sudaki halkalar gibi genişleyen
küçük alınganlıklardan büyük dargınlıklara
vazgeçişler, unutuşlar, kayıplar
birbirimizi çok sevdik hep
yıllarla azala azala…

“Çocukken bir geyiğe tutulmuşum, tam olarak bilemiyorum ama üç dört yaşlarında olsam gerek. Günlerce geyik sayıkladığımı gören babamın sonunda sabrı tükenmiş. Mazıdağı’nda bir geyik yakalayıp düze indirmiş, Mardin’e eve getirmiş… Bende derin, sızılı bir izi kalan belki de ilk sevdam o geyiğedir…”

Eski Aşklar

eski-asklar
eski aşklarım neredesiniz? Hepinizi çok özledim.
şimdi birdenbire bir köşeden çıkıp bana,
yalnızca, Merhaba, deseniz,
o zamanlar hiç mutlu etmediğiniz kadar mutlu edersiniz,
bir zamanlar bütün ağladıklarımı geri verebilirim size
sağ olun demek isterim, sağ olun, sağ olun
sanki beni yeniden sevdiniz
ama biliyorum, pis bir yağmur başlıyor, şemsiyem yok yanımda,
yağmurda yürümekten nefret ederken, yürümekte ısrarlıyım gene de
isterseniz, kederdeki bütünlük, diyelim buna
ne kadar ıslansam, o kadar çıkacağım sanki
bir zamanlar çok daha bütün olduğumu sandığım
o yıkanmış zamanlara…

“Sen beni sevmedin ya… Ben de gidip herkesi sevdim ve herkese böldüm kendimi… Herkese az az düştüm… Ve kimseye yetmedim…”

Ah Mardin…

ah-mardin
yeni değil keşfine gençlik verilmiş gerçekler
her zaman yalnızdım
kitaplar kadar yalnız
yalnızca yalnızlığımdan gürültücü bir kalabalık yaptım
herkes için farklı aldanışlar, kurtarılmış hayatlar yok pahasına

her zaman yalnızdım
yanardağlar kadar yalnız
ey kafiye sevenler,
şimdi beni gökyüzünde bir yıldız sananlar, yanıldınız!

nankörlük etmeyeyim gene de,
yalnızlığımı daha az hissettiğim anlarım oldu yalnız

evimde hep aynı anda çalar telefonla kapı
gene öyle oluyor; hiç yalnız bırakmazlar beni
yalnızlık bilgisiyle çatılmış arkadaşlıkların korunaklı gölgesinde
yalnızlık için çalar telefonlar kapılar
İstersen bana uğra, ya da, Akşama buluşalım
ölmeden yapacak çok iş var…

“Mardin, benim için sızılı çağrışım. Hem derin bir yurtsama: çocukluğum, ilkgençliğim, ilk aşkım; yeni yetmeliğin, dünyayla yüzleşmenin ilk sarsıntıları; ıskalanmış zaman parçaları, teğet geçmiş olanaklar, toyluğun sarsak adımları.”

Yağmur Taneleri

yagmur-taneleri
Damla düştü toprağa cemre misali
En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,
Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı
Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,
Tek tek ama beraberce kardeşcesine
Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz
Üzüntülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi,
Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep
Esintisinde bir sam yelinin bir ömür boyu,
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.

“Onca şarkı, onca film, onca roman ama sevmeye yetmez; Herkesin kalbi…”

80 sonrası Türk şiiri içinde çok önemli yer tutan Mungan; tiyatro oyunları, senaryo, öykü, deneme türlerinde de birçok yapıt ortaya koymuş, özellikle şarkılaşan eserleri büyük ün kazanmıştır…

Aşk Yeniden

ask-yeniden
Aşk yeniden
Akdeniz’in tuzu gibi
Aşk yeniden
Rüzgârlı bir akşam vakti
Aşk yeniden
Karanlıkta bir gül açarken

Aşk yeniden
Ürperen sahiller gibi
Aşk yeniden
Kumsalların deliliği
Aşk yeniden
Bir masal gibi gülümserken

Gözlerim doluyor
Aşkımın şiddetinden
Ağlamak istiyorum
Yıldızlar tutuşurken
Gecelerin şehvetinden
Kendimden taşıyorum

Aşk yeniden
Bitti artık bu son derken
Aşk yeniden
Aynı sularda yüzerken
Aşk yeniden
Rüya gibi bir yaz geçerken

Aşk yeniden
Unutulmuş yemin gibi
Aşk yeniden
Hem tanıdık, hem yepyeni
Aşk yeniden
Kendini yarattı kendinden

“Aşk kapıyı çaldığında hemen açma… Bazıları, çocuklar gibi zile basıp kaçıyor…”

Sevgilim…

sevgilim
Sevgilim,
yetimim benim,
aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken
kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor, hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum, ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum, geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,
yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının

“Azı karar olmadı hiç sevmelerimin hep çoğu zarar dedikleri kadar sevdim…”

İstersen Hiç Başlamasın

istersen-hic-baslamasin
İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın

Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın

İstersen hiç başlamasın
Geç kalmışız birbirimize
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
İstersen hiç başlamasın
Söz verelim kendimize

“Aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç…”

Aşk Özeti

ask-ozeti
zaman zaman anlardın
aşk özetini
zamanın içinde aşk olmasaydı
böyle yanmazdın
böyle serzenmezdin
aşk özetinde seni
seni
bulmazdım….

“Zamanı yıllarla tartanlar yanılırlar hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle, hatta çoğu zaman kendiyle bile yaşanır, içini tohuma bırakır… Geçer gider geçmez sandıkların bile…”

Kırılgan

murathan-mungan-kirilgan
Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
Gözükara cesaretimden
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı.

“Kırılmış bir bardaktan etrafa saçılmış cam parçasıysam, üstüme basmaya çalışanların ayaklarını kanatmak zorundayım.”

Fırtına

firtina
Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yan yana onlar

Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar

“Kış başlıyor sevgilim, hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor.”

Yadigâr

yadigar
Ne zaman onu düşünsem
sektirmeyen muşta, içe dönük
gönül burcunda doğanlardandı
çıktığında yola, vakitlerden kırlangıç
yıldızların adsız kervanları
için tutulan defterlerde
adına rastlandı çok sonra
ipek örtülere bürünmüştü
mağrur ve vahşi
ne yapsa sığmaz, arta kalırdı

çocuktum, yollarına çıkardım
başımı okşar geçerdi, esmerdi elleri
belki ona sebep ben en çok
esmer sözcükleri sevdim
oysa onları okşayacak zamanı olmadı
acıkmış gözleri yıldızlara bakıyormuş
bir dere kenarında bulduklarında
onu vuran mermi benim de bir yerim kaldı.

“Yokluğunda her sabah bozuk bir günaydın atıyorum çocukluğumdan kalma eski kumbarama. Geldiğinde sana güzel bir hoş geldin almayı planlıyorum.”

Olmasa Mektubun

olmasa-mektubun
Olmasa mektubun,
Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza.

Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Her şeyi unutarak
Yaşanır sanma.

Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır.

Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema

Harcanmış zamanlar
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa!

“Hatırlamak için bir hafızamız varken, unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmaması; hayatın bize attığı en büyük kazıktır .”

Terk Eden

terk-eden
Kimdi kimdi kalan
Giden mi suçludur her zaman?
Ne zaman başlar ayrılıklar
Dostluklar biter ne zaman

Her geçen gün bir parça daha
Aldı götürdü bizden
Aynı kalmıyordu hiçbir şey
Değişiyordu her şey
Kendiliğinden

Artık çözülmüştü ellerimiz
Artık bölünmüştü yüreğimiz
Birimiz söylemeliydi bunu
Ötekini incitmeden

Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terk eden
Giden de
Bu yüzden gitmiştir zaten

“Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

Tanınmış Zaman

taninmis-zaman
zaman seni şimdi tanıdım
her şeyi kaybettikten sonra
zaman seni kullanamadım
kendime tanıyamadım seni
zaman suçumu biliyorum
senin işini yapmaya kalktım
zaman ayrıldım ayrıldım, ayrılamadım
zaman ne yaptım ben
ben ne yaptım?

“Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak: Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak.”

İki Yemin

iki-yemin
Ben hep çabuk çekilen tetiğe yaşadım
Yemin ettim
Yüreğimdeki ve bedenimdeki
Bütün yaralar adına
Yüzünün kuyusuna düştüğüm kuytuda
Sana olanca aydınlığım ve karanlığımla baktım
Aşktan yorgun düştü dinim
Dağıldı kehribarım
Gül ve buğday yetiştiren
Ömrüm adına yemin ederim ki:
Ben seçmedim bu ölümü
Kaçmasan vurmayacaktım

“Dört tane gerçek dost edin, tabutunu taşısın yeter…”

Kırmızı

kirmizi
kaypak manşetler, sağır katalogları, karnaval biletleri
kendini tanımanın korkusu
sürekli bir canlı yayındasınız
girdabı olmayan yüreğin sireni duyulmaz elbet
mekanlar lunapark, hayat çarpışan otomobiller
görüntünün kumbarasında hafızanız beş kuruş
alarma yakın hiçbir kırmızıya düşmemiş yolunuz
bindiğin düş atı yorulmuş oysa
üstündeki binici çoktan değişti sana sormadan
kendine uygun bir ayna bile bulamadan
kalakalırsın baktığın boşlukta
bakarsın baktığın kadarsın
bundan sonrası
geç kaldığın yerlerdeki korunma duyguna bağlı
anlarsan, anlamanın
anlamazsan, anlamamanın boşluğundasın
İşte şimdi kırmızı!

“Alçalan insanların yükselen değerlerinden uzak duruyorum.”

Göç Yolları

goc-yollari
Söyleyin dağlara rüzgara
Yurdundan sürgün çocuklara
Düşmesin kimse yılgınlığa
Geçit vardır yarınlara

Göç yolları
Göründü bize
Görünür elbet
Göç yolları
Bir gün gelir
Döner tersine
Dönülür elbet

En büyük silah umut etmek
Yadigar kalsın size

Yol verin kanatlı atlara
Sürgünden dönen çocuklara
Ateşler yakın doruklarda
Geçit vardır yarınlara

Dağılsak da göç yollarında
Yarın bizim bütün dünya

“Bir gün gelir, dünyanın bir yerinde yıllarca senin haberin olmadan yaşamış birine bütün hayatını anlatmak istersin.”

Gelme

gelme
baktığın yerde karanlık bir tomurcuk bırakıyorum
çarşılar avuçlarında aykırı
sokakların lisanı adımlarında
gelme, geldiğinde her şey yitiriyor kendini
vurgun: ölümlerin en kostağı
vurgun ölümlerden kaçkın yanımız
konaklarda boğulmuş eski bir ana
şöyle buyurur:

sen seç kendine bir hayat
ve öylesine yaşa, nasılsa
kaldığın yerden vurgun sürdürür
ve hep bak kendine
bir örnek aynalara asi bir suret bırak
baktıkça gözlerin
kendini öldürür…

“Yalnız biri olsun isterken, ‘yalnız biri’ oldum istemeden.”

SANAT DÜNYASI : Durduramadığımız Zamanın Farklı Dilimlerini Anla tan 16 Şiir

Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz

“Dünya bağının hem ilk hem de sonbaharını görmüşüz; biz neşenin de gamın da rüzgârını görmüşüz.” diyor 17. yüzyıl şairi Nâbî.

Biz de “geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar” diyerek başlıyoruz söze…

“Zaman” hem çabucak geçmesini istediğimiz hem de yaşlandıkça durdurmak istediğimiz; ama hiçbir zaman başa çıkamadığımız zalim kavram! Biz de zaman kavramını işleyen; içinde günler, haftalar, aylar, mevsimler geçen şiirleri sizler için derledik.

Okul kitabı şiirleri

okul-kitabi-siiri
Pazartesi sevilmez
Kıymeti hiç bilinmez
Diğer günler yanında
Ona değer verilmez

Cuma geldi hoş geldi
Birden kurtuluş geldi
Bu gün akşam olunca
Vakti çerağan geldi

Günlerle ilgili şiirlerin çoğu galiba sadece okul kitaplarında saklı. Aradık taradık pek de dişe dokunur bir şey bulamadık. “Hangimiz pazartesiyi severiz de cumayı sevmeyiz” diyen bir okul şiiri hariç.

Cuma

buyukanne
Büyükannemi hatırlıyorum,
Dolayısiyle çocukluğumu.
Uzun olaydı o günler;
Yere düşen ekmek parçasını
Öpüp başıma götürdüğüm günler.
O zaman da inandığım gibi,
Sahiden bir öbür dünya varsa eğer,
Orada da cumaysa bugün,
Başında bulutlardan beyaz örtüsü,
Büyükannem namaz kılmaktadır,
Namahrem eli değmez seccadesinde;
Mekke-i Mükerreme’den getirilmiş.

Dilerim duasinda unutmasın beni;
Günahkar olduğumu hatırlayarak.

Bugünün Cuma olduğunu hatırlatıyor Cahit Sıtkı Tarancı “Bugün Cuma” ile. Günler hep aynı hızla geçer de “Cuma”nın ayrı bir yeri vardır bizim buralarda…

Sevgililer Günü

sevgililer-gunu
Sırtımda çıplak
Islak nefesin
Bi gidip bi geliyor

Biz senlen yatmıyoruz ki
Yaşamıyoruz da
Hep yarışıyoruz
Sen mi ben mi
Önce kim
Ölümü öldürecek diye

Haftanın günleri ile ilgili şiir az olunca, anlamlı günlere şiirler yazılmış. İşte böylesi günlerden biri Can Yücel’in “Bu da Öyle Bir Aşk” şiirinde anlattığı unutulmaması gereken ya da unuttuğunuzda canınızı yakan.

Anneler Günü

anne
Sen bir avuç bebektin
Kimdi süt veren sana,
Hastalandın ölecektin
Kim kanat gerdi sana?

Senin minik başını
Avuçlarına alıp
Gece uykusuz kalıp
Kucağında kim salladı
Ağladın, seninle kim ağladı
Annen!

Sana ilk adımını attıran kimdir
Konuşmayı öğretti sana bir bir
Annen!

Sadece bir günle sınırlanmayacak, yılın her gününü içine alacak kadar büyük günlerden biri olduğunu hatırlatıyor bize Nazım Hikmet, “Annen” şiirinde.

İnsan Hakları Haftası

insan-haklari
Doğmaya hasret bir güneşti aradığımız
Bulutlar arkasına gizlenmiş ay’dı
Ve günde beş vakit dilimizde duaydı

Bir sevgiydi söylemeye korkardık
Çiçekleri uzaklardan koklardık

Kar altında açmak için çabalayan bir çiçek
Doğar doğmaz yitirdiğimiz gerçek

Umutsuzca beslediğimiz umut
İnsan hakkı iki dudak arasında bir komut

İnsan hakkı siyah beyaz tenimdir
İnancımdır yaşadığım dinimdir
İnsan hakkı oturduğum meskenim
İnsan hakkı konuştuğum dilimdir

Herkesin rengi farklı,dilleri çeşit çeşit
Yıldızlar kadar özgür
Yıldızlar gibi eşit

Diyor Abdülkadir Turgut “İnsan Hakları” şiirinde. Aslında haftaların boynu bükük, boş geçmesin diye çoğuna bir şeyler sıkıştırılmış… İnsan Hakları Haftası, Enerji Tasarrufu Haftası, Yerli Malları Haftası (Yerli malı kaldı mı ki?), Yaşlılara Saygı Haftası… Galiba haftalar hep “yok olan şeylere” ayrılmış.

Nisan

nisan
Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovalar. Bir bakarsınız geçivermiş hepsi ömrümüz gibi. Tıpkı insanlar gibi ayların da kimisi şanslı kimisi şanssız, kiminin adına sayfalarca şiirler yazılırken kiminin adı bile anılmaz. Ocak; yılın ilk ayı, hep sevinç ve coşkuyla karşılanan, oysa zavallı Şubat “cücedir”, Mart deyince aklımıza önce “vergiler” sonra da “kediler” gelir nedense… Ama Nisan öyle midir? Baharın en güzel ayı. Tomurcukların patladığı, aşkların çiçeğe durduğu, yeni umutların filizlendiği ay. Tıpkı Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Desem ki” şiirindeki gibi.

Bir başka Nisan

kuzu
Ben yine bir nisan beklesem mi ki
Bir ümit, bir ışık, bir düş çiçeği
Ne arzu ne sevinç ne ümit yaşar
Ne bir gonca verir ne çiçek açar
Belki de zamanın üstünde uçar
Bir ümit, bir ışık, bir düş çiçeği
Ben yine bir nisan beklesem mi ki…

Girsem mi sıradan bir güzergâha
Varsam mı müritsiz böyle dergâha
Gidip huzurunda dursam bir daha
Hedef olur muyum ben bir nigâha
Cevap verir mi ki ettiğim âha
Bir ümit, bir ışık, bir düş çiçeği
Ben yine bir nisan beklesem mi ki…

Der Mehmet Aksoy, “Ben Yine Bir Nisan” adlı şiirinde.

Mayıs

bir-mayis
ben seni bir mayıs gibi sevdim
sokaklara dökülüp haykırırcasına
kalabalıklaşarak ve coşarak
ben seni bir mayıs gibi sevdim
sokaklara dolarcasına
pankart pankart, afiş afiş,
slogan slogan büyüyerek
ben seni bir mayıs gibi sevdim
birlikte kuvvet doğururcasına
işçilerin kardeşliğini türküleştirircesine
ben seni bir mayıs gibi sevdim
sesim kısılırcasına
ayaklarım yorulurcasına

ben seni bir mayıs gibi sevdim
yüzbinler olup seni haykırırcasına
türküler söyleyip halaya katılırcasına
ben seni bir mayıs gibi sevdim

Mayıs gelince aklımıza önce baharın coşkusu sonra rengarenk çiçekler, erguvanlar, mimozalar gelir… Bir de işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü, yani İşçi Bayramı gelir. Murat Tali’nin “Ben Seni 1 Mayıs Gibi Sevdim” şiiri gibi.

Haziran

haziran-kus
Beni kötü yakaladın haziran
Gamlı, yıkık eylül sonuma
Bir ilk yaz tazeliği getirdin
Masmavi göğünle
Cana can katan güneşinle
Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
Çiçekler açtı dokunduğun
Çimler büyüdü yürüdüğün
Ve güller katmer oldu güldüğün yerde

Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi
Oldurduğun yemişlerin ağırlığından
Dallarım yere değiyor
Güneşi batmadan saçlarının
Bir dolunay doğuyor bakışlarından
Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma
Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık
Başım dönüyor, of başım dönüyor yaşamaktan
Ölebilirim artık

Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
Baksana; parmak uçlarım ateş
Lavlar fışkırıyor göz bebeklerimden
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu, benimle uyan
Birlikte varalım on üçüncü aylara

Diye anlatır “Haziran”ı Ümit Yaşar Oğuzcan. Yaz mevsiminin başlangıcı, güneşin, doğanın, duyguların coştuğu ayı…

Zordur Haziran’da ölmek…

işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak

sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

“Haziran’da ölmek zor!” deyiverir bir diğer yandan Hasan Hüseyin Korkmaz ve hatırlatır Nâzım Hikmet‘i, Orhan Kemâl’i, Ahmed Arif’i…

Temmuz

antalya-bey-daglari
Biraz da siz beni dinleyin hatıralar
Temmuz dağlarına yağmur bekliyorum şimdi…
Aynalar çağıracak bir gün sizi,
Bir gün tutacak geçitleri kar
Tutacağım biraz pişman, biraz yorgun ellerinizi

Çalmayın onsekiz yaşımın kırık sazını
Şimdi temmuz dağlarına yağmur bekliyorum
Bırakın, biraz da çekeyim bulutların nazını
Step türküsüne konmuş yüreğim,
Çağırdıkça yokuş yokuş gideceğim.

Gündüz lodos, gece poyrazdan
Bir donar bir çatlar dudaklarım
Sabah akşam belki birazdan
Çıkar gelir sağanaklar gurbetçi gibi
Çıkar bir ömrün ezgisi bir sazdan
Sevenin şarkısı kalmaz yarım…

Umutla eskittim, umutla yeniledim kalbi
Bir yaz bulutunun peşindeyim şimdi
Dizimde derman, gönlümde ateş var
Derviş sabrına şiirler ekliyorum
Baharı size verdim hatıralar,
Temmuz dağlarına yağmur bekliyorum…

Yazın ortası, sıcaklardan bunaldığımız, yağmurları özlediğimiz ayda “Temmuz Dağlarına Yağmur Bekliyorum” der Yahya Akengin.

Mevsimlerin şahı: Sonbahar

sonbahar
nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır

oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

Demiş Atilla İlhan, “Adım Sonbahar” şiirinde. Sararan yaprakları, solmaya başlayan çiçekleri, ayrılıkları, bir başka deyişle hazan mevsiminin başlangıcını tanımlarken.

Eylül

Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

Diye anlatır Yahya Kemâl “Eylül Sonu”nu. Yansımalar ise şarkıdaki gibi…

Kadınlar da mevsimler gibidir

sonbahar-kadin
Kadınlar sonbahar yapraklarını dökmeye başlar
Titrek dudaklarında sarışın bir keder
Nabız kaybolur kan susar dolaşım yavaşlar
Sisli bir nebuloz gökte yazılmamış şiirler

Dargın sevgililer yalnızlıklarına uzaklaşıyor

Anlaşılmaz çocukluğun ortaokullarından ders zilleri
Kilitli defterlerde kurutulmuş menekşeler
Tehlikeli yolculukların kanat çırpan mendilleri
Sazdan saza azalan hicranlı köçekçeler

Dünkü delikanlıları yaşlılığa taşıyor

Eylül şehirleri yağmurlu gürültülerle alır yerlerini
Deniz kahvelerinde son kadehlerde bulutlar birikir
Ilık bir aydınlıkla yıkayıp yorgun ellerini
Görgülü ihtiyarlar bir bir ortalıktan çekilir

Yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor.

Der Attila İlhan “Kadınlar Sonbahar” şiirinde, gerçekten de “Yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor.” dedirtir bizlere.

“Durdurun, inecek var”

mezarlik
adım eylül benim
soyadım sonbahar
yoksan eğer, gelmiyorsan
mevsimlerin, ayların ne önemi var?
bilirim ki
bende dökülecek daha çok sarı yaprak var
yetti canıma
durdurun artık şu dünyayı
durdurun ne olur
durdurun, inecek var…

Diye anlatır Ayhan Helvacıoğlu, sonbaharın ve Eylül’ün yarattığı kederi.

Özetin özeti

mevsimler
şubat delisi elmayım ben, ağustosa zor kızarırım
hainler ne zaman taşlar, onu bilmem
yağmur görmüşüm, kurtlanmam kolay kolay
ömrüme düşen dördüncü cemrem
taşlarda kalmasın kokum

konuşabildik mi, helalleşebildik mi mevsim derin kıştı
söz yağmurlarıma küfrün doluları karıştı
düşlerim çürüdü, eller su’dan ben su’suzluktan
yağmur neyime, kasım yeli çıktı
aralıkta eğlen

susmayı öğretme, kaç dilsizin mezarından gelirim
kırık gönül sayısı kabil’de toz bulutu
coğrafyanda ayak izlerim, kar yağsın örtsün
görmesinler, duymasınlar, bilmesinler
sızı martta kalsın

söyle şu elmaya yağmur
fırsat bu fırsat deyip göğsümü delmesin
derinlerde başka kökler var
başka mevsimler
nisanca

Der Barış Erdoğan “Şubat Delisi Elma” şiirinde, özetlercesine tüm seneyi

ŞİİR : Derin hasretler ülkesi /// @siring

“Malatya’lı bir kızdı çocuktum ilk sevdiğim
sağlık memurunun kızı ilk manim ilk ezberim
koluma jilet bastım yazın göreyim diye
sevdiğimi demek için tükenmez kalemler öptüm
ona şiirler yazıp tükettim her birini
fotoroman okumakla suçladı geçti beni
hiç bilmezdim fotoromanları halbuki
yüreğim gırtlağımda vardım İstanbullara
seneler sonra gördüm bir sıla ziyareti
büyümüş memur olmuş işgal bankalarında
ordu darbe yapsa diye dua edermiş hatta
utandığım cizlavetler geliverdi aklıma
sevdiğime hamdettim döndüm gurbet eline

muhacir bir kız sevdim fakülte kapısında
başında iffetiyle hunharca copladılar
sınavı kaybedince ona dergi çıkardım
Sezen Aksu dinleyip tekbirler getirirdik
beyaz çitlerle çevrili bir ev istermiş meğer
dergim toplatılırken bir memurla evlendi
cebim tam takır çıktım ağır ceza önüne

evlen benimle diyen bir kız kesti yolumu
endamı küstürürdü kaysı ağaçlarını
serdim kırık kalbimi ayakları dibine
Bağdat bombalanırken topladı çantasını
kalbimi geri verdi döndü baba evine

İstanbul’lu bir kız sevdim İstanbul kadar kadim
dağlarımın pınarları kadar berrak ve serin
adımı söyledi mi taşralıya dönerdim
bir konser çıkışında titreyerek bekledim
bomber montlu bir oğlanla geldi ‘meraba’ dedi
son paramla aldığım çiçekleri gizledim
bir çingene kızından aldığım çiçekleri
küfredip tepeledim İstiklal Caddesi’ne

komünist bir kız sevdim tabanca gibi kızdı
‘vur beline çık dağa’ öyle devrim öyle dik
coplanırken seyreder İslamcı olsa derdim
Faşizm kahrolmadı İzmir’de taradılar
manşet bile olmadı Hürriyet gastesine

sevdim memur oldular sevdim kurşunladılar
nice hınçlar kavradı nasırsız ellerimi
ne varsa ezberledim asi olan, dik duran
isyandan isyana koştum imkansız şarkılara
sevdiğim kızlar kadar sevdim memleketimi
kaşlarımı patlatan copları bile sevdim
aşklarım kavgalarım tüm geç kalmalarım
sulusepken zil zurna yalnızlıklarım
dualarım marşlarım ağır ceza davalarım
çay tütün yoldaşlarım yasaklı kitaplarım
sevdigim kız seni gördüm sevdiğim her kerede
orada gülüşün, şurada sesin, burada işlemeli hicabın
bir ses vardır her Türkiye çocuğunu çağıran
beni siz eklediniz bin yılın çizgisine

ne vatan kurtarabildim ne sizinle vuruldum
Şeytan’ın siyaseti tuz basarken ülkeme
upuzak diyarlarda kaybolmağa uzandım
kalemimi gömerken dünyanın bir ucuna
oturup bunları yazdım not düştüm gurbetime
dilim pelte annem kürt dilim çınar kekeme
Amerikan askerleri resimler çektirirken
bankalar haciz koydu Lozan’dan baki kalan
yüzyıldır can çekişen atımın terkisine

gurbette bir kız sevdim anasından çeroki
sevemedi bir türlü yaban fakirliğimi
ona ev almak için beyazlara çalıştım
pusulalar satın aldım kıbleyi bulmak için
milim milim yüzerken kalbimin derisini
göğsümdeki çınara dokunup secde ettim
veda ettim yerlime sevdirene hamdettim
sılam emanet olsun Yüceler Yücesi’ne

bir kız sevdim vatanım, türkü yaktı göğsüme
yenilgi kadar eski hürriyet kadar güzel
kendi sürgünlerini budayan çınar gibi
yağmacı duaları altında nefes alır
usul usul çağırır bendeki sürgününü
kökleri Kabe’ye dek uzanır sev der bana
kıyamete kadar sev er kişi niyetine

kıyısında durduğum okyanus kadar derin
derin hasretim derin hasretler ülkesine…”

Mehmet Efe

http://mehmetefe.com/derin-hasretler-ulkesi/

ŞİİR : Hayallerim ve Sen /// @siring

Sana hiç hayallerimden bahsetmedim değil mi?
Yani tek taraflıda olsa hayallerim işte..
Arada kuruyorum, çalmayacağını bile bile..
Hayallerimde yaşatıyorum seni, benim olamayacağını bile bile..

Mesela, bi an da olsa ,yani bi saniyede olsa ,başımı dizlerinin üzerine koyup, yıldızları seyretmek isterdim..
Veya bir kır kahvesinde, denize karşı çaylarımızı yudumlarken, seni, yalnız senin gözlerini seyretmek isterdim, bir bardak çayın arkasına sığınıp..
Sözler boğazıma düğümlenirse, bir yudum çay çözer belki dilimi diye..
Biliyorum garip, çay ve sözlerim..

Sana bakarken dolacak gözlerim, sığmayacak çercevesine ve taşacak
işte o an yanaklarımı kavramış ellerine dökülecek içime sığdıramadıklarım..
Hayal bu ya işte, kuruyorum…
Hiç çalmıyor..