Etiket arşivi: SAVAŞ

BND DOSYASI /// Alman İstihbaratı : Selefiler Savaşa Çocuklarını da Götürüyor

Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Anayasayı Koruma Teşkilatı (istihbarat) Başkanı Burkhard von Freier, eyaletleri için en büyük tehlikenin “Neonaziler” ve “Selefiler” olduğunu açıkladı. Freier, Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclisi’ni bilgilendirdiği…

Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Anayasayı Koruma Teşkilatı (istihbarat) Başkanı Burkhard von Freier, eyaletleri için en büyük tehlikenin “Neonaziler” ve “Selefiler” olduğunu açıkladı.

Freier, Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclisi’ni bilgilendirdiği konuşmasında, “Sadece Neonazileri izlemek yeterli değil, Selefileri de izlemek gerekiyor. Çünkü bu iki grup, birbirinin varlık nedeni.” dedi.

Freier, konuşmasında ayrıca Hessen eyaletinden tutuklanan Selefi çiftin çocukları ile birlikte inşaat ve yapı malzemeleri mağazası Baumarkt’tan bomba imalatında kullanılan çeşitli parçalar satın aldığını ve kendi evlerinde bu parçaların montajını yaptıklarını söyledi.

Selefiler arasındaki yeni eğilimin “ailece savaşa gitmek” olduğunu belirten Freier, yurtdışına çıkan kadın ve çocuklardaki artışın da bu tezi desteklediğini ifade etti. Terör örgütü IŞİD’in de bu yönde propaganda yaptığı ifade ediliyor.

Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın son rakamlarına göre Almanya genelinde, iki bini KRV’de olmak üzere toplam 7 bin 300 Selefi yaşıyor. Bunlar arasında “tehlikeli” olarak sınıflandırılan şiddete meyilli 325 kişi yakın takibe alınmış bulunuyor. Bu arada geçen yıl 182 selefi savaşmak üzere Almanya’dan çıkış yaparken, bu kişilerin 34’ünün kadın olduğu olduğu dikkat çekiyor.

Bu rakamın artma eğiliminde olduğunu belirten Burkhard von Freier, savaştan geri dönen 50 kişilik grubu ise “en tehlikeli” olarak sınıflandıklarını kaydetti. CİHAN

Reklamlar

AK PARTİ DOSYASI : TAYYİP ERDOĞAN HANGİ MADDEDEN YARGILANACAK // / ’Devlete karşı savaşa tahrik’

’Devlete karşı savaşa tahrik’

Türk Ceza Yasasında Suriye’ye karşı işlenen suçların karşılığı olarak, ’Devlete karşı savaşa tahrik’ nitelemesi bulunuyor.

İŞTE O MADDE VE HÜKÜMLER

Madde 304-

(1) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik edenveya bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapan kişi, on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Bu madde uygulamasında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliğine karşı suç işlemek üzere oluşturulmuş örgütlerin doğrudan veya dolaylı olarak desteklenmesi, hasmane hareket olarak kabul edilir.

(3) Bu maddede tanımlanan suçun işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

‘YABANCI DEVLET ALEYHİNE ASKER TOPLAMA’

Madde 306-

(1) Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Fiil sonucu savaş meydana gelirse faile müebbet hapis cezası verilir.

(3) Fiil, sadece yabancı devletle siyasal ilişkileri bozacak veya Türkiye Devleti veya Türk vatandaşlarını misilleme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak nitelikte ise faile iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.

(4) Siyasal ilişki kesilir veya misilleme meydana gelirseüç yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

http://www.aydinlikgazete.com/politika/devlete-karsi-savasa-tahrik-h70155.html

DUYURU /// Uzak Ülkelerin Uzayan Savaşı : Çanakkale 1915 SEMİNER İ /// 26.05.2015

Değerli Üyeler,

İstanbul Üniversitesi Tarih Araştırma Merkezi’nin düzenlediği “Uzak Ülkelerin Uzayan Savaşı: Çanakkale 1915″ adlı uluslararası seminer 26 Mayıs 2015 günü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kurul Odası‘nda gerçekleştirilecektir.

İlgilenenler seminer programına aşağıdaki linkten ulaşabilirler.

LİNK : http://edebiyat.istanbul.edu.tr/tarihmerkezi/?p=7348

Saygılarımla

Mustafa TANRIVERDİ

GÜVENLİK DOSYASI : SAVAŞIN SANAT OLDUĞUNU SÖYLEYEN BİLGE /// SUN TZU /// THE ART OF WAR

The Art of War – Sun Tzu.pdf

GÜVENLİK DOSYASI : TÜRKİYE VE SAVAŞ

Vladimir Jabotinsky’ nin Birinci Dünya Savaşı sürerken, değişik cephelerde savaş muhabiri olarak kaleme aldığı yazılarından oluşan kitap Türkiye ve Savaş ( Turkey And The War) adıyla yayınlandı. Savaş değişik cephelerde tüm hızıyla sürerken, sonuçlanmamışken, kazanacaklar, kaybedecekler, savaş sonrasında oluşacak yeni dengeler üzerine yapılan değerlendirmeleri okumak hayli ilginç geliyor insana.

Jabotinsky, İngiltere-Fransa-Çarlık Rusya’sı-İtalya bağlaşıklığından yana bir yaklaşımla kaleme almış yazılarını.Yazarın, Almanya-Avusturya-Macaristan- Osmanlı ittifakının savaşı yitireceği öngörüsü gerçekleşti.Yazar savaşın çıkış nedeninin İtilaf devletlerinin iddialarının aksine Alman militarizmi değil, "Doğu Sorunu" olduğunda ısrarlıdır. Savaşın Osmanlı Asyası’nı paylaşmaktaki uzlaşı yoksunluğundan çıktığına işaret eden Jabotinsky’ e göre Fransızlar Suriye’ye, İngilizler Mezopotamya’ya, Rusya Doğu Anadolu ve Boğazlara, Yunanlılar ve İtalyanlar İzmir’e göz dikmişken, Almanya Osmanlı’yı tümüyle himaye altına alma gerekçesiyle Doğu’nun tüm zenginliklerine talipti. Ona göre Osmanlının parçalanması artık kaçınılmazdı.

Jabotinsky’ e göre Osmanlı’nın, Doğu’nun, Afrika’nın, tüm denizlerin, karaların, geri kalmış tüm halkların Avrupa tarafından sömürgeleştirilmesi, paylaşılması son derece doğaldır, meşrudur ve Batı’nın hakkıdır. Osmanlının paylaşımındaki anlaşmazlıktan çıktığını söylediği 1.Dünya Savaşı’nı yazar bu açılardan ahlaki bulmaktadır. Jabotinsky ; "Halihazırda başımızdaki belanın kökleri küçük Asya’dadır ve savaşın ilk ve nihai hedefi Doğu Sorunu’nun çözümlenmesidir" sözleriyle, Batı sermayesinin, yani emperyalizmin sonuçta bir ortak noktada buluşacağını düşünmektedir. Yazarın şu satırları bu gün de özünde değişmeyen emperyalist mantığı ve makyavelist yaklaşımı çarpıcı biçimde yansıtmaktadır:

"Bir komşunun ağzını tekrar tekrar sulandıran şey, bomboş kaynaklar ve şu andaki sahibinin bunları yapmaktan aciz olduğunun farkına varmasıdır. Doğanın boşluktan nefret etmesiyle ilgili eski bir inanış vardır. Bu nedenle Türk mirasına olan susuzluk giderilmedikçe bu boşluk asla yok olmayacaktır. Ve bu susuzluk ancak savaş yoluyla giderilebilir. Hali hazırdaki çatışmalar zaten bu susuzluğu gidermek için ortaya çıktı. Bu nedenden, eğer savaş Türkiye’nin bölünmesini sağlamazsa er ya da geç aynı büyüklükteki bir başka savaşın gelmesi kaçınılmazdır."

Yazar Türkleri yetenek, algılama ve düşünce derinliği açısından Avrupalıların dışında, ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasını, paylaşılmasını isterken, bu zenginliklerin, bakir toprakların, doğal kaynakların Batılıların hakkı olduğunu düşünmektedir. Osmanlının dağılmasının tetikleyicisi olarak ta, imparatorluk uyruğu değişik etnisitelerin ayrışmasını ve kalkışmasını kışkırtıcı öneriler ileri sürmektedir.

Yazar Türklerin, ticari,endüstriyel veya entelektüel bir orta sınıfının olmayışının, ekonomik gelişme adına atılacak her bir adımın kaçınılmaz olarak Türk olmayanların zenginleşmesi, bunun karşılığında Türk unsurunun zayıflaması sonucunu doğuracağını söylemektedir:

"Yalnızca Türk mahkemelerinde ve devlet dairelerinde acil ve sürekli işi olanların Türkçe öğrenmeleri gerekiyordu, yoksa Türkiye’de Türkçe bilmeye gerek yoktu. Ekonomik yaşamda ise Türk unsurun yeri ve önemi yoktur. Tabi yaklaşık 6 milyon Türk köylüsü bulunan ülkede, küçük esnaf ve zanaatkarlar arasında hatırı sayılır oranda Türk bulunur. Ancak ekonomik faaliyetlerin biraz daha üst düzeylerine baktığımızda hiç Türk bulmuyoruz. Türkiye’nin zenginlik ve toplumsal nüfuzunun başlıca kaynağını oluşturan deniz ticaretinde, Türk sermayesinin veya zekasının izine bile rastlanmaz. Sermaye çoğunlukla yabancı, çalışanları ise kısmen yabancı, kısmen Rum, Ermeni, Musevi, Suriyeli ve Arap idi. Sıklıkla personel, Levanten denilen, bütün Avrupa milletlerinin karışımından bir araya gelmiş insanlardan oluşuyordu. Bir Türk katip bulmak gerçekten çok nadirdi. Osmanlı endüstrisinin henüz gelişmemiş pek az varlığının -madenler, tütün- sermayesi yabancı, çalışanlar ise bütünüyle Türk olmayanlardır."

Günümüzde Atlantik ötesinde çerçevesi çizilen, kendilerinin tanımıyla projelendirilen, görevlendirilen hoca efendilerce dillendirilen Ilımlı İslam Projesiyle (!) henüz Osmanlıdan ayrılmamış geçen yüzyıl başlarının Arap coğrafyasına ilişkin projeye bir göz atalım ve benzerliklerin değerlendirilmesini okurlarımıza bırakalım:

"Hicaz, coğrafi olarak çöllerle ve denizle yalıtılmış durumdadır ve Mısır veya Suriye ile doğrudan doğruya bağlantısı da yoktur. Dolayısıyla Hicaz’ın bağımsızlığı siyasi olarak- – emperyalist sisteme, yani Batıya ( H.Özbek ) – zarar vermeyecektir. Bu aynı zamanda Avrupalıların İslam’ın kutsal yerlerine müdahale etmesi yönünde herhangi bir düşünceden irkilip geri çekilen Müslüman dünyasına da çok uygun bir bağış olacaktır. Şu ana kadar birçok yetkilinin yayınlanmış ifadelerinden anladığımız kadarıyla bütün müttefik kuvvetleri Hicaz’ın bağımsızlığı konusunda anlaşmış durumdadır."

Birinci paylaşım savaşının kan ve barut kokularından, Avrupa parlamentolarına, oradan savaş bakanlıklarının, dışişleri bakanlıklarının duvarlarına sinmiş yüzyılı aşkın diplomasi fısıltılarından, günümüzün Büyük Ortadoğu Projesine uzanan bir ufuk turu yaptırıyor insana ister istemez Jabotınsky’nin 1916’da kaleme alınıp 1917’de kitaplaşan yazıları…

1.Dünya Savaşının cephe muhabiri Rus Musevisi Jabotınsky, muhabirliğinin yanında muhariplikte yaptı.1917 Ağustosunda İngiltere’de kurulan İlk Yahudi Lejyonunda teğmen olarak görev yaptı. Osmanlıya karşı Filistin cephesinde çarpıştı. Lejyonun başında İngilizlerle birlikte Türk Ordusuna karşı Ürdün saldırısında bulundu. Jabotınsky bizzat bulunmasa da kurulan gönüllü Katırcı Birliği-Siyon Alayı- Çanakkale’de İngilizler safında çarpıştı. Yazar anılarında; " Savaşmak için Gelibolu’ya gidiş, Siyonizm için yepyeni ufuklar açmıştır. Eğer biz 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile Filistin’de yurt edinmek konusunda söz aldıksa, buna ulaşan yol Gelibolu’dan geçmiştir " demektedir.

Jabotınsky’nin Türkiye ve Türklere bakışının çarpıcı cümlelerine dönelim yeniden:

"Canlı bir vücudu parçalamak konusunda ısrar etmek üzücü bir görevdir. Özellikle ölüme mahkum olan bu insanı tanıyan yazar için üzücü bir durumdur. Eğer insanları iyi ya da kötü olmak üzere iki gruba ayırmak gerekirse, Türkler kesinlikle ilk gruba girer. Türkler genellikle dürüst, alçakgönüllü, konuksever ve cömert insanlardır. Her şeye karşın eski askeri zaferleri de ortadadır. Türkler yetenekli devlet adamları yetiştirmişlerdir – Kuşkusuz artık o dönemler mevcut değil – Onları bir kez tanıdıktan sonra sevmemek olası değildir. Eğer siyaset sempati üzerine oluşturulabilseydi, hiç kimse bu sevimli insanlar tarafından kurulmuş ve sürekliliği sağlanmış olan bir imparatorluğu yıkmak düşüncesine katlanamazdı. Ne yazık ki siyaset başka etkenleri temel almıştır."

Siyasetin başka etkenleri temel alma özelliği günümüzde, geçen yüzyılların emperyal birikimleriyle zenginleşerek devam ediyor. Jabotınsky’inin yazdıklarıyla, ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde – Armed Forces Journal- emekli Albay Ralph Peters’in Ortadoğu’da istikrarın (!) sağlanabilmesi için sınırların yeniden çizilmesi gerektiğine ilişkin Temmuz 2006′ da kaleme aldığı makale arasındaki ilginç benzerlikler, aradan geçen bir yüzyılın sömürgenlerin yaklaşımında herhangi bir değişikliğin olmadığını gösteriyor.

Türklerin Kurtuluş Savaşıyla parçaladıkları Sevr’in öngördüğü haritanın emperyalizmin gündeminden hiç düşmediğini Ralph Peters’in makalesi fazlasıyla açıklıyor :" Ortadoğu’daki istikrarsızlığın temelini oluşturan gelişigüzel çizilen sınırların, bölgedeki azınlıkların durumu göz önüne alınarak yeniden çizilmedikleri takdirde istikrarsızlıkların sonunun gelmeyeceği…"

ABD Silahlı Kuvvetlerinin, kısacası ABD’nin görüşünü yansıtan yazıda Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da yaşayan, nüfusları 27-36 milyon arasında olduğu tahmin edilen Kürtlerin bağımsız bir devlet sahibi olması gerektiği vurgulandıktan sonra; "Bu, Bulgaristan’ dan Japonya’ ya kadar uzanan bölgede en Batı yanlısı ülke olacaktır" denilmektedir.

Geçen yüzyılın emperyalistlerinin heveslerini kursağında bırakan, ulusumuzca yırtılan haritaların yüzyıl sonra yine ortalara saçılması, izleyeceğimiz yol haritasının, Kurtuluş Savaşı ve Lozan’da çizilen olduğunu da göstermiyor mu?

Hüseyin Özbek

Avukat, İstanbul Barosu Genel Sekreteri,

YEMEN DOSYASI : Yemen’de Hangi Aktörler Savaşıyor ?

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte Ortadoğu’da yeni bir kavram ile sıkça karşılaşır olduk: mezhep çatışması. Tarihi bir gerçeklik olan bu kavram aslında Müslüman mezhepler arasındaki çatışmaları değil, bilakis Hristiyan mezhepleri arasında yaşanan çatışmaları temsil ediyordu. Ayrıca dünyanın değişik coğrafyalarında farklı dinler ve mezhepler arasındaki çatışmalar ifade edilirken bile Müslüman mezhepleri en son sırada akla geliyordu. Elbette inkârı mümkün olmayan ve zaman zaman yükselen Şii-Sünni çekişmesi de bu kavramın içinde idi. Ancak şimdi bu kavram adeta bütün dünyada sadece Müslüman guruplar arasındaki çekişmelere ve özellikle Ortadoğu’daki “Şii-Sünni” çekişmelerine özel ad olmuştur. İlginçtir, ne Şiiler ne de Sünniler bu kavrama sahip çıkmamakta ve taraf olduklarını beyan etmemektedirler.

Oysa bu çekişmenin bir tarafını, tabii olarak dünyadaki tek Şii devlet (resmi adı İslam) olan İran temsil etmektedir. Karşısında ise bütün her birinin resmi ismi farklı olan Sünni İslam dünyası durmaktadır. Ancak Sünni kimliklere mensup devletlerdeki Sünnilik algılarından ve esasında rejim farklılıklarından dolayı da hiç kimse doğrudan Sünniliği temsil ettiğini ilan etmemektedir. İran ise gerek gücü ve gerekse dünyadaki Sünni nüfusa nispetle Şiiliğin oranını dikkate aldığında hiçbir zaman doğrudan ortaya çıkamamaktadır. Bu durum tabii olarak bir tiyatronun sahnelenmesine imkan tanımaktadır. Ortadoğu’da bölgesel güç olma niyetinde olan her bir devlet, doğrudan veya dolaylı olarak bu oyunun bir aktörüdür. Ancak bu oyunda aktörler çoğunlukla dublör kullanmayı yeğlemektedirler. Bu yüzden Ortadoğu’ya yönelik olan uluslararası politikaları anlamak nispeten mümkün iken bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri, çelişkileri ve med-cezirleri anlamak oldukça zorlaşmaktadır. Hele Türkiye gibi bölge hakkında uzun yıllardan beri hafızasındaki bütün bilgileri silmeye çalışan bir ülkede bu meseleyi anlamak adeta imkansız hale gelmektedir.

Sözü Yemen’e getirmek istiyorum. Türkiye’nin hafızasında Arap dünyası ile ilgili en fazla yer tutan ülkelerden biri olmasına rağmen Yemen ile ilgili son zamanlarda yazılanlara ve söylenenlere bakıldığında esasında hafızamızda pek bir şeylerin kalmadığını ve bütün birikimimizin Yemen Türküsü’nden ibaret olduğunu gördük. Oysa bu türkü bile Yemen değil, Harput türküsüdür. Yemen tarihi anlatacak değilim, maksadım Yemen’de son zamanlarda yaşanan ve gerçekte adaletsiz bir savaşa neden olan sürecin aktörlerini analiz etmeye çalışmaktır.

Yemen Bir Mezhep Devleti midir?

Daha önceki yazımızda da değindiğimiz gibi, mezhep Yemen tarihinde önemli bir rol oynamaktadır ancak en azından 1962’den itibaren Modern Yemen’i bir mezhep ile ilişkilendirmek doğru değildir. Osmanlı Devleti’nin bölgeyi bırakmak zorunda kaldığı 1918 yılından 1962 yılına kadar, Kuzey’den gelen Zeydilerin idaresindeki “Yemen İmamlığı” Zeydi Mezhebine dayalı bir devlet iken, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Yemen, Zeydilikten ziyade Sünniliğe daha yakın duran bir devlet olmuştur. Kurumsallaşamayan ve gerçekte modern bir devlete dönüşemeyen Yemen’de tabii olarak geleneksel Zeydi ve Sünni anlayışlar da bölgesel ve kabilevi ölçeklerde temsil edilmeye devam etmiştir. Cumhuriyetçiler ise yeni bir sistem kurmada başarılı olamadıkları için, zaman zaman bu gelenekçi yapılara dayanmışlar ve bunların devamına imkan vermişlerdir. Söz gelimi bürokrasi ve ticari hayat Sünniler tarafından doldurulurken, Zeydilerin ağırlığı orduda ve zirai alanlarda daima hissedilmiştir.

19. yüzyılın ortalarından 1970lere kadar İngiliz işgalinde olan Güney Yemen’de ise zaman içinde sömürgeciliğe karşı bir tepki olarak modern ideolojiler gelişmiş hatta ilk Marksist Müslüman devlet de burada kurulmuştur. Bütün bunlar da göstermektedir ki Yemen gerçekte bir mezhep devleti değildir. Peki potansiyel olarak böyle bir devlete dönüşmesi mümkün müdür?

Zeydilik-İmamiye İlişkisi

Zeydilik, Şiiliğin üç kolundan birisi olarak zikredilir. Ancak itikadi açıdan Şiiliğin ilk şeklidir. Bütün Şiilerin benimsedikleri ilk dört imamdan sonra imametin (dini ve siyasi liderliğin) Hz. Ali’nin torunlarından Zeyd’e geçtiğine inanırlar. Ayrıca daha geç tarihlerde İmam Cafer elinde şekillenen İmamiye’nin inandığı babadan oğula geçen imamlığı ve on iki imam şartını reddederler. Bu vasıfları ve esasında dini ritüelleri ile Sünniliğe en yakın hatta iç içe olan bir anlayışı temsil eden Zeydilik, diğer Şii guruplardan tamamen farklılaşır. Gerek itikatları ve gerekse dini yaşayışları açısından bilinmezlik içeren ve tartışmalara sebep olabilecek bir felsefe geliştirmemişlerdir. Nitekim bu yüzden Zeydilik çok sınırlı bazı guruplara bölünmüş iken, İmamiye (bugünkü İran’ın benimsediği Şiilik) ve İsmailiye (daha ziyade Hindistan’da yaygınlaşan Şiilik) pek çok guruplara bölünmüştür. Özellikle tarihte bilinen Sünni karşıtı birçok aşırı guruplar İsmailiye veya İmamiye’nin bir uzantısı olmuştur. Buna karşılık Zeydiler ile Sünniler arasında “siyasi çekişmelerin” dışında daima bir yakınlık olmuştur. Siyasi çekişmeler ise Yemen sahillerini ve merkezini kontrol eden Sünni idareler ile (Osmanlılar gibi) Kuzey’de Zeydiliğin varlık gösterdiği ve 15’ten fazla İmamlarının mezarının yer aldığı Sa’da’yı kontrol eden Zeydiler arasında yaşanmıştır. İki taraf arasında kanlı çekişmelere kadar varacak olan bölgesel iktidar kavgası olmuş ama itikadi yani bugünkü ifade ile gerçekte bir mezhep çatışması olmamıştır. Bütün Şiilerde olduğu gibi, Zeydiler için de kutsal kabul edilen mekanların (atebat) farklı bir idarenin altında bulunmasına karşı koyan Zeydilerin bu tavrını mezhebi boyutundan ziyade sosyo-iktisadi amiller ile de ele almak gerekmektedir. Sa’da bölgesi Zeydilerin ziyaretgahıdır. Ziyaretçiler bölgeye ciddi ekonomik kaynak sağladığı gibi, bu türbe ve mezar etrafında da Zeydi teolojisinin eğitimi ve nesilden nesile aktarımı sağlanmaktadır. Mesela, Osmanlı Devleti, Necef ve Kerbela’da kurduğu düzeni Sa’da’da da kurabilseydi Yemen’de daha fazla istikrar sağlayabilirdi. Ancak Sünnilerin Zeydileri itaat altına alma gayretlerini, bu gurubu kendilerine daha yakın hissetmelerinin neden olduğu şeklinde de yorumlamak mümkündür.

Husiler ve Zeydilik

2012 yılından itibaren adlarından sık sık söz edilen Husiler hakkında bilinenlerin çoğu eksik ya da yanlıştır. Husiler Sa’da bölgesinde yaşayan Yemen kabilelerinden bir guruptur. Husiler veya Husilik bir mezhep değildir. Zeydiliğe mensup bir kabile olan Husiler 1962 yılında son Zeydi İmamı Bedr’e verdikleri destek ile kendilerinden söz ettirmeye başladılar. Daha sonra muhtelif tarihlerde merkez ile ihtilafa düşen pek çok Kuzey kabileleri ile işbirliği yaparak muhalefeti temsil ettiler. Yemen’de Cumhuriyetin kurulmasından sonra, orduya dayanan merkezi hükümet, siyasi muhalefetin gelişmesine imkan vermediği için pek çok kabile silahlı muhalefete başvurmuştur. Daha önce söylediğimiz gibi, ordu içinde önemli sayıda Zeydi subayın olması Zeydi kabilelerin silahlı muhalefetini daha kolay sürdürmesine imkan tanımış, hatta sistem içinde yer alan farklı guruplar bu silahlı kabile guruplarından güç ve destek alarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan devrik Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih zaman zaman Husileri kullanmış bazen de muhalefetleri ile karşılaşmış ve hatta onları silahlı güçler ile bastırmak istemiştir.

1986 yılından itibaren sistemin içinde yer almak için Sa’da’da eğitim ve siyasi faaliyetlerde bulunan Husiler, 2011’de başlayan Arap Baharı rüzgarı Yemen’e ulaştığında da meydanlara çıkarak Ali Abdullah Salih ve hükümetine karşı durmuşlardır. Aslında mümkün olan her fırsatı deneyen Husilerin temel amacı merkezde temsil edilmek olmuştur. Tabii olarak onların bu aktif siyasi hareketlenmeleri, Sünni gurupların tepkisini çekmiş ve merkezi hükümete uyguladıkları baskılar ise Husilerin susturulmasını istemişlerdir. Ancak Arap Baharı bu imkanı sıfırlayarak, herkesi muhalefette aynı saflara taşımıştır. Körfez ülkeleri girişimi ile kurulan Diyalog Kongresi’nde Sünniliği temsil eden guruplar kendi aralarında ihtilafa düşerken, Zeydiler Husilerin şahsında birlikteliklerini korumuştur. Bu durum Yemen’de yeniden Zeydilerin öne çıkması ihtimalini veya korkusunu doğurunca diğer taraflar bölgesel federasyonların kurulması yönünde hareket ederek, Diyalog Kongresi’nin kapanış belgesini bu şekilde yayımlamış ve Yemen’de bugün meydana gelen olayları tetiklemişlerdir. Sa’da’dan San’a’ya gelen Husiler, mevcut hükümete ortak olmuş ama tatmin olmadıkları için Sünni bölgelerine de yönelmiş hatta bir ölçüde federasyon taleplerinin karşısında Yemen’in bütünlüğünü savunmuşlardır. Başlangıçta onların güç kazanması Yemen El Kaidesi’ne karşı bir gelişme olarak değerlendirildiği için ABD tarafından da hoş karşılanırken, daha ileri giderek Babulmendeb’e yaklaşmaları büyük bir hata olarak kabul edilmiş ve cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

Husiler ve İran

Körfez ülkeleri ile Mısır ve bazı başka ülkelerin desteklediği Yemen’deki savaşın meşruiyeti, Husiler ile İran arasında var olan ilişkiye dayandırılmıştır. Bu yüzden İran’ı karşısında komşu olarak görmek istemeyen Suudi Arabistan başı çekerek savaşı başlatmıştır. Aslında süren nükleer görüşmelerde elini güçlü tutmak isteyen ABD de bu savaşa destek vermiş, adeta 90larda Saddam’a Kuveyt’i işgal ettirdikleri gibi Suudi Arabistan’a da yeşil ışık yakmıştır. Peki gerçekten Husiler İran’ın bölgedeki uzantısı veya vekili midir?

İran’ın özellikle Humeyni devriminden sonra dünyada Şiilik ile ilişkilendirilebilen her gurup ve cemaat ile münasebet kurduğu ve kendi devrimini içerde sağlam tutabilmek için sürekli devrim ihracına çalıştığı bilinmektedir. Bu çerçevede Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt’teki Şiiler ile ilgilendiği gibi Yemen’deki Zeydiler ile de ilgilenmiş ve onları etkilemeye çalışmıştır. Körfez ülkelerindeki Şiiler İmamiye’ye mensup oldukları ve çoğunlukla Sistani veya Hameney’i taklit ettikleri için kolayca İran’ın tesiri altına girdiler. Ancak Zeydiler İmamiye’yi reddettikleri için bu tesirden uzakta kaldılar, hiç bir zaman İranlı müçtehitleri benimsemediler. Körfez Şiileri, her yıl vermek zorunda oldukları humusu (kazançtan arta kalanın beşte birini) İran’a ulaştırarak bu ilişkiyi sürekli kıldılar. Ancak Zeydiler humusu gerekli görmedikleri için böyle bir bağa da ihtiyaç duymadılar. Buna rağmen İran’ın Yemen Zeydileri için de örnek bir yapılanma teşkil ettiğinde şüphe yoktur. İran bu yakınlık duygusundan istifade ederek, Husiler üzerinden Zeydileri etkilemeye çalışmıştır. Nitekim, Zeydilik içinde geleneksel bir imamlık ve seyyidlik geleneği olmayan Husiler’i daha modern bir yöntemle teşkilatlanmaya teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Onlara maddi destek -muhtemelen silahlanma imkanı- ve strateji belirlemede katkı vermişlerdir. Ancak İran’in Husileri doğrudan yönlendirmeye veya onları idare etmeye imkanı bulunmamaktadır. Husiler’in Sa’da’daki yapılanmalarında İran’dan taktik aldıkları muhakkaktır fakat Zeydilik ile İmamiye’nin birbirine bakışı bu ilişkinin bir vekalete dönüşmesine imkan vermemektedir. Her ne kadar Husiler’in İmamiye’ye yakınlaştıkları iddiaları varsa da bu kendilerini inkar anlamına geleceğinden imkansızdır. Diğer taraftan İran, Irak’ta ve Suriye’de aldığı sonuçlardan hareketle özellikle Körfez Şiilerini elde tutabilmek için Yemen’de de var olduğunu gösterecek adımlar atmaktan geri durmamıştır. Bu da yıllardır Körfez’de pompalanan İran korkusunu doruğa taşımıştır.

Yemen-Suudi İlişkileri ve Husiler

Suudi Arabistan’ın Yemen ile tarihi ilişkileri bulunmaktadır. İlk ilişkiler daha Vehhabiliğin bölgede yayılmak istendiği 19. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. O zamanlar Yemen sınırlarında Vehhabiliği yaymak ve buradaki kabilelerden zekat toplamak için bugünkü Suudilerin ataları bir hayli uğraşmışlardır. Kısmen bazı bölgelerde başarılı oldular ise de, Yemen ile Necid (bugünkü Riyad etrafı) arasında bulunan Mekke Emirliği merkezden (İstanbul’dan) aldığı güç ile iki taraf arasında bir engel teşkil etmiştir. Buna rağmen Asir bölgesinin dağlık kesimlerinde bazı kabileler Vehhabiliği benimsemiştir. Hicaz’da kurulan Haşimi Hicaz Krallığı’nın 1925 yılında Necid Sultanı İbn Suud’a (Vehhabilere) yenilip ortadan kalması ile kurulan Necid ve Hicaz Sultanlığı (Suudi Arabistan kurulmadan önce kullandıkları isim) yeniden Yemen ile sınır boylarında sorunlar yaşamaya başlamıştır. Suudi Arabistan 1932 yılında kurulduktan sonra sorunlar resmi sınır sorunlarına dönüşerek silahlı çatışmalara vesile olmuştur. İngiltere’nin desteklediği Suudi Arabistan 1934 yılında Yemen ile Taif anlaşmasını yaparak, tarih boyunca Yemen’in bir parçası olan Asir, Nejran ve Cezan bölgelerini kendi sınırlarına katmıştır.

Esasında iki taraf arasındaki çekişmeler bu geçmiş çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Uzun yıllar iki taraf birbirini tanımazken, 1970li yıllarda Güney Yemen’de baş gösteren Sovyet etkisi birden Kuzey Yemen’i Suudi Arabistan nezdinde kıymetli yapmış ve güçlü mali destekler sağlamaya başlamıştır. Ancak Asir bölgesindeki sınır sorunları bir türlü unutulmamıştır. Yemen liderleri her sıkıştığında bunu bir şantaj olarak kullanarak Suudi Arabistan’ı kenara sıkıştırmak istemişlerdir. Bu yüzden Suudi Arabistan hiç bir zaman güçlü bir Yemen Devleti’nin olmasını istememiş, hatta Husiler dahil pek çok muhalefet gurubuna el altından destek vermiştir. BM Saddam’a karşı ambargo uygulama oylamasında Yemen’in karşı çıkması Suudi Arabistan’a yeni bir imkan vermiştir. Bir taraftan Yemen’i uluslararası arenada suçlu ilan etmiş diğer taraftan binlerce Yemenli işçiyi sınır dışı ederek Yemen’de kriz yaratmak istemiştir. 1994 yılında Kuzey-Güney savaşı çıktığında Güney’i açıkça destekleyen Suudi Arabistan nihayet 2000 yılında da Ali Abdullah Salih’i Taif anlaşmasındaki sınırları tanımaya icbar etmiştir.

Başka bir ifade ile Suudi Arabistan uzun yıllardan beri Yemen ile örtülü bir savaş sürdürmüştür. Buna rağmen Suudi Arabistan ticaretinin büyük bir bölümü Yemenlilerin eline geçmiş, iş hayatında Yemenliler vazgeçilmez olmuştur. Bu girift ilişki iki ülkenin aralarındaki ilişkileri dış politikadan çok iç politikanın bir parçası haline getirmiştir. Arap Baharı ile Ali Abdullah Salih’ten sadece Yemenliler değil, Suudi Arabistan da kurtulmak istemiştir. Ancak, yerine muhalefeti temsil eden Zeydi, Liberal ve İhvan çizgisindeki Islah hareketinden birilerinin gelme ihtimaline karşı eski Cumhuriyetçilerden Abdu Rabbhu Mansur el Hadi’nin gelmesini sağlamıştır.

Yemen 2012 yılından beri fiilen Suudi Arabistan tarafından idare edilmekteydi. Ancak el Hadi’nin işleri yürütememesi ve Husilerin baskıları ile istifa etmesi bütün planları alt üst etmiştir. İstifasını geri aldıran Suudi Arabistan onu Güneyde tutabilmek için de hızlı bir koalisyon oluşturarak, İran’ı durdurma bahanesi ile Yemen Savaşı’nı başlatmıştır.

The post Yemen’de Hangi Aktörler Savaşıyor? appeared first on ORDAF.

YEMEN DOSYASI : Yemen’de Hangi Aktörler Savaşıyor ?

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte Ortadoğu’da yeni bir kavram ile sıkça karşılaşır olduk: mezhep çatışması. Tarihi bir gerçeklik olan bu kavram aslında Müslüman mezhepler arasındaki çatışmaları değil, bilakis Hristiyan mezhepleri arasında yaşanan çatışmaları temsil ediyordu. Ayrıca dünyanın değişik coğrafyalarında farklı dinler ve mezhepler arasındaki çatışmalar ifade edilirken bile Müslüman mezhepleri en son sırada akla geliyordu. Elbette inkârı mümkün olmayan ve zaman zaman yükselen Şii-Sünni çekişmesi de bu kavramın içinde idi. Ancak şimdi bu kavram adeta bütün dünyada sadece Müslüman guruplar arasındaki çekişmelere ve özellikle Ortadoğu’daki “Şii-Sünni” çekişmelerine özel ad olmuştur. İlginçtir, ne Şiiler ne de Sünniler bu kavrama sahip çıkmamakta ve taraf olduklarını beyan etmemektedirler.

Oysa bu çekişmenin bir tarafını, tabii olarak dünyadaki tek Şii devlet (resmi adı İslam) olan İran temsil etmektedir. Karşısında ise bütün her birinin resmi ismi farklı olan Sünni İslam dünyası durmaktadır. Ancak Sünni kimliklere mensup devletlerdeki Sünnilik algılarından ve esasında rejim farklılıklarından dolayı da hiç kimse doğrudan Sünniliği temsil ettiğini ilan etmemektedir. İran ise gerek gücü ve gerekse dünyadaki Sünni nüfusa nispetle Şiiliğin oranını dikkate aldığında hiçbir zaman doğrudan ortaya çıkamamaktadır. Bu durum tabii olarak bir tiyatronun sahnelenmesine imkan tanımaktadır. Ortadoğu’da bölgesel güç olma niyetinde olan her bir devlet, doğrudan veya dolaylı olarak bu oyunun bir aktörüdür. Ancak bu oyunda aktörler çoğunlukla dublör kullanmayı yeğlemektedirler. Bu yüzden Ortadoğu’ya yönelik olan uluslararası politikaları anlamak nispeten mümkün iken bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri, çelişkileri ve med-cezirleri anlamak oldukça zorlaşmaktadır. Hele Türkiye gibi bölge hakkında uzun yıllardan beri hafızasındaki bütün bilgileri silmeye çalışan bir ülkede bu meseleyi anlamak adeta imkansız hale gelmektedir.

Sözü Yemen’e getirmek istiyorum. Türkiye’nin hafızasında Arap dünyası ile ilgili en fazla yer tutan ülkelerden biri olmasına rağmen Yemen ile ilgili son zamanlarda yazılanlara ve söylenenlere bakıldığında esasında hafızamızda pek bir şeylerin kalmadığını ve bütün birikimimizin Yemen Türküsü’nden ibaret olduğunu gördük. Oysa bu türkü bile Yemen değil, Harput türküsüdür. Yemen tarihi anlatacak değilim, maksadım Yemen’de son zamanlarda yaşanan ve gerçekte adaletsiz bir savaşa neden olan sürecin aktörlerini analiz etmeye çalışmaktır.

Yemen Bir Mezhep Devleti midir?

Daha önceki yazımızda da değindiğimiz gibi, mezhep Yemen tarihinde önemli bir rol oynamaktadır ancak en azından 1962’den itibaren Modern Yemen’i bir mezhep ile ilişkilendirmek doğru değildir. Osmanlı Devleti’nin bölgeyi bırakmak zorunda kaldığı 1918 yılından 1962 yılına kadar, Kuzey’den gelen Zeydilerin idaresindeki “Yemen İmamlığı” Zeydi Mezhebine dayalı bir devlet iken, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Yemen, Zeydilikten ziyade Sünniliğe daha yakın duran bir devlet olmuştur. Kurumsallaşamayan ve gerçekte modern bir devlete dönüşemeyen Yemen’de tabii olarak geleneksel Zeydi ve Sünni anlayışlar da bölgesel ve kabilevi ölçeklerde temsil edilmeye devam etmiştir. Cumhuriyetçiler ise yeni bir sistem kurmada başarılı olamadıkları için, zaman zaman bu gelenekçi yapılara dayanmışlar ve bunların devamına imkan vermişlerdir. Söz gelimi bürokrasi ve ticari hayat Sünniler tarafından doldurulurken, Zeydilerin ağırlığı orduda ve zirai alanlarda daima hissedilmiştir.

19. yüzyılın ortalarından 1970lere kadar İngiliz işgalinde olan Güney Yemen’de ise zaman içinde sömürgeciliğe karşı bir tepki olarak modern ideolojiler gelişmiş hatta ilk Marksist Müslüman devlet de burada kurulmuştur. Bütün bunlar da göstermektedir ki Yemen gerçekte bir mezhep devleti değildir. Peki potansiyel olarak böyle bir devlete dönüşmesi mümkün müdür?

Zeydilik-İmamiye İlişkisi

Zeydilik, Şiiliğin üç kolundan birisi olarak zikredilir. Ancak itikadi açıdan Şiiliğin ilk şeklidir. Bütün Şiilerin benimsedikleri ilk dört imamdan sonra imametin (dini ve siyasi liderliğin) Hz. Ali’nin torunlarından Zeyd’e geçtiğine inanırlar. Ayrıca daha geç tarihlerde İmam Cafer elinde şekillenen İmamiye’nin inandığı babadan oğula geçen imamlığı ve on iki imam şartını reddederler. Bu vasıfları ve esasında dini ritüelleri ile Sünniliğe en yakın hatta iç içe olan bir anlayışı temsil eden Zeydilik, diğer Şii guruplardan tamamen farklılaşır. Gerek itikatları ve gerekse dini yaşayışları açısından bilinmezlik içeren ve tartışmalara sebep olabilecek bir felsefe geliştirmemişlerdir. Nitekim bu yüzden Zeydilik çok sınırlı bazı guruplara bölünmüş iken, İmamiye (bugünkü İran’ın benimsediği Şiilik) ve İsmailiye (daha ziyade Hindistan’da yaygınlaşan Şiilik) pek çok guruplara bölünmüştür. Özellikle tarihte bilinen Sünni karşıtı birçok aşırı guruplar İsmailiye veya İmamiye’nin bir uzantısı olmuştur. Buna karşılık Zeydiler ile Sünniler arasında “siyasi çekişmelerin” dışında daima bir yakınlık olmuştur. Siyasi çekişmeler ise Yemen sahillerini ve merkezini kontrol eden Sünni idareler ile (Osmanlılar gibi) Kuzey’de Zeydiliğin varlık gösterdiği ve 15’ten fazla İmamlarının mezarının yer aldığı Sa’da’yı kontrol eden Zeydiler arasında yaşanmıştır. İki taraf arasında kanlı çekişmelere kadar varacak olan bölgesel iktidar kavgası olmuş ama itikadi yani bugünkü ifade ile gerçekte bir mezhep çatışması olmamıştır. Bütün Şiilerde olduğu gibi, Zeydiler için de kutsal kabul edilen mekanların (atebat) farklı bir idarenin altında bulunmasına karşı koyan Zeydilerin bu tavrını mezhebi boyutundan ziyade sosyo-iktisadi amiller ile de ele almak gerekmektedir. Sa’da bölgesi Zeydilerin ziyaretgahıdır. Ziyaretçiler bölgeye ciddi ekonomik kaynak sağladığı gibi, bu türbe ve mezar etrafında da Zeydi teolojisinin eğitimi ve nesilden nesile aktarımı sağlanmaktadır. Mesela, Osmanlı Devleti, Necef ve Kerbela’da kurduğu düzeni Sa’da’da da kurabilseydi Yemen’de daha fazla istikrar sağlayabilirdi. Ancak Sünnilerin Zeydileri itaat altına alma gayretlerini, bu gurubu kendilerine daha yakın hissetmelerinin neden olduğu şeklinde de yorumlamak mümkündür.

Husiler ve Zeydilik

2012 yılından itibaren adlarından sık sık söz edilen Husiler hakkında bilinenlerin çoğu eksik ya da yanlıştır. Husiler Sa’da bölgesinde yaşayan Yemen kabilelerinden bir guruptur. Husiler veya Husilik bir mezhep değildir. Zeydiliğe mensup bir kabile olan Husiler 1962 yılında son Zeydi İmamı Bedr’e verdikleri destek ile kendilerinden söz ettirmeye başladılar. Daha sonra muhtelif tarihlerde merkez ile ihtilafa düşen pek çok Kuzey kabileleri ile işbirliği yaparak muhalefeti temsil ettiler. Yemen’de Cumhuriyetin kurulmasından sonra, orduya dayanan merkezi hükümet, siyasi muhalefetin gelişmesine imkan vermediği için pek çok kabile silahlı muhalefete başvurmuştur. Daha önce söylediğimiz gibi, ordu içinde önemli sayıda Zeydi subayın olması Zeydi kabilelerin silahlı muhalefetini daha kolay sürdürmesine imkan tanımış, hatta sistem içinde yer alan farklı guruplar bu silahlı kabile guruplarından güç ve destek alarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan devrik Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih zaman zaman Husileri kullanmış bazen de muhalefetleri ile karşılaşmış ve hatta onları silahlı güçler ile bastırmak istemiştir.

1986 yılından itibaren sistemin içinde yer almak için Sa’da’da eğitim ve siyasi faaliyetlerde bulunan Husiler, 2011’de başlayan Arap Baharı rüzgarı Yemen’e ulaştığında da meydanlara çıkarak Ali Abdullah Salih ve hükümetine karşı durmuşlardır. Aslında mümkün olan her fırsatı deneyen Husilerin temel amacı merkezde temsil edilmek olmuştur. Tabii olarak onların bu aktif siyasi hareketlenmeleri, Sünni gurupların tepkisini çekmiş ve merkezi hükümete uyguladıkları baskılar ise Husilerin susturulmasını istemişlerdir. Ancak Arap Baharı bu imkanı sıfırlayarak, herkesi muhalefette aynı saflara taşımıştır. Körfez ülkeleri girişimi ile kurulan Diyalog Kongresi’nde Sünniliği temsil eden guruplar kendi aralarında ihtilafa düşerken, Zeydiler Husilerin şahsında birlikteliklerini korumuştur. Bu durum Yemen’de yeniden Zeydilerin öne çıkması ihtimalini veya korkusunu doğurunca diğer taraflar bölgesel federasyonların kurulması yönünde hareket ederek, Diyalog Kongresi’nin kapanış belgesini bu şekilde yayımlamış ve Yemen’de bugün meydana gelen olayları tetiklemişlerdir. Sa’da’dan San’a’ya gelen Husiler, mevcut hükümete ortak olmuş ama tatmin olmadıkları için Sünni bölgelerine de yönelmiş hatta bir ölçüde federasyon taleplerinin karşısında Yemen’in bütünlüğünü savunmuşlardır. Başlangıçta onların güç kazanması Yemen El Kaidesi’ne karşı bir gelişme olarak değerlendirildiği için ABD tarafından da hoş karşılanırken, daha ileri giderek Babulmendeb’e yaklaşmaları büyük bir hata olarak kabul edilmiş ve cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

Husiler ve İran

Körfez ülkeleri ile Mısır ve bazı başka ülkelerin desteklediği Yemen’deki savaşın meşruiyeti, Husiler ile İran arasında var olan ilişkiye dayandırılmıştır. Bu yüzden İran’ı karşısında komşu olarak görmek istemeyen Suudi Arabistan başı çekerek savaşı başlatmıştır. Aslında süren nükleer görüşmelerde elini güçlü tutmak isteyen ABD de bu savaşa destek vermiş, adeta 90larda Saddam’a Kuveyt’i işgal ettirdikleri gibi Suudi Arabistan’a da yeşil ışık yakmıştır. Peki gerçekten Husiler İran’ın bölgedeki uzantısı veya vekili midir?

İran’ın özellikle Humeyni devriminden sonra dünyada Şiilik ile ilişkilendirilebilen her gurup ve cemaat ile münasebet kurduğu ve kendi devrimini içerde sağlam tutabilmek için sürekli devrim ihracına çalıştığı bilinmektedir. Bu çerçevede Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt’teki Şiiler ile ilgilendiği gibi Yemen’deki Zeydiler ile de ilgilenmiş ve onları etkilemeye çalışmıştır. Körfez ülkelerindeki Şiiler İmamiye’ye mensup oldukları ve çoğunlukla Sistani veya Hameney’i taklit ettikleri için kolayca İran’ın tesiri altına girdiler. Ancak Zeydiler İmamiye’yi reddettikleri için bu tesirden uzakta kaldılar, hiç bir zaman İranlı müçtehitleri benimsemediler. Körfez Şiileri, her yıl vermek zorunda oldukları humusu (kazançtan arta kalanın beşte birini) İran’a ulaştırarak bu ilişkiyi sürekli kıldılar. Ancak Zeydiler humusu gerekli görmedikleri için böyle bir bağa da ihtiyaç duymadılar. Buna rağmen İran’ın Yemen Zeydileri için de örnek bir yapılanma teşkil ettiğinde şüphe yoktur. İran bu yakınlık duygusundan istifade ederek, Husiler üzerinden Zeydileri etkilemeye çalışmıştır. Nitekim, Zeydilik içinde geleneksel bir imamlık ve seyyidlik geleneği olmayan Husiler’i daha modern bir yöntemle teşkilatlanmaya teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Onlara maddi destek -muhtemelen silahlanma imkanı- ve strateji belirlemede katkı vermişlerdir. Ancak İran’in Husileri doğrudan yönlendirmeye veya onları idare etmeye imkanı bulunmamaktadır. Husiler’in Sa’da’daki yapılanmalarında İran’dan taktik aldıkları muhakkaktır fakat Zeydilik ile İmamiye’nin birbirine bakışı bu ilişkinin bir vekalete dönüşmesine imkan vermemektedir. Her ne kadar Husiler’in İmamiye’ye yakınlaştıkları iddiaları varsa da bu kendilerini inkar anlamına geleceğinden imkansızdır. Diğer taraftan İran, Irak’ta ve Suriye’de aldığı sonuçlardan hareketle özellikle Körfez Şiilerini elde tutabilmek için Yemen’de de var olduğunu gösterecek adımlar atmaktan geri durmamıştır. Bu da yıllardır Körfez’de pompalanan İran korkusunu doruğa taşımıştır.

Yemen-Suudi İlişkileri ve Husiler

Suudi Arabistan’ın Yemen ile tarihi ilişkileri bulunmaktadır. İlk ilişkiler daha Vehhabiliğin bölgede yayılmak istendiği 19. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. O zamanlar Yemen sınırlarında Vehhabiliği yaymak ve buradaki kabilelerden zekat toplamak için bugünkü Suudilerin ataları bir hayli uğraşmışlardır. Kısmen bazı bölgelerde başarılı oldular ise de, Yemen ile Necid (bugünkü Riyad etrafı) arasında bulunan Mekke Emirliği merkezden (İstanbul’dan) aldığı güç ile iki taraf arasında bir engel teşkil etmiştir. Buna rağmen Asir bölgesinin dağlık kesimlerinde bazı kabileler Vehhabiliği benimsemiştir. Hicaz’da kurulan Haşimi Hicaz Krallığı’nın 1925 yılında Necid Sultanı İbn Suud’a (Vehhabilere) yenilip ortadan kalması ile kurulan Necid ve Hicaz Sultanlığı (Suudi Arabistan kurulmadan önce kullandıkları isim) yeniden Yemen ile sınır boylarında sorunlar yaşamaya başlamıştır. Suudi Arabistan 1932 yılında kurulduktan sonra sorunlar resmi sınır sorunlarına dönüşerek silahlı çatışmalara vesile olmuştur. İngiltere’nin desteklediği Suudi Arabistan 1934 yılında Yemen ile Taif anlaşmasını yaparak, tarih boyunca Yemen’in bir parçası olan Asir, Nejran ve Cezan bölgelerini kendi sınırlarına katmıştır.

Esasında iki taraf arasındaki çekişmeler bu geçmiş çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Uzun yıllar iki taraf birbirini tanımazken, 1970li yıllarda Güney Yemen’de baş gösteren Sovyet etkisi birden Kuzey Yemen’i Suudi Arabistan nezdinde kıymetli yapmış ve güçlü mali destekler sağlamaya başlamıştır. Ancak Asir bölgesindeki sınır sorunları bir türlü unutulmamıştır. Yemen liderleri her sıkıştığında bunu bir şantaj olarak kullanarak Suudi Arabistan’ı kenara sıkıştırmak istemişlerdir. Bu yüzden Suudi Arabistan hiç bir zaman güçlü bir Yemen Devleti’nin olmasını istememiş, hatta Husiler dahil pek çok muhalefet gurubuna el altından destek vermiştir. BM Saddam’a karşı ambargo uygulama oylamasında Yemen’in karşı çıkması Suudi Arabistan’a yeni bir imkan vermiştir. Bir taraftan Yemen’i uluslararası arenada suçlu ilan etmiş diğer taraftan binlerce Yemenli işçiyi sınır dışı ederek Yemen’de kriz yaratmak istemiştir. 1994 yılında Kuzey-Güney savaşı çıktığında Güney’i açıkça destekleyen Suudi Arabistan nihayet 2000 yılında da Ali Abdullah Salih’i Yemen anlaşmasındaki sınırları tanımaya icbar etmiştir.

Başka bir ifade ile Suudi Arabistan uzun yıllardan beri Yemen ile örtülü bir savaş sürdürmüştür. Buna rağmen Suudi Arabistan ticaretinin büyük bir bölümü Yemenlilerin eline geçmiş, iş hayatında Yemenliler vazgeçilmez olmuştur. Bu girift ilişki iki ülkenin aralarındaki ilişkileri dış politikadan çok iç politikanın bir parçası haline getirmiştir. Arap Baharı ile Ali Abdullah Salih’ten sadece Yemenliler değil, Suudi Arabistan da kurtulmak istemiştir. Ancak, yerine muhalefeti temsil eden Zeydi, Liberal ve İhvan çizgisindeki Islah hareketinden birilerinin gelme ihtimaline karşı eski Cumhuriyetçilerden Abdu Rabbhu Mansur el Hadi’nin gelmesini sağlamıştır.

Yemen 2012 yılından beri fiilen Suudi Arabistan tarafından idare edilmekteydi. Ancak el Hadi’nin işleri yürütememesi ve Husilerin baskıları ile istifa etmesi bütün planları alt üst olmuştur. İstifasını geri aldıran Suudi Arabistan onu Güneyde tutabilmek için de hızlı bir koalisyon oluşturarak, İran’ı durdurma bahanesi ile Yemen Savaşı’nı başlatmıştır.

The post Yemen’de Hangi Aktörler Savaşıyor? appeared first on ORDAF.