Etiket arşivi: BİLİM DOSYASI

BİLİM DOSYASI : NASA Uzayda Yaşanacak Alanlar İçin Tasarım Yarış ması Düzenliyor

nasa-uzayda-yasanacak-alanlar-icin-tasarim-yarismasi-duzenliyor-705x290.jpg

İnsanlığın geleceği için gelecekte Dünya dışında kolonileşilmesi gerektiğini düşünen ve bu konuya yönelik çalışmalar yapan NASA, işin içine tasarımcıları da sokarak, büyük bir yarışma düzenliyor.

Bilim kurgunun belkide en büyük fantazisidir başka gezegenlerde kurulan, orada yaşayan ve üreyen insan kolonileri. Ancak, eğer insan ırkının devamı için Mars ve ötesi gezegenlere koloniler göndermek istiyorsak, daha önce hiç yapmadığımız şekilde yaşam alanları inşa etmemiz gerekmekte.

İşte bu konuda gün yüzüne çıkmayı bekleyen pek çok fikir sahibini cesaretlendirmek adına, NASA ve America Makes, 2.25 milyon dolarlık bir yarışma düzenlemeye karar vermiş. Yarışmada istenilen şey ise üç boyutlu olarak yazdırılmış yapılardan oluşan bir uzay yaşam alanı tasarlamak

Uzayda herhangi bir yapı kurmanın önündeki en büyük engel, şüphesiz inşa edilecek materyallerin uzaya gönderilmesi için harcanması gerek para. Şu an uzaya küçük bir bozuk paranın gönderilmesi bile büyük miktar paraları gözden çıkarmak anlamına geliyor. Bilim adamları, mühendisler ve girişimciler de bu genel olarak aynı soru üzerinde duruyor; işin içinden en az materyal ile nasıl çıkarız. Ayrıca bu durum uzay yolculuğu yapan insanlara bolca su ve ****l kaynağı sağlayacak asteroit madenciliği için temel itici bir unsur.

Şu an için ön plana çıkan şeyler gezegenimiz dışında yeterli oksijen ve suyu nasıl bulacağımız. Ancak gerekli çözüm sürecine girmek için, önce yaşam alanlarını olabildiğince uygun bütçeyle inşa etmek gerekli. İşte düzenlenen yarışma da burada devreye giriyor. NASA tarafından yarışma hakkında yapılan açıklama şu şekilde;

”Düzenlediğimiz yarışma, çağımızın ön plana çıkan sistemlerinden, üç boyutlu yazıcıların eşsiz özelliklerinden maksimum verim almamızı sağlayacak. Son otuza kalan projeler 50 bin dolarla ödüllendirilecek ve büyük finale katılacak.

Yarışmanın ikinci aşaması iki farklı seviyeye ayrılacak. İlk seviye, yerli ve geri dönüştürülebilir malzemelerden bir araya gelen bileşenleri üretmek için, gerekli üretim teknolojileri üzerinde duracak. İkinci seviye ise yerli ve geri dönüştürülebilir malzemeler kullanılarak oluşturulmuş, gerçek ölçekli yaşam alanları tasarımları üzerine olacak”.

j2bgy0xrufezbhe2hpx8.jpg

NASA uzun süredir Dünya benzeri yaşanabilir gezegenler bulmak adına çalışmalar yapıyor. Ve artık yaptığı çalışmaları bir seviye ileri ***ürerek somut adımlar atmak istiyor. Dünya genelinde yarışmacı sayısı olarak büyük bir katılımın beklendiği bu yarışma da, NASA’nın somut adımlar atması için beklediği kıvılcım olabilir.

Reklamlar

BİLİM DOSYASI /// NASA : 10 bin yıllık buz tabakası 2020’ye kada r yok olabilir

29385551.jpg

Amerikan Ulusal Havaclık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) yaptığı son çalışmalar Batı Antarktikadaki ‘Larsen B’ buz sahanlığından kalan son bölümün 2020ye kadar yok olacağını ortaya koydu.

Buz sahanlığı, buz tabakasının okyanusa açılan karaya bağlı uzantısı anlamına geliyor.

Çalışma sonuçları bir zamanların en sağlam buz sahanlığının, içinde bulunduğumuz 10 yıl sona ermeden yok olacağına işaret ediyor.

Buz sahanlıklarının eriyerek yok olması, deniz seviyesinde meydana gelecek hızlı yükselmeyle birlikte buzulların su altında kalması manasını taşıyor.

29385666.jpg

Avrupa Uzay Ajansı’nınnın 2002(solda) ve 2012 yıllarını karşılaştıran uydu görüntüleri buz sahanlığındaki çözülmeyi ortaya koyuyor.

NASAnın Ala Khazendar yönetimindeki deneyimli ekibi, buz sahanlığının etrafında akıntının hızlandığını ve buz tabakasının parçalı hale geldiğini belirtiyor. Akıntılar dev buz kütlesinin üzerinde büyük çatlaklar oluşturmuş.

Larsen B ilk kez 2002 yılında meydan gelen büyük kopmayla haberlere konu olan 10 bin yaşında bir buz sahanlığı.

Kopmayla ayrılan parça 6 hafta gibi kısa bir sürede yok olarak bilim insanlarının büyük ilgisini çekmişti. Bu olayın ardından Antarktikada ortalama sıcaklıkların çok üzerinde seyreden bir dizi sıcak yaz yaşanmıştı.

BİLİM DOSYASI : Biyonik – Biyomimetik : “Doğayı İlham Alan Teknoloji”

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ShrxoGzJKfc&feature=em-subs_digest

BİLİM DOSYASI /// CELAL ÇELİK : KAİNATTAKİ HASSAS DENGE

11205135_10153403935281178_3161069023371840911_n.jpg

Kainattaki hassas dengeyi biliyor musunuz?

Sadece Yerküreyi bile incelediğimizde, neredeyse bitmeyecekmiş gibi duran çok daha büyük “yaşam için gerekli dengeler” listesi oluşturabiliriz. Örneğin Amerikalı astronom Hugh Ross, Dünya’nın yaşam için uygunluğuyla ilgili bazı maddeleri şöyle sıralamaktadır:

Yerçekimi;

– Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu.

– Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.

Güneş’e uzaklık;

– Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına girerdi.

– Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.

Dünya’nın Kendi Çevresindeki Dönme Hızı;

– Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu.

– Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.

Dünya’nın Manyetik Alanı;

– Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu.

– Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş Rüzgarı denilen ve Güneş’ten fırlatılan zararlı partiküllere karşı Dünya’nın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız olurdu.

Atmosferdeki Oksijen ve Azot Oranı:

– %78 azot ve % 21 oksijen… Eğer oksijen daha fazla olsaydı: Bir kibritle dünya alevlenirdi.

– Eğer daha az olsaydı: Çok zor nefes alırdık.

Atmosferdeki Karbondioksit ve Su Oranı:

– Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.

– Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.

Dünya’nın Ekseninin Eğikliği:

– Dünya’nın ekseni yörüngesine 23 derecelik bir açıyla eğim yapar. Mevsimler bu eğim sayesinde oluşur. Bu eğim şimdiki değerinden daha fazla ya da daha az olsaydı, mevsimler arasındaki sıcaklık farkı aşırı boyutlara ulaşacağından yeryüzü üzerinde dayanılmaz sıcaklıkta yazlar ve aşırı soğuk kışlar yaşanırdı.

www_erguven_net-dUnyanin_Sekli_ve_hareketleri_(34).jpg

Celalcelik Ankara ( Yazları: Konya-Ereğli )

http://celal1973.blogspot.com/

BİLİM DOSYASI : BİLİMİN BÜYÜK SORULARI

En büyük sürprizler, henüz soracak kadar zeki olmadığımız soruların cevaplarıdır. Bilimsel girişim bitmemiş bir projedir ve sonsuza kadar böyle kalmaya devam edecektir. Dünyayı kavrayışımız Kopernik’ten beri büyük ölçüde genişlemiş olmasına karşın, henüz, belki, yeni başlamıştır. (John Maddox)

Tanrı Var Mı?

“Eğer evrime dair bilimsel bilgi ile yaratıcı Tanrı fikri arasında uzlaştırılamaz bir çelişki varsa, benim bundan haberim yok,” diyor ABD insan genomu programının arkasındaki adam olan Francis Collins. “Ben bir genetikçiyim; fakat Tanrı’ya inanıyorum.”

Hakkında bilgi sahibi olduğumuz neredeyse bütün toplumlar, bir kutsal güce inanır görünmektedir. Sanki insanlar, toplumlarında bir yanıt bulamadıkları sorular için hep kutsal olana bakmıştır.

On yedinci yüzyılın bilimsel devrimi, mikroskobun da dahil olduğu araçları geliştirmiş olmasıyla-bilim adamlarının doğanın ve dolayısıyla Tanrı’nın harikalarına hayran kalmasını mümkün kıldı.

On sekizinci yüzyılda bilim adamları dine karşı çıkmaya başladı, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde doğal dünyanın, Tanrı’nın temel bir aynası olduğu fikri artık saldırı altındaydı. Bazılarına göre yaratıcı bir Tanrı’ya nihai meydan okuma 1859 yılında Türlerin Kökeni’ni yayınlayan Charles Darwin’den geldi. Darwin, dizayn teorisi ve insanların biricik statüsü dahil olmak üzere, imana hizmet eden birçok geleneksel argümanı sarstı.

Yirminci yüzyılın başında çok sayıda bilim adamı artık Tanrı’ya inanmıyordu. ABD’li bilim adamlarına dair 1916 tarihli bir alan çalışması, bilim adamlarının yüzde 60’ının Tanrı’ya inanmadığını veya O’nun varlığından kuşku duyduğunu gösteriyor.

Harward’lı palaentolog Stephan Jay Gould gibi diğer bilim adamları, Tanrı olasılığını bir kenara atmasa da, bilim ve dini birbirlerinden mantıksal olarak farklı, amaçlarda ve araştırma üsluplarında tümüyle birbirinden ayrı iki disiplin olarak görmektedir. Bilimin “nasıl” soruları sorarken, dinin “niçin” sorularını sorduğunu ileri sürüyor. Gould bir bireyin zengin bir hayat kurması için her ikisine de ihtiyacı olduğunu vurguluyor. Ona göre, “bilim ve din, her biri insan hayatı için farklı biçimlerde yaşamsal öneme sahip alanlarının kendi efendisi olarak, eşit, karşılıklı olarak saygılı ortaklar olmalıdırlar.”

Dünyada kanserin var olmasının sebebi Tanrı’nın yetersizliği veya ilgisizliği değil, kendi kendini üretmesine izin verilen yaratımın kaçınılmaz bir bedeli olması dolayısıyladır. Bunun acı çekmenin var olmasının yarattığı güçlüklere kesin bir cevap olduğunu asla düşünmüyorum, fakat en azından söz konusu hastalığın mevcudiyetinin gereksiz olmadığını gösteriyor. (Julia Hinde)

Evren Nasıl Başladı?

Geleneksel olarak birçok kültürde evrenin kökeni, katı Yeryüzü’nün yaratılıp su ve gökten ayrılması hikayeleri şeklinde açıklanmıştır. Gökler ile Yeryüzü arasında arabulucu işlevi gören bir cihaz veya varlık inancı, bu hikayelerde ortak bir özellik olarak görünmektedir.

Evrenin kökenine dair bu ilk açıklamaların hepsinin eksiği, ilgilerini tümüyle Yeryüzü’nün ve içinde yaşayan canlıların oluşumuna yöneltmiş olmalarıdır. Oysa son birkaç yüzyıldır Dünya’nın devasa bir evren içinde küçücük bir nesne olduğu ve sadece biz insanlar içinde yaşadığı için ilgiye layık olduğu açıkça anlaşılmıştır. Dünya, modern evrenbilimde bir dipnotun dipnotu kadar bile önem arz etmemektedir.

Nobel ödüllü fizikçi Arno Penzias ile Robert Woodrow’un, büyük patlamadan arta kalan sıcaklık olduğu sanılan ve radyo dalga boyları olarak ölçülen kozmik arkaplan radyasyonun keşfidir. Bu keşif, neredeyse bütün evrenbilimciler tarafından, evrenin kökenine dair büyük patlama teorisini, on ikiden vuran ispatı olarak yorumlanmıştır.

Ayrıca Amerikalı Astronom edwin Hubble’ın yirminci yüzyılın başındaki evrenin genişlediği tespiti, evrenin kökenini anlamada bir anahtar işlevi görmüştür.

Modern kozmolojiye göre evren elli milyar yıllık varoluşu boyunca üç aşağı beş yukarı hep aynı yer olarak kalmıştır. Yeryüzündeki ve uzaydaki yeni teleskoplar, bilhassa Hubble Space Teleskopu’nun hedefleri de, zamanın derinliklerine bakmakta ve evrenin birici milyar yılına ait nesnelerin gözlenmesine imkan tanımaktadır. (Martin Ince)

İddia ediliyor ki saniyenin yaklaşık 10-36’da birinde, cenin halinde bir evren bugün gördüğümüz her şeyi kapsayan bir genişliğe şişmiş olabilir. Evrenin mikroskobik bir şeyden şiştiği temel fikrinin çekiciliği, onun, evrenin neden genişliyor olduğunu açıklamasından kaynaklanmaktadır. Nasıl son birkaç yüzyılda Dünya’nın ve Güneş’in boyutlarını ve biçimlerini öğrendiysek, o zaman da evrenin gerçek boyutlarını öğreneceğiz. (Sir Martin Rees)

Zaman Nedir?

Nedir zaman? “Eğer hiç kimse sormazsa,” diye yazıyordu Aziz Agustine dördüncü yüzyılda, “o zaman biliyorum; ama eğer bana soru soran birine açıklayacaksam, açıkçası bilmiyorum.”

Zaman neden bir nehir gibi akıyor ve bu nehrin suyu nereden geliyor? Amerikalı fizikçi John Wheeler bir defasında “zaman her şeyi aynı anda olmakta alıkoyan şeydir” demişti; tuhaf bir şekilde çekici, fakat en az ilk soru kadar karmaşık bir tez.

Alman felsefeci Immanuel Kant, “Saf Aklın Eleştirisi” eserinde, bir insanın mekanın dışında veya zamanın yokluğunda hiçbir şey hayal edemeyeceğini söylemişti. “Bunlar, duyarlılığın öznel koşullarıdır,” diye yazıyordu. Kant’a göre nasıl bir prizma ışığı belirli bir düzen içinde sıralayarak çeşitli renklere ayırıyorsa, zihin de gerçekliği zaman ekseni etrafında bölüyor. Peki zaman gerçekten bir yanılsama veya algılamanın bir sonucu mu? Herhangi bir canlı olmadan ve dolayısıyla herhangi bir algı olmadan önce de yok muydu? Bugün, modern fizik zamanın karakterini evrenin ilk baştaki haline kadar takip ediyor ve fiziğin temel yasaları içindeki yerini sorguluyor.

Düzensizlik düzene karşı büyük bir sayı üstünlüğüne sahiptir ve bir sonuç olarak evrenimizdeki şeyler bir tür düşük ölçekli kaos durumuna sürüklenmek gibi doğal bir eğilime sahiptir. Bu termodinamiğin ikinci yasasıdır: herhangi bir örgütleyici dış gücün yokluğunda şeyler, daha büyük bir düzensizlik veya entropi yönünde hareket ederler.

Düzenin düzensizliğe doğru evrimleşme eğilimi, zamanın neden bir yönü olduğunu açıklar. Fakat açıklama, ancak evrenin nasıl olup da ilk başta düzenli hale geldiğini açıklamayı başarırsak işe yarayacaktır. (Mark Buchanan)

Zamanın bir geleceği var mı? Evrenbilimcilerin bugün çözmek istedikleri problem evrende ne kadar madde olduğunu bulmak ve genişlemesinin, gözlemlerin gösterdiği gibi son zamanlarda başlayıp başlamadığını belirlemektir. Bu gözlemler artan bir kesinlikle saflaştırıldıklarında, gelecekteki torunlarımızın ne kadar zamanı kaldığını gösterecektir. Evrenimiz tekrar küçülmeye yetecek bir yavaşlıkta genişlemiyor. Görünüşe göre, sonsuza kadar genişlemeye devam edecek. Evrenin sonsuza kadar genişlemesi, onun sürekliliğinin daha sınırlı bir ömrü olduğu anlamına gelir. Gezegenler ve yıldızlar yörüngelerinden çıkacak ve ölecek; madde bozunacak; kara delikler yaklaşan kıyametle beslenecek; karanlık, yalnız sadece radyasyon ile basit temel parçacıkların olduğu bir evren yaratarak yok olacaktır. (John Barrow)

Bilinç Nedir?

Neden buradayım? Ben gerçekte kimim? Neden her şeyi böyle görünüyor, böyle hissediliyor ve böyle can acıtıcı? Bu soruları hatırlayamadığım bir zamanda beni kendime sormaktayım, ya da başkaları bana soruyor. Yıllarca cevabın para-normalde olduğunu düşündün, -eğer ara normal diye bir şey gerçekten varsa-ürünsüz bir uğraş. Şimdi soru büyük bir soruyla birleşir görünüyor: bilinç nedir?

1890 yılında yazmış olduğu “Psikoloji’nin İlkeleri” haklı olarak bir klasik haline gelen William James, hayatımızı oluşturan duyguların, heyecanların, algıların ve fikirlerin sürekli değişen kesintisiz akışı, bizim inkar edilemez “bilinç akışı” tecrübemizdir. Bu düşünceler ve duygular sürekli akar ve onları “akış halinde” tecrübe ederim. Açıklanması gereken işte bu akıştır.

Peki eğer ya böyle değilse? Ya akış diye bir şey yoksa? Acaba bu olasılığı algılayabilir miyiz? Son dönemlere ait bazı deneyler, algılamak zorunda kalabileceğimizi söylüyor. Bu deneyler, “değişiklik körlüğü” denilen bir şeyi ortaya çıkarıyor. Varsayın ki karmaşık bir manzaraya bakıyorsunuz, mesela pencerenizden görünen caddeye. Muhtemelen sizin bilinç akışınızda dışarıdaki binaların, insanların, otomobillerin ve ağaçların ayrıntılı ve zengin bir temsiline sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz. Fakat ne zaman gözlerinizi başka bir yana çevirseniz veya kırpsanız, manzara olduğu yerde durur gibi görünür. Muhtemelen, eğer bir şey değişseydi, mutlaka fark ederdim diyorsunuz kendinize. Fakat çok büyük bir ihtimalle yanılıyorsunuz.

Değişiklik körlüğü deneylerinde insanlara böyle bir manzara gösterilir; fakat insanlar gözlerini başka yöne çevirdiklerinde resimdeki bir şeyleri değiştiren zekice tasarlanmış göz yanılmaları veya diğer tekniklerin eşliğinde. Örneğin bir ağaç kaybolabilir, başka bir yere yeni ağaçlar eklenebilir ve uzaktaki bir otomobilin yerine bir otobüs konabilir. Benim kendi yaptığım deneylerde ve birçok başka deneyde insanlar, değişiklikleri görmede başarısız olmuşlardır.

Bu çok tuhaf. Eğer değişme gözler açıkken yapılırsa, insanlar onu hemen fark etmektedir. Bunun sebebi, beynimizde nesneler hareket ettiğinde onları fark etmemiz için tasarlanmış özel dedektörler olmasıdır. Fakat bu dedektörler, göz tümüyle hareket ettiği zaman işleyemiyorlar. Eğer değişme gözlerin doğrudan baktığı bir nesnede meydana gelirse, dedektörler bunu fark etmektedir, tersi durumlarda sanki hiçbir şey olmamış gibidir.

Bu tuhaf etki, laboratuvar koşullarına özgü bir gariplik olarak bir kenara atılamaz. Harvard Üniversitesi’nden Dan Simon, huzursuz edici ölçüdeki olağan durumlarda aynı etkinin var olduğunu göstermiştir. Deneyi yapan ve öğrenci konuşurken, iki kişi yerdeki bir kapıyı alıp aralarından geçerler. Zavallı öğrenci artık başka biriyle konuşmaktadır. Şaşırtıcı bir biçimde öğrenci değişikliğin farkına varmaz ve sohbete kaldığı yerden devam eder.

Bu deneyden şu sonuç çıkar gibidir: kafamızın içinde çevremizdeki dünyanın zengin, ayrıntılı bir resmine falan sahip değiliz. Ayrıntı gördüğümüz anlar, sadece baktığımız küçük alanlardır. Gözlerimizi öteye çevirdiğimiz zaman, söz konusu ayrıntı, hafızada soluk bir ize dönüşerek yok olur. Bütün hepsinin, bilinç akışının bir parçası olmaya devam ettiğine inanırız; çünkü olur da bir şeyi unutursak, tekrar aynı yere bakarız ve işte karşımızdadır. Dış dünyanın kendisini bir hafıza olarak kullanabiliriz, bu yüzden beynimizin her şeyi kaydetmesine gerek yoktur. İşte bu nedenle ayrıntıların her zaman orada olduğu yanılsamasını yaşarız. Tek başına bu bile bilinç akışı hakkında, tümüyle yanıldığımızın kanıtıdır.

Arabayla eve gidiyorsunuz, eve ulaştığınızda durduğunuz hiçbir ışığı, karşıdan karşıya geçenlere çarpmamak için yavaşlamalarınızdan hiçbirini hatırlamıyorsunuz. Besbelli ki inanılmaz ölçüde bilinçli bir süre yaşadınız, aksi takdirde ölürdünüz; fakat yine de sanki, bütün bu süre boyunca başka bir yerdeydiniz, belki radyo dinliyor, belki yanınızdakiyle sohbet ediyordunuz.

Bu yolculuğun herhangi bir aşamasında birdenbire uyanabilir ve son birkaç dakikadır bilinçli olduğunuzdan kesin olarak emin olabilirsiniz. Bu durum, yalnızca çok uzun sürdüğü anlarda bize tuhaf gelmektedir. Bu, gündelik hayatımızı bir tür dalgınlık içinde yaşadığımızı getiriyor aklıma. Zaman zaman uyanıyoruz. Bu uyanma anında, hikayeyi o anda yaşamakta olduğumuz şeylere kadar tekrar kuruyor. Benlik, bilinç ve onu gözlemleyen benlik, aynı anda ortaya çıkıyor ve ikisi de yanılsama.

Yanılsama doğru sözcük. Bir yanılsama, varolan fakat göründüğü gibi olmayan şeydir. Yani bu dünyayı kesintisiz bir şekilde tecrübe eder görünen “ben” yok değil, fakat o sanıldığı gibi bir bilince ve özgür iradeye sahip sürekli bir gözlemci değil. (Susan Blackmore)

Düşünce Nedir?

Rene Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” diye ilan ettiğinde, düşünmeye bilimin erişemeyeceği kadar yüksek bir paye vermişti. Evreni öyle bir şekilde sınıflandırmıştı ki bütün maddi şeyler ölçülebilir, tartılabilir ve sayılabilirdi; fakat düşünce zaman ve mekanın ölçülür dünyasına ait değildi.

Beyinde hiç acı-duyarlı sinir hücresi yoktur, bu yüzden-kulağa ne kadar kötü gelse de-insan uyanıkken lokal anestezi altında kafatasını açıp beyin (Hercule Poirot’un gri hücreleri) kabuğu üzerinde çalışmak mümkündür. 1930’ların ilk yıllarından başlayarak Kanadalı beyin cerrahı Wilder Pengield, hastalarla (kız kardeşi de dahil olmak üzere) ameliyat sırasında konuşmak için bu gerçekten faydalanmıştır.

Bugünü yüksek teknoloji eseri beyin tarayıcıları, nörobilimciler için, gönüllü kobayların üstlendikleri çeşitli zihinsel görevler sırasında beynin ne yaptığını gözlemlemek için, daha az tehlikeli yollar sağlamaktadır. Bu makineler tarafından üretilen bilgisayar imajları, beynin farklı kısımlarının “ışıldadığını” göstermekte ve artık neredeyse “insanların düşünmesini görme”yi mümkün kılmaktadırlar. Fakat bu yanlış. Tarayıcıların okuduğu şey, sadece beynin farklı kesimlerindeki görece farklı kan akışlarını gösterdiği için sadece dolaylı kanıt sunarlar ve beyin kabuğu faaliyetinin düzeyi, buradan hareketle çıkarılmak zorundadır.

Nasıl bir bilgisayar belirli girdilere belirli bir yolla tepki vermeye programlanabilirse, beyin sinir hücreleri de (nöronlar) duyu organlarından gelen girdi sinyallerine tepki vererek malumatı işlemektedir.

Evren nasıl oldu da bilinçli düşünceyi doğurdu? Eğer bilinç, zaman içinde evrim geçirmişse, bilinç kapasite olarak daha evrenin başında mevcut demektir. Bu bizzat Chalmer da dahil olmak üzere bazı insanları bir tür kamu fizikçiliğe (panphsychism) itmiştir, bu görüşe göre fiziksel dünya-ta atomik parçacıklar düzeyine kadar-bir bilinç potansiyeline sahiptir. Diğerleri, örneğin karı koca nöro-felsefe takımı Paul ve Patricia Churchland, bu sonuçtan kaçınmak için tam ters yöne savrulmuş ve zihinsel durumların gerçekliğini tümüyle reddetmiştir. (Anthony Freeman)

Bir kesinlik, bu karmaşık ve müthiş zihinsel sürecin ham bilinçten sökülebilirliğidir, tıpkı “düşünmeden yaptım”da olduğu gibi. Dahası, meme emen bir bebeğe ya da akvaryumun içinden size ağzını açıp kapatarak mat gözlerle bakan süs balığına şöyle bir bakmak, her ne kadar belirli bir bilinç durumunun içinde olsalar da, düşüncenin hem bebeği hem balığı terk etmiş olduğu sonucuna varmak için yeterlidir.

Maymunlar ve şempanzeler saatler sonrasını-bazı araştırmacılara göre günler sonrasını-planlayabilir. Aradaki fark sadece bu primat kuzenlerimizin bizimki kadar uzun süreli planlayamayışları ve düşüncelerine kadar götürebilip, kendi sonlarını üzerine temaşa edemeyişleridir. Bu yüzden düşünmenin sadece insanların imtiyazında bir şey olduğunu söyleyip, buradan hareket edemeyiz.

Herhangi bir nöro-bilinci orijinal, etkin düşünme-“biliş”-üzerine düşündüğü zaman, neredeyse kesinlikle korteksi işaret eder. Burası, beynin dış yüzeyini tıpkı bir ağacın kabuğu gibi saran alandır-ismi de Latince ağaç kabuğu demektir. Korteks, beynin ince dış katmanıdır ve duyuların kaba bilinçaltı işlenmesini ve otomatik pilot türü hareket koordinasyonunu aşan ‘daha yüksek’ işlevlerinin deposudur. Kortekse en karmaşık işlevleri atfetmenin sebebi çok basittir; çünkü bir tavşanın veya bir farenin beyninde tümüyle dümdüz iken, insanda, kafatasının genişlemeye görece imkan vermeyen küçük alanına yüzeyini sığdırmak için kıpkırışık olmuştur. Hamileliğin son üç ayında gelişmekte olan bir insan korteksinin yüzeyi dümdüz bir şeyden, ceviz içini andıran bir şeye dönüşür. Bu süre içinde inanılmaz bir hücre üretimi vardır. Dakikada 250,000.

Korteksin yüzeyinin, türün karmaşıklığıyla arttığını bir kenara bıraksak bile-gerçekten de korteksteki herhangi bir zarar ciddi zihinsel bozukluklara sebep olabilir-korteksi düşünme “için” merkez sayma tuzağına düşmemeliyiz. Bir tabağın içine konan bir korteks, o kadar zeki olmayacaktır; önemli olan onun bütün beyin örgütlenmesine olan katkısıdır.

Genom şirketi Celera’nın patronu Craig Venter bile vücuttaki 30,000 genin, bütün beden ve beyin özelliklerini hiçbir şekilde açıklayamayacağını söylemektedir. Bu eşitsizlik özellikle beyinde daha çarpıcıdır, sadece kortekste bir saniyede meydana gelen bağlantıları hesaplamak, yaklaşık otuz milyon yıl tutacaktır. Dahası, korteksteki bağlantılar tecrübeleri yansıtabilir, yani, bir birey hayatta ne kadar tecrübe kazanırsa, bir birey olarak o kadar gelişir.

Beynin bu “esnekliği” Londralı taksi şoförleri üzerinde yapılan bir deneyde gösterilmiştir. Taksi şoförleri Londra’nın bütün sokaklarını ve oraya nasıl gidileceğinin ‘bilgisi”ne sahiptirler. Bu deneyde, şoförlerin beyin taramaları, beynin hafızayla ilgili belirli bir kısmının mimarisinin, aynı yaştaki taksi şoförü olmayan insanlara göre farklı olduğunu ortaya çıkmıştır.

Gündelik konuşmalarımızda beynin karşıtı olarak zihin kelimesini kullanırız, bunun sebebi terimin tıbbi kirlilikten uzak olması değil, “açık-zihinli”, “zihnini genişletmek” gibi ifadelerin, bizim bireysel bakış açımıza vurgu yapmasıdır. Şimdide “zihni bulanmak”, “zihnini zorlamak” gibi ifadeleri düşünün. Bu tür senaryolarda düşünme asgaridir, onu hemen duyularımızın pasif bir alıcısına dönüştürürüz. Bebek ve süs balığı örneğini hatırlarsak, sıfır düşünme, benim gördüğüm şekliyle bilincin inşa eden yapı taşlarıdır ve bu yüzden düşünce sürecinin olmadığı yerlerde de görülebilir.

Biz hala yaratıcı ve özgün düşünmenin peşindeyiz. “Bir şey düşünüyorum”, bizim için “bir fikrim var” anlamına gelir. Bu durumda benim yaratıcı düşünce sorusuna cevabım şudur: nöronlar şebekesi birbirleriyle iletişime girdikçe, birbirinden daha önce bağımsız olan fikirler de bağlantılı hale gelir. Bu rastlaşma belki de sahip olduğumuz fikirlerin yeni bir değerlendirilmesiyle sonuçlanmaktadır. (Susan Greenfield)

Düş Nedir?

Düşler bizi büyüler. İster tekrarlanan kabuslar, ister iyicil, gerçek üstü imgeler olsunlar, onların ne anlama geldiklerini mutlaka bilmek isteriz.

Düşler edebiyat, felsefe ve dinde büyük bir rol oynayarak farklı çağlar ve kültürleri de büyülemiştir. Tarihte kaydedilmiş ilk düşler, İ.Ö. 3100 yılına, Mezopotamyalı Sümerlere kadar uzanır. Sümerlerden, Eski Yunandan günümüz psikoterapisine kadar insanlar düşleri yüksek bir iletişim biçimi olarak görmüşlerdir: vahiyler, yaratıcı ilhamlar, kehanetler veya gizli arzuların anahtarları. Bununla birlikte birçok kişi de onları saçmalık olarak bir kenara atmıştır.

Freud, hastalarını düşleri hakkında konuşturarak, bilinçli ve bilinçaltı düşünce arasındaki gerilimin örtüsünü kaldırdı ve sonuç olarak ortaya çıkan gerilemeyi zihinsel hastalıkla ilişkilendirdi. Freud ilk başta, hastalarında düşümsü hali uyandırmaya çalışarak bilinçaltına ulaşmak için hipnozsal telkin yöntemini kullandı. Buradan, daha sonra “serbest çağrışım” olarak tanınan yönteme kaydı. Bu yöntemde basit bir şekilde hastadan aklına gelen ilk fikri söylemesi ve bağlantısız fikirleri birbiri ardına söylemesinin istenmesi üzerine kuruluydu. Bu, hastaların bilinçaltı hakkında ipuçları verse de, hastanın bilinçli iradesinin direnişiyle karşılaştı. Freud buradan hareketle,

1. içgüdüsel düşünceyi gösteren id;

2. örgütlü, gerçekçi düşünceyi gösteren ego;

3. ahlak ve eleştiri işlevlerini karşılayan süperego olarak üç boyutlu zihin teorisini oluşturdu. Son yıllarda araştırma daha ziyade psikolojik alana kaymıştır.

Başka bir gelişme, beynin uyku sırasında en az uyanıkken olduğu kadar etkin olduğunu gösteren beyin-tarama teknolojisi olmuştur. 1950 yılında Chicago Üniversitesi, hızlı göz hareketleri (REM, rapid eye movement) uykusu üzerinde bir dizi araştırma yapmış ve bu araştırmalar düşler ile uykunun çeşitli aşamaları arasında bir bağlantıyı göstermiştir. Gözleri, göz kapaklarının altında hareket etmeye başladığı anda uyandırılan kişilerin, çoğunluklu düşlerini hatırladıklarını bulgulamışlardır.

Bilgisayarlar yaygınlaşınca, birçok bilim adamı tarafından REM’in bir bilgisayardaki scandisk ile aynı işlevi gördüğü, beyni ertesi güne hazırladığı veya bir önceki günün olaylarını belleğe yerleştirmeden önce işlemden geçirdiği iddiaları ortaya atılmıştır. Francis Crick ile Graeme Mitchison 1983 yılında Nature dergisinde “unutmak için düş gördüğümüz”ü ileri sürdüklerinde epey bir karışıklık yaratmışlardı. Onlara göre düşler, gündelik hayatın aşırı yüklemesinden arta kalan zararlı ve gereksiz parçalarıydı ve REM uykusu bir tür zihnin çöpçüsüydü.

Yakın zamanlarda Kolombiya Presbyterian Tıp Merkezi gözbilimleri bölümünün bir oküler psikoloji profesörü olan David Maurice, REM uykusunun işlevinin, önceki günlerin hatıralarını işlemeye yardımcı olmaktan ziyade, gözün korneasına oksijen tedarikini sağlamak olduğunu ileri süren bir araştırma yayınlamıştır.

Düşlerin, beynin dış menzillerinde, duyguların rehberliğinde kendi kendini ilişkilendiren bir biçimde işlerken, bilinçli düşüncenin genel malumat girdisi ve çıktısını kapsayan daha sınırlı bir alanda iş gördüğüne inanmaktadır. (Mandy Garner)

Düş gördüğümüz zaman, genellikle uyanık olduğumuza inanırız. Düşlerin zihinsel dünyası öyle inandırıcı bir şekilde gerçektir ki, öteki insanlarla paylaştığımız ‘dış dünya’ ile karıştırırız onu.

Oxford İngilizce Sözlük, düşü “uyku sırasında zihinden geçen düşünceler, arzular, imgeler zinciri” olarak tanımlıyor.

Düşlerimizin içinde, tıpkı uyanık hayatımızdaki gibi yaşarız. Bu açıdan bakıldığında düş görme bilincin özel bir organizasyonudur. Elbette bu, bir soruyu davet ediyor. Bana göre bilinç, olanın düşüdür. İster uyanık, ister uykuda olun, bilinciniz, beyninizin en yakın bilgi kaynaklarından hareketle oluşturduğu kendinizin ve dünyanızın basitleştirilmiş bir modelidir.

İki tür uyku vardır: büyüme, tamir ile bakım, gevşemiş bir beden ile tembel bir beyinle bağlantılı Sessiz Uyku (SU) denilen enerji-koruyucu durum ile bundan çok farklı olan ve Etkin Uyku, REM veya Paradoksal Uyku (PU) denilen diğer bir durum. Bu ikincisi, hızlı göz hareketleri, kas kıvrılmaları, felç halinde bir beden ve çok aktif bir beyinle düş görmeyle ilişkilendirilmiştir.

Düşlerle uyanık tecrübeler arasında hiçbir fark olmadığını iddia etmiyorum. Örneğin düş dünyası uyanık dünyadan daha az istikrarlıdır, çünkü düşte dışsal yapının-fiziksel gerçekliğin-istikrarı yoktur. Aynı şekilde bir insan düşünde fizik ve toplum yasalarını, bunların sonuçlarına katlanmadan çiğneyebilir. Fakat duyusal sınırlılığın yokluğu aradaki tek özsel farktır. Bir insan düşte olduğu halde, kendinin düş görüp görmediğini bilemeyebilir. Aradaki farklar ne olursa olsun, onların farklılıklarından çok benzerliklere sahip olduklarına inanıyorum. Yirminci yüzyıl İngiliz hekimi ve yazarı Havelock Ellis’in söylediği gibi, “Düşler sürdükleri sürece gerçektir. Peki hayat da böyle değil mi?”

Düşlerin en karakteristik özelliklerinden biri de, hatırlanmalarının güçlüğüdür. Ortalama bir insan, gecede en az altı kez düş görür; fakat haftada bir kez hatırlar. Düşlerin tipik olarak hızla unutulmasının açıklamasını yine evrim vermektedir. İnsanlar diğer insanlarla konuşarak, düşlerin diğer tecrübelerden farklı olduğunu öğrenir. Fakat dile sahip olmayan hayvanlar, birbirlerine düşlerin gerçeklerden nasıl farklı olduğunu anlatamazlar.

Düşlerimiz öyle gerçek görünür ki, genellikle ancak uyandıktan sonra onların kendilerine özgü zihinsel tecrübeler olduklarını anlayabiliriz. Her ne kadar genellikle düşleri bu şekilde tecrübe etsek de, bunun önemli bir istisnası vardır: bazen düş görme sırasında bilinçli olarak düş gördüğümüzü fark ederiz. Bilincin berrak bir görüşe sahip olduğu bu duruma “bilinçli düş görme” denmektedir. Örneğin, bilinçli düşlerde tahmin edilen zaman aralıklarının yakın bir şekilde fiili saat zamanına denk geldiğini, düş görme sırasındaki soluk alışların, gerçek soluk almayla aynı olduğunu, düşteki hareketlerin mukabil kasların kasılmalarına sebep olduğunu ve düş esnasındaki cinselliğin, fiili cinsellikle aynı psikolojik tepkiler gösterdiğini bulguladık. (Stephen LaBerge)

Zeka Nedir?

Zeka geleneksel olarak zihinle ilişki kurulan bir nitelik olduğu için, bahsi geçtiğinde insanı heyecanlandırır. Sakın bütün bilim adamlarının zekanın doğuştan olduğuna inandığı sonucunu çıkarmayın: IQ’nun kalıtsal olduğuna dair tahmin hala yüzde 40 ile 80 arasında bir yerlerdedir. İngiliz biyolog Steven Rose, genetik ve çevresel faktörlerin birbirinden ayrılmasının güçlüğü dolayısıyla kalıtsallığı hesaplama yöntemlerinin tartışmalı olduğunu ileri sürmektedir.

Kamin, İngiliz eğitim psikoloğu Cyril Burt’ün, zekanın yaklaşık yüzde 80’nin kalıtsal olduğu teorisini kanıtlamak için, ikiz araştırmalarının verilerini uydurduğunu iddia eden ilk kişiydi.

1969 yılında Arthur Jensen, Harward Educational Review’de uzun bir makale yayınladı. Bu makale siyah Amerikalıların IQ testlerinde sürekli olarak beyazların yüzde 15 altında kalmasını, çevresel ve sosyal faktörlerin yanında genetik faktörlerle açıklıyordu. Büyük protestolara sebep olan görüşleri, 1994 yılında yayınlanan “Çan Eğrisi: Amerikan Yaşantısında Zeka ve Sınıf Yapısı” adlı kitabında psikolog Richard Hernstein ile sosyal bilimci Charles Murray, onun görüşlerini geliştirdi. Bu kitap, ekonomik ve sosyal gücün “g” tarafından belirlendiğini, birçok toplumsal problemin düşük zekadan kaynaklandığını ve siyahlarla beyazlar arasındaki IQ farkının genetik farklılıklardan ve dolayısıyla siyahların alt sınıflarda aşırı birikmesinden kaynaklandığını ileri sürüyordu.

Tuhaftır ki kadın ve erkek beyinlerindeki açık yapısal farklılıklara rağmen, cinsel farklar hakkında benzeri bir tartışma olmamıştır. Cinsiyetlere göre değerlendirilen IQ sonuçları, kadınlarla erkeklerin aşağı yukarı aynı olduğu, en üstlerde ve en altlarda genellikle erkeklerin olduğunu, erkeklerin daha çok geometri, kadınların ise sözel yetenekte daha başarılı olduğunu göstermektedir.

Gazeteci ve eski bir akademisyen olan Daniel Goleman, 1995 yılında yayınlanan “Duygusal Zeka” adlı kitabında, yüksek IQ’nun illa da dünyevi bir başarı anlamına gelmediğini ileri sürmektedir.

Zeka dediğimde, farklı bilişsel süreçlerin önemli bir kesişmesine gönderimde bulunan “genel bilişsel beceri” veya kısaca “g”yi kastediyorum. Bu kesişme, insani bilişsel beceriler konusunda bireysel farklılıklarla ilgili yüzyıllık araştırmaların en tutarlı bulgularından biridir. (Harriet Swain)

Dil Nasıl Evrimleşti?

Dil, düşünce biçimimizle kim olduğumuza dair düşüncemizle ve birbirimizi nasıl anladığımızla öyle iç içedir ki, yüzyıllardır felsefeciler ve bilim adamları onu inan kimliğinin köşe taşlarından biri olarak görmüştür.

Kelime dağarcığının, doğal kökleri olduğu ve bir kelimenin sesinin onun anlamına bağlandığı fikri, yüzlerce yıl yaşamıştır. On dokuzuncu yüzyılda birçok teori, dili içgüdüsel seslerin saflaşması olarak görüp, insan konuşması ile doğal dünyadaki sesler arasında bir köprü bulmaya çalışmıştır. Bu teoriler arasında, dilin hayvan seslerinin taklidinden doğduğuna inanan “hav-hav” teorisi, kelimelerin kızgınlık veya mutluluk gibi iç duygular olarak başladıklarını iddia eden “öf-öf” teorisi, “mama” gibi bir kelimenin emme arayışında olan bir bebeğin ağzından çıkan bir kelime olduğunu ileri süren “ding-dong” teorisi ve dili komün çalışmasına eşlik eden tekrar ve tezahüratın bir ürünü olduğunu iddia eden “he-ya-mo-la” teorisi vardır.

1950’lerde Noam Chomsky’nin Masachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki araştırması, bütün dillerde ortak dil altı yapıyı analiz edip, bir “evrensel gramer” tanımlayarak bunu çok daha ileri götürdü. Chomsky, çocukların kültür veya coğrafyaya bağlı olmadan sahip oldukları dili taklit ve öğrenme yeteneklerine sahip olduğunu buldu. İster Fransa’da Fransızca öğrenen bir çocuk olsun, ister Japonya’da Japonca öğrenen bir çocuk olsun, her ikisinin de dil gelişiminde aynı temeller ve sınırlar söz konusuydu. Dil, her ne kadar kendi kendine ortaya çıkmışsa da-insanlarla temas kurmayan bir çocuk dil öğrenemez-Chomsky, dili kültürel bir varlık olmaktan ziyade, fiziksel olan, doğuştan gelen bir yeti olarak gördü.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Steven Pinker gibi dilbilimci araştırmanlar, dile insan evriminin fizyolojik değişmelerle birlikte meydana gelen ve insan ailesi ağacında geriye doğru takip edilebilecek başka bir veçhesi olarak bakmaya başladı. Dili ayrık bir kültürel özellik saymak yerine, bu bakış onu, “Afrika’dan gelen” insan evriminin içine yerleştirdi: Bu evrim teorisine göre dil, yaklaşık 100 ile 150 bin yıl önce, bir yüzyıl öncesinden kullanılmış olma ihtimalli olan “proto-dil”inden evrimleşerek, Doğu Afrika’da ortaya çıktı. Seslerin fosili yoktur; bu yüzden tarih belirleme, dil edinimine sebep olabilecek etkenleri tespit etmeye bağlıdır.

Dilin kökeninin tam olarak anlaşılmayan başka bir veçhesi, konuşma ile sağlak veya solak olmaya yatkınlık arasındaki ilişkileri içerir. Birçok insanda özelleşmiş dil işlevleri, sol beyinde olmasına rağmen, solak insanların büyük çoğunluğunda bu yer, sağ beyindedir. Oxford Üniversitesi fonetik laboratuvarı müdürü John Coleman, ağırlıklı olarak hangi eli nasıl kullandığımızın araştırılmasının, dilin köklerini keşfetmenin yollarından biri olabileceğini söylüyor. Auckland Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde profesör olan Michael Corballis, insan dilinin öncellerinin ses-temelli olmadığını, el işaretlerine dayanan bir işaret dili biçiminde olduğunu ileri sürüyor.

“Dil, sadece düşüncelerimizi değiş tokuş etmenin bir yolu değildir,” der, Studdert Kennedy. O, nasıl düşündüğümüzü gösteren ve bir o kadar biçimleyen bir düşünme aracıdır. (Sean Coughlan)

Yirmi beş yıl önce dili açıklamak daha kolay gibiydi. 1960’ların ortalarında John Pfeiffer, “İnsanın Yükselişi” adlı kitabında dilin “Geç Yontma Taş Devri”nin mağara sanatlarının, küçük oyma şekillerin, ölüm ritüellerinin ve daha karmaşık aletlerin 40,000 yıl önce Avrupa’da birdenbire ortaya çıkmasıyla aynı zamanda evrimleşmesi gerektiğini ileri sürdü. 1970’lerin başlarında dilbilimcileri profesörü Philip Lieberman, Neanderthallerin, boğaz anatomileriyle ilgili fosil kanıtlarına bakarak, konuşamayacağını ileri sürdü.

Şu açıklanması zor bir hikaye: dil, insanımsı primatların diğer hiçbir türünde evrimleşmedi; sadece bizim türümüzde, bundan 40,000 yıl önce evrimleşti; ve gruplarla bilgi alışverişi için evrim geçirdi. Bir kez evrim geçirince hemen kültürü ve medeniyeti yarattık.

Psikolog Steven Pinker, “Dil İçgüdüsü” adlı kitabında dilin insan doğasının evrensel bir parçası olduğunu, insanlar en az 100,000 yıl önce Afrika’da evrimleştiklerine göre, dilinin de bu kadar eski olması gerektiğini gösteriyor. Paleontolojistler Lieberman’ın sessiz Neanderthaller iddiasını yerle bir etmiştir. Fosillerin, en fazla, modern insanların çıkarabildikleri bütün sesleri üretmeye muktedir olmadıklarını akla getirmektedir o kadar. Bu onların konuşamadıkları anlamına gelmez.

Dawkins-Krebs devriminden beridir, biyologlar hayvanların birbirlerine gönderdikleri sinyallerin çoğunun dünya hakkında değil, kendileri hakkında olduğunu keşfetmişlerdir. Birçok hayvan sinyali sadece, sinyalin ait olduğu türü, cinsiyeti, yaşı ve yeri açığa çıkarmaktadır. Diğerleri sinyal verenin ihtiyaçlarını göstermektedir; örneğin yavru kuşların açlıklarını bildirmek için attıkları çığlıklar. Sinyaller arasında en sık rastlanılanı, yırtıcı hayvanları onları kovalamaktan veya rakiplerini onlarla dalaşmaktan alıkoymak ya da çiftleşme arayışında olan cinsel eşleri cezbetmek için sinyal verenin sağlamlığını-sağlığını, enerji düzeyini, iyi beynini, iyi genlerini-gösteren sinyallerdir. Kuşların şakımalarından, balinaların şarkılarına, meyve sineğinin dansından elektrik balığının voltaj dalgalarına kadar birçok hayvan sinyali, şundan daha fazla bir şey söylemez: “Buradayım, erkeğim, sağlıklıyım, benimle çiftleş.” Sinyalin formu karmaşık olabilir; fakat mesajı basittir. (Geoffrey Miller)

Aşk Nasıl Başlıyor, Nasıl Bitiyor?

Hayvan davranışlarını inceleyen bu evrimci biyologlar, neden belirli bir erkeğin, belirli bir dişiyle çiftleşmekle nihayet bulduğunu bildikleri hususunda kendilerine çok güvenirler. Çünkü ya dişi erkeği seçmiş, ya erkek dişiyi “kazanmak” için mücadele etmiş veya birbirlerinden hoşlandıkları konusunda bir fikir birliğine varmışlardır.

Cinsel seçilim, erkeklerdeki ve dişilerdeki birçok şeyi açıklıyordu ve Darwin bunun iki süreç yoluyla işlediğini gördü: aynı cinsin üyeleri arasında rekabet-genellikle erkekler dişiler için rekabet ediyor-ve bir cinsin öteki cinsin üyeleri arasından seçmesi-genellikle dişiler seçiyor.

Sosyal bilimciler, kadınların yüksek statülü erkekleri çekici bulduğunu kabul etmektedir. Peki erkek nasıl statü kazanıyor? Cevap: mümkün olan her yolla. Yüksek statü dediğimiz zaman aklımıza devlet başkanları veya milyarlar kazanan futbolcular gelse de, statü görece bir şeydir ve erkekler buna ulaşmak için çok çeşitli yollar kullanır.

“Buluşan Zihinler” kitabında Geoffrey Miller insanda beynin boyutunun devasa ve hızlı evriminin cinsel seçilim-kadınların başarılı erkekleri seçmesi-yoluyla meydana geldiğini ileri sürmektedir. Miller meşhur şeylerden bahseder: Picasso’nun resimleri, Balzac’ın “İnsanlık Komedisi” ve Rahmaninof’un Üçüncü Piyano Konçertosu. Fakat en ufak bir şey yapmak bile, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

Toplamda erkekler daha sık rekabet ederler ve her şeyde kadınlardan daha aşırıdırlar. Bunu doğrulamak için sadece Guinness Rekorlar Kitabı’nın insan başarıları alanına bakmanız yeterlidir. Erkekler aşırı faaliyetlerde kadınları büyük bir farkla geride bırakmaktadır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bütün insan eril faaliyetlerinin, ister farkında olsunlar ister olmasınlar, cinsellik ile güdülendiğine dair evrimci psikologların fikirlerini test edecek araştırmalardır.

Cinsel seçilime dair klasik bakış açısı, şu anda, örneğin Andersson’un “Cinsel Seçilim” kitabında ortaya attığı soruyla uğraşmaktadır. Her yerde hep daha üst konumda bulunan bazı erkekler vardır. Kadınlar, olur da, bunlarla çiftleşmeyi başarırsa, bu onlara ne kazandırır? İlk olasılık, daha çekici erkeklerin genellikle genetik olarak daha üstün olmasıdır ve bunun diğer hayvanlar için de doğru olup olmadığı hakkında bir sürü tartışma sürmektedir.

“Bulduğunuz Sevgiyi Korumak” adlı eserinde Harvile Hendrix, insanlarda da benzeri bir durumun var olduğunu iddia etmektedir. Sorulması gereken sorunun, bizlerin neden ebeveynlerimizin davranışlarının etkisi altında eş seçimine gidecek şekilde evrimleşmiş olmamız sorusu olduğunu söyler Hendrix. Erkeklerin annelerine, kadınların ise babalarına benzeyen eşler seçmesinin uyumlu olmasının sebebi ne? İlk olarak Cambridge’den Patrick Bateson’un bıldırcınlar üzerine bir araştırmasından hareketle verilen muhtemel bir cevap, yakın akrabalarla çiftleşmediğimizi varsayarsak, genetik ve kültürel olarak kendilerine benzer bireylerle çiftleşen bireylerin, bunu yapmayanlara göre daha fazla nesil ürettiğidir.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, vücut kokumuzun erkek kalitesi hakkında, mutlak anlamda değil, ama onunla ilişkili dişiye bir şeyler anlattığını akla getirmektedir. Temel doku uyumu kompleksi (MHC) hastalıklarla mücadele etme yeteneğinden sorumlu bir gen setidir. Moleküler teknikler artık bir bireyin MHC’sinin “türünü” belirlememize yardım etmektedir ve anlaşılıyor ki bu genler bireyden bireye büyük değişiklikler göstermektedir. Erkekler MHC türlerini idrarlarındaki koku yoluyla bildiriyor olabilirler. Kendisiyle aynı türden MHC’ye sahip bir erkekle aynı yerde yaşayan dişi bir fare, başka tip MHC’si olan bir erkek aramaktadır. Aynı şey insanlarda da olmaktadır, erkek vücut kokuları arasında tercih yapma şansına sahip kadınlar, MHC’si kendisinden farklı olan erkekleri seçmektedir. Edinburgh Üniversitesi’nden Claus Wedekind’ın yaptığı bu araştırmanın sonuçları, genel düşünceye aykırı görünmekle birlikte evrimsel bir anlama sahiptir. Çocuk düşürme (hamileliğin erken dönemlerinde) MHC’leri ortak olan çiftler arasında, farklı olanlara göre çok daha yaygındır. Kısaca bazı erkekleri seçmede birtakım genetik avantajlar saklı olabilir. (Tim Birkhead)

Bütün kültürlerde, evlenebilecekleri insanlarda on sekiz değişik olası özellik arasından en fazla seçilenin “aşk ve birbirini anlama” olduğunu gördüm. Görünüşe göre kültürel hazır reçetelerin tuhaflıklarına, eş bulma sistemlerinin farklılıklarına, ekonomik şartların eşitsizliklerine, dinen caiz olanın baskısına rağmen, insanlar her yerde aşk arıyorlar.

Dünyadaki herkes nazik, anlayışlı, zeki, güvenilir, duygusal olarak istikrarlı, geçimli, çekici ve sağlıklı eşler istemektedir. Fakat bu niteliklerin önceliği bir kültürden diğerine değişmektedir. Örneğin bekaret müstakbel bir eşte bütün ana kıta Çin’de hiçbir şekilde vazgeçilmez bir özellik olurken, İsveç, Hollanda gibi ülkelerde konu dışıdır.

Bilimsel açıklamaya göre evrim insan beynine, başarılı üremeye yol açan faaliyetlere devam etmemiz için ödül mekanizmaları yerleştirmiştir. Kötü yanı, uyuşturucu bir süre sonra etkisizleşmektedir. Bazıları hazcı bir çemberin içine tutsak düşmekte ve aşka eşlik eden yüksek duyguların peşinden koşmaktadır. Yeni eşlerle mükerrer başarılı eşleşmeler heyecanı geri getirmekle birlikte, hiçbir zaman eski düzeye ulaşılamıyor sanki.

Aşkın en göze çarpan eylemleri, bir kişiye olan cinsel, duygusal bağlılık ve sahip olunanı paylaşma isteğidir. Ne yazık ki evrimci hikaye burada bitmiyor. Aşk arzusu var olunca, sahtekarlık yapılabilir. Erkekler kısa dönemli cinsel başarılar için aşk duygularının derinliklerine dair kadınları aldatmaktadırlar. Kadınlar da buna karşılık cinsel istismara karşı savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir; örneğin seks yapmadan önce uzun süren bir flört aşaması şart koşmak veya sözsel olmayan işaretleri okuma konusunda üstün bir yetenek geliştirmek. Bu evrimsel karşı önlemler aldatmaya karşı sürekli tetiktedir.

Başka bir sorun da insanların en az aşık oldukları kadar hızlı bir şekilde soğumalarıdır. İleride hangi insanların soğuyacağını kesin olarak bilemesek de, son dönemde yapılan bazı araştırmalar birtakım ipuçları sunmaktadır. Nasıl arzunun gerçekleştirilmesi aşık olmakta büyük bir yer kaplıyorsa, arzuların gerçekleşmemesi çatışmayı işaret eder. Nazikliği ve enerjisi yüzünden seçilen bir erkek, zalim ve tembel olduğu ortaya çıktığında terk edilir. Gençliği ve güzelliği için seçilen bir kadın, yeni bir model erkeğe göz kırptığında hemen terk edilebilir. Ayrıca birkaç cinsel ilişkiden sonra eşlerin geldiği üretimsizlik, her ikisini de daha verimli ilişkiler aramaya itebilir.

Tabii bir de eş piyasasının davul dengi dengine çalar ilkesini hesaba katmamız gerekiyor. Kariyerlerine yeni başlamış bir çifti düşünün. Eğer kadın kariyerinde hızla yükselirken, erkek işinden atılırsa, bu durum ilişkinin üzerine büyük bir yük bindirir, çünkü artık bu kişilerin piyasa değerleri farklıdır. (David M. Buss)

Bizi Biçimleyen Doğa mı, Yetişme mi?

Amerika’da psikoloji, yirminci yüzyılın ilk yarısının büyük bir kısmında ciddi bir biçimde, yeni doğmuş bir beyinde çok az doğuştan programlama olduğuna, belirli uyaranlara yanıt olarak tepki verdiğimize ve davranışlarımızın şartlanmamızın bir ürünü olduğuna inanan davranışcılığın (egemenliği değilse bile) etkisi altındaydı. Psikolog J.B. Watson ile, ardından B.F. Skinner, bu görüşün öncü taraftarlarıydı. İnsan zihnini bir tabula rasa [boş levha] ve dolayısıyla insan toplumunu büyük ölçüde biçim verilebilir bir şey olarak gören Margaret Mead ve diğerleri gibi kültürel antropologlarla birlikte, toplum bilimlerinde paralel gelişmeler yaşandı. Gerileyen biyoloji değil, kültürdü.

İsyan kaçınılmazdı. Tartışmanın en fazla saldırılan alanlarından birisi de, bilhassa ırkla ilişkili olarak, IQ’nun kalıtımsallığıydı. Amerika’da Arthur Jensen ile Britanya’da Hans Eysenc gibi akademisyenler, davranışlarımızın ve karakterlerimizin büyük bir kısmının kalıtımsal olduğuna dair hayli reklamını yaptıkları düşünceleri nedeniyle nefret kaynakları olmuşlardır. Örneğin Eysenck, IQ’nun ¼ oranında yetişme ve doğa tarafından biçimlendirildiğini ileri sürmeyi severdi.

Wilson, tarihsel bir öneme sahip 1975 yılında yayınlanan “Sosyobiyoloji: Yeni Sentez” adlı kitabında, insan davranışlarının kökenlerinin genetik olarak belirlenmiş olma ve insan ile hayvan arasındaki bu açıdan yapılan ayrımın yanlış yönlendirilmiş bir ayrım olma ihtimalini açık bir biçimde yeniden dirilten kişi oldu.

Wilson hem entelektüel, hem de siyasi olarak bir fırtına yarattı. Irkçılık ve cinsiyetçilikle suçlandı. Genlerin kader olduğuna inanan biyolojik belirlenimci olarak bir kenara atıldı. Sosyobiyoloji kelimesi öyle gözden düştü ki, Wilson’un düşüncesine yakınlık besleyenler bile onu kullanmaya çekindi.

Bu esnada sadece biyologları değil, aynı zamanda felsefecileri ve sosyal bilimcileri barındıran bir grup Darwin’e geri döndü ve evrimci araştırmalarda yeni bir okulun temelini attı. Bu okulun görüşü, kabaca bizim türümüz doğal seçilim yoluyla, uzun dönemli bir avcılık-toplayıcılık varoluşuna uyum sağlamıştır, der. O zamanlar hüküm süren çevresel ve sosyal örgütlenme bugününkinden dikkate değer biçimde farklıdır. Fakat biyolojik açıdan, o zaman ne isek şimdi de oyuz; çünkü insanları değiştiren bir güç olarak biyolojik evrim büyük ölçüde yerini kültürel evrime bırakmıştır. Böylece öğrenilmiş insan davranışının yeni programları eski kalıtsal özelliklere eklenmiştir. Bizim türümüze neyin ‘doğal’ geldiğini öğrenmek istiyorsanız, on bin yıl önce nasıl yaşadığımızı araştırın.

Evrimci psikolojinin acımasız bir eleştirmeni olan biyolog Steven Rose, beyin bilimi ile genetik bilimin ortaya çıkan sentezini nörogenetik diye adlandırmakta ve onun insan davranışı üzerindeki ileri sürülen etkisini “nörogenetik belirlenimcilik” olarak betimlemektedir. Rose “Ömür çizgileri” adlı kitabında şunları yazmaktadır: “Ancak en aşırı indirgemeciler Bosna savaşının kökenleri için Dr. Radovan Karadzic’in beynindeki sinir ileticilerinin mekanizmasındaki kusurlara bakacak ve tedavisi için kitlelere Prozac önerecektir; nörogenetik belirlenimcilik tarafından ortaya atılan savların büyük bir kısmı bu aşırılıklardan pek uzak değildir.”

Tartışmanın öte yanında Wilson, genlerin kader olduğunu söylediğini bizzat inkar etmekte ve sosyobiyolojinin yaratacağı kızgınlığı tahmin etmekteki başarısızlığının, toyluktan kaynaklandığını kabullenmektedir. Bununla birlikte, insanların davranış belirlemede atalarının etkisini kabul etmekteki mevcut isteksizliğini anladığını söylüyor: “Bütün zihinlerin aynı şekilde başladığını, bütün potansiyellerin aynı olduğunu ve insanın davranışını herhangi bir yönde değiştirmek için tek yapılması gerekenin çevreyi değiştirmek olduğunu söylemek, daha rahat ve aynı zamanda daha kolay anlaşılacak bir duruştur.”Birçok bilimci artık hem çevrenin hem de kültürün bir rol oynadığına inanmaktadır. Tartışmanın odağı, onların mutlak etkilerinden ziyade görece etkilerine kaymıştır. (Geoff Watts)

Doğa ve yetişmeyi, ayrı ve bağımsız saymanın yanlış yönlendirici bir aşırı basitleştirme olduğu, artık açıkça anlaşılmıştır. Etkiler, hem korelasyonlar hem etkileşimler açısından, ikisinin karşılıklı oyununa bağlıdır.

Bu bulgular, hem genetik hem psikososyal araştırma için can alıcı öneme sahip içerimler taşımaktır. Gen bilime yönelik mesaj, genetik etkinin bir kısmının onun çevresel etkilere maruz kalma üzerindeki doğrudan olmayan etkisinin varyasyonlarında yattığıdır. Demek ki hem doğayı hem yetişmeyi kapsar ve onu sadece genetik olarak adlandırmak yanlış yönlendiricidir. Psikososyal araştırma için mesaj ise paralel bir mesajdır: tümüyle çevresel görünen etkilerden bazıları, gerçekte, kısmen genetik ortamdan geçmiştir.

Genetik faktörler yatkınlık ve zayıflıktaki bireysel değişmelerde can alıcı bir rol oynamaktadır. Bu tür etkiler biyoloji ve tıpta da söz konusudur. Böylece, baharda çiçek tozlarına maruz kalma, bazı bireylerde şiddetli saman nezlesine sebep olurken, diğerleri hiçbir şekilde etkilenmemektedir. Bu bireysel farklılıklar genetik etkilerle ilgilidir. Dahası bireysel yatkınlık genlerini inceleyen moleküler genetik araştırma, genlerin ve çevrenin sigara içmeden, baş dönmeleri ve enfeksiyonlara kadar çeşitli risk faktörleriyle ilgili olarak, birlikte etkide bulunduğunu teyit etmiştir.

“Doğa mı yetişme mi? Sorusuna iki uyarı eklenmelidir. İlk olarak, genetik olmayan etkiler, illa da özel çevresel etkileri kapsamaz. Bunun sebebi biyolojik gelişmenin, belirlenimci olmaktan ziyade tesadüfü olmasıdır. Başka bir deyişle evrimsel kökenli genetik program, genel bir kuralı veya planı belirlerken, her bireysel sinir hücresinin (veya herhangi bir hücrenin) ne yaptığını belirlemez. Tesadüf ve genel düzensizlik hafife alınmaz bir rol oynar. Böylece, her dişi iki X kromozomuna sahipken, bunlardan yalnızca biri etkindir ve hangisinin etkin olduğu büyük ölçüde tesadüf tarafından belirlenir görünüyor. Hangisinin etkin olduğu, bazı şartlarda önemlidir, çünkü bir X babadan ve biri de anneden kalıt alınır. Genel düzensizlik biyolojik genişlemede çok yaygındır. Böylece, çoğumuzun şu ya da bu türden küçük anomalileri vardır (Örneğin fazladan bir meme ucu, fazladan bir diş, eksik bir kas, göz kapağının tuhaf bir biçimde katlanması, asimetrik ten oluşumları veya tuhaf bir biçimde duran kulaklar). Bu tür anomaliler grup düzeyinde daha anlamlıdır. Tek çocuklara göre ikizlerde veya yaşlı annelerden doğan çocuklarda bu durum, daha fazladır; fakat hiçbir belirgin çevresel faktör, bireysel bir düzeyde vuku bulmalarından sorumlu görünmemektedir.

İnsanlar arasındaki farklılıkların büyük bir kısmı, doğa ve yetişmenin birbirini beslediği bileşiminden gelmektedir. Moleküler biyoloji, rastlantısal süreçleri anlamada önemli bir rol oynayacaktır. Bugüne kadar, zihinsel bozukluklar alanındaki birçok araştırma, bir sonuç işaret etmemektedir; çünkü rasgele atış, ancak bu kadar elde edebilirdi. Fakat moleküler biyoloji bir kez bir veya daha fazla yakınlık geni belirlerse ve işlevsel genom araştırması bu genlerin proteinler ve protein ürünlerin ortaya çıkardığı biyolojik süreçler üzerindeki etkilerini gösterme noktasına varabilirse, altta yatan biyolojik olarak tesadüfi mekanizmaların araştırmasını daraltmaya yardım edecektir.

Ne var ki araştırma, ancak doğa ile yetişme arasındaki karşılıklı oyunun soruşturmasını kapsıyorsa tam anlamıyla başarılı olabilir. Bunun sebebi, sonuçlar üzerindeki hayati öneme sahip bazı genetik etkilerin özel çevresel risklere maruz kalmaları veya yatkın olmaları üzerindeki etkisiyle ilgili olmasıdır. (Michael Rutter)

Kadın ve Erkek Nasıl Farklıdır?

“Neden kadınlar bir erkek gibi olamıyor?” diye soruyor My Fair Lady adlı müzikalinde Henry Higgins, arkadaşlarının içgüdüsel sempatisini üstüne çekerek.

Erkekler hayattaki önemli şeylerde çok daha iyidir. Susmanın erdemini bilirler. İhtişamla koşar, bir topu şaşmadan hedefine fırlatabilir, bir aracı ilk denemede kusursuz bir biçimde park edebilir. Ağlamaz veya ufak meselelerde alınganlık göstermezler.

Kadınlar başkalarının niyetlerini ve ruh hallerini ustalıkla değerlendirme ve karmaşık bir sosyal ilişkiler ağını başarıyla yürütme kapasitelerine sahip, daha sakin yaratıklardır.

Kızların ve erkeklerin farklı davranışlarının biyolojik bir içeriğe sahip olduğuna inananları için ikinci adım, bunun sebebini anlamaktır. Evrimci psikologlar, cevabı cinsel seçilim de aramaktadır. Birincisi, en iyi uyum sağlayanın hayatta kalması olan Darwinci evrimin, ikinci ilkesidir bu. Bir genin bir sonraki kuşağa geçmesini garantiye alan şey, sadece hayatta kalma değildir, üreme başarısı da özseldir. Yani, üreme başarısını gösteren genler kuşaktan kuşağa aktarılırlar. Tuhaftır ki, kadınlarda üreme başarısında sorumlu genler, erkeklerde başarıyı sağlayanlardan farklıdır. Bunun sebebi, üremenin basit biyolojik gerçekleridir. Bir kadın ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ancak yılda bir çocuk üretebilir, oysa erkeklerin üreme olasılıkları neredeyse sonsuzdur. Bu iki gerçeklik farklı eş bulma stratejilerini gerektirmektedir. İnsanlar da dahil olmak üzere hayvanlar aleminin büyük bir bölümünde eş bulma yöntemleri, iki farklı bileşimden oluşur: eşlere ulaşmak için kendi cinsinizle rekabet ve/veya mevcut olanlar arasından eşinizi seçme.

Psikolog David Buss’un dünyanın çeşitli yerlerinden otuz yedi ülke üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre toplum, ister endüstriyel, ister endüstri öncesi, Taş Devri, Batı, Doğu veya Afrikalı olsun, kadın beğenileri aynıdır.

Buss’un araştırması dünyadaki bütün erkeklerin kum saati biçimindeki kadınlardan hoşlandığını göstermektedir. Daha kesin konuşursak 0,7 kalça ve bel oranı. Evrimci psikologlar, belin kalçadan yüzde 30 daha küçük olduğunu gösteren bu oranın, sağlık, gençlik ve doğurganlığı gösterdiğini ileri sürmektedir. Örneğin 0,85’in üstündeki bir oran kadınları, bir dizi psikolojik rahatsızlık riskine sokmaktadır ve hamile kalma şanslarını azaltmaktadır.

Karşıt cinsten farklıyız, çünkü evrim bizi farklı olacak şekilde belirlemiştir ve hormonlar bunun hammaddesini sağlar. Fakat bu maddeden ne yapacağımız, topluma kalmıştır. (Aisling Irwin)

Saldırganlığın Sebebi Nedir?

Bu tedavinin ABD’deki dur durak bilmez savunucusu Walter Freeman, hastaların beynine tıbbi bir “buz iğnesi” batırıp beynin aşırı heyecandan sorumlu olduğu teorize edilen talamus yakınlarındaki bir dokusunu yok etmenin saldırganlığın ve bir dizi başka problemin sebeplerini ortadan kaldırmaya yardımcı olacağına inanıyordu. Teorilerini destekleyen çok az kanıt söz konusuydu, fakat binlerce insan bu operasyonlarla birer bitkiye dönüştürüldü (meşhur John F. Kenedy’nin kızkardeşi Rosemary de bunlardan biridir.)

Birçok saldırganlık teorisinin beynin fiziksel yapısına bakmaması konunun karmaşıklığının bir göstergesidir. 1920’den beri yaklaşımlar saldırganlığın dış bir kışkırtma olsa da olmasa da var olan bütün insanların içinde bulunan ölüm isteğinin dışsallaştırılması olduğunu söyleyen Sigmund Freud’un teorisinden, Konrad Lorenz’in balıklar ve kuşlar üzerine yaptığı hayvan davranışları araştırmasına dayanan ve bunun insanların hayvanlar aleminin büyük bir kısmıyla paylaştığı bir itki olduğunu ileri süren teorisine kadar çeşitlilik göstermektedir.

En verimli yaklaşımlardan birisi, biyolojik teorilerin bireylerin beyin durumları üzerine yoğunlaşmalarının aksine, saldırgan davranışın güdülenip yönetilmesindeki sosyal kuvvetlerin hayati rolüne bakmıştır. Eylül 2001 tarihli Dünya Ticaret Merkezi ile Pentagon’a yönelik terörist saldırıları düşünün. Her ne kadar bazı intihar bombacılarının sistemlerindeki serotonin düzeyi daha düşük olabilse de, din, kültür, ideoloji, otoritenin etkisi ve tarih neden o kadar çok insan öldürdüklerini açıklamakta daha çok işe yaramaktadır.

Öte yandan Tahiti’deki geleneksel topluluklar ile İnuit yerlileri üzerine yapılan araştırmalar, saldırgan davranışın kültür tarafından ciddi bir biçimde ayıplanması sebebiyle antisosyal saldırganlığa pek rastlanmadığını göstermektedir. (Chris Bunting)

Bazı akademisyenler saldırganlığı kışkırtan durumların bütün türler için özde aynı olduğunu ve insanların saldırganlığının kendine has bir yanı olmadığını savunmaktadır. Zaten, insanlar da yiyecek için başka türleri katleder, toprak için birbirleriyle savaşır, kendi değerlerini empoze etmek için başkalarını yaralar veya öldürür ve değerli şeylerini korumak için şiddete başvurur. Cinsel rekabette, hayli sık bir biçimde şiddet davranışlarına yol açmaktadır. İnsanlar, tıpkı diğer hayvanlar gibi istedikleri şeyi elde etmek için yıkıcı güç kullanmaya hazır görünüyor.

Genel olarak insan beyninin bir sürüngen çekirdekten geldiği düşünülmektedir. Bu çekirdek limbik sistem diye bilinen memeli öncesi yapılarla çevrilirdir, bu sonuncusu da yeni memeli yapısıyla, yeni korteksle çevrilidir. Bilhassa büyük bir yeni kortekse sahip olmamız bir kenara, beyinlerimiz daha önceki evrim aşamalarını üç parçalı bir yapıda birleştirmiştir. En önemlisiyse, bu yapıların bütün hayati insani davranışları üzerinde, tıpkı binlerce yıl öncesindeki gibi etkide bulunmaya devam etmesidir.

Limbik sistem bütün insan heyecanlarını kontrol eder ve bu sistemin bir parçası olan amigdala saldırganlığı kontrol etmede en önemli yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapı çevreyi tehlike ipuçları için tarama ve bu ipuçlarıyla karşılaştığında, insanlara onlarla etkili bir şekilde fiziksel olarak mücadele etmeye yardım etmek için endokrin sürecini başlatmayı kapsamaktadır.

Yakın tehlike tehditleriyle baş emek, bir bireye öncelikle tehdit kaynağına saldırarak veya yavaş yavaş çekilerek hızlı önlem alabilmesi için enerji tedarikini gerektirmektedir. Enerji ihtiyacı genellikle sinir sistemini uyaran adrenal hormonlarının sistemli bir şekilde salınmasıyla ve iskelet kaslarına büyük miktarlarda glikoz tedarik edilmesiyle sağlanmaktadır.

Heyecanlanmak ve kızmanın, bir meydan okumayı karşılayacak şekilde güçlü hissetmenin ve hemen bu ana ve buraya odaklanmanın uyum değeri kanıtlanmıştır. Bir kural olarak, tehlike tehditleri artık doğrudan bir saldırı veya ani kaçışla çözülemez. Örneğin bir insanın evindeki radon gazının ters etkileri, beden ortaya çıkan acil durumla ilgili olarak ne kadar çok enerji tedarik ederse etsin, ani bir fiziksel eylemle ortadan kaldırılamaz.

İnsan saldırganlığına hizmet eden sadece üstün tahmin becerileri ve bunların getirdiği stratejiler değildir. İnsan saldırganlığı, aynı zamanda, bazılarının en yüksek akılcılık formu olarak gördüğü ahlaki akıl yürütme tarafından güdülenir. Ödeşme ve öç, temel saldırganlık kaynaklarıdır.

Bizi kısa çöpü çeken tarafa koyan sosyal adalet karşılaştırmaları, denk miktarda eşitsizlikle savaşa rağmen, kızgınlığa ve dolayısıyla saldırganlığa yol açmaktadır. Adalet duygumuzun çiğnenmesi bizi öç almaya itmektedir. Eğer bize karşı bir yanlış yapılmışsa “ödeşmemiz” gerekir. Ödeşerek adaleti sağlama arzusu sık sık kişisel çatışmalara sebep olmaktadır. En büyük savaş nedenlerinden biri, birinin halkı eskiden yapılmış bir haksızlığın cezasız kalamayacağına ikna etmesidir. Bazen ahlaken en kabul edilmez eylemler bile-genellikle kutsal bir otoriteye gönderimde bulunarak-haklı çıkarılır. (Dolf Zillmann)

Doğaya Müdahale Etmemiz Doğru mu?

Haziran 2001 yılında Amerika Temsilciler Meclisi insan klonlanması teklifini reddetti. Fakat daha sınırlı, tedavi amaçlı bir klonlamaya izin verdi. Müzakere sırasında söz alan Oklahoma’dan cumhuriyetçi kongre üyesi J.C. Watts şunları söyledi: “Meclis aklını yitirmiş, bilim adamlarına bize bahşedilmiş hayatla oynama izni vermemeli. Klonlama insanlığa hakarettir. Bilimin aklını yitirmesidir.” Üç ay sonra bahsi geçen “aklını yitirmiş bilim adamlarından” ikisi-kök hücre tekniklerini ve yapay döllenmenin öncüleri-Amerika’nın Nobel’i olan Lasker Ödülü’ne layık görüldüler. Bilim çevrelerinde, bu kişilerin çalışması insan bilgisinin arttırılmasına büyük bir katkı olarak görüldü.

Doğa hakkında çok şey bilmenin kötü bir şey olduğu miti, modern bilimin doğduğu Batı kültüründe merkezi bir yere sahiptir. Antik Yunan mitolojisi Titan Prometheus’un, ateşi tanrılardan çalıp insanlığa verdiği için kayaya zincirlenişini ve her gün kendini yeniden tamir eden ciğerlerinin bir kartal tarafından yenilişini anlatır. Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasının sebebi gerçek bilgi ağacını meyvesini yemeleridir. Hikayenin John Milton versiyonunda, 1667 yılında yazılmış “Kayıp Cennet” adlı kitabında yılan, ağacı “Bilimin Anası” diye adlandırır. Oyun yazarı Chiristopher Marlowe’s ortaçağ simyacısı Dr. Faustus kahramanı bilgi karşılığında bedenini ve ruhunu satmaya hazırdır.

Yaygın görüş her zaman doğaya müdahale etmenin kötü sonuçlara yol açacağı yönündedir. Bilim adamlarının, genetik aktarımlı ürünlerin gelişmekte olan ülkeleri beslemeye yardım edeceği ve kimyasal haşere ilaçlarının ve gübrelerin kullanımını azaltacağına dair iddiaları büyük ölçüde kulak ardı edilmiştir. Protestocular, teknolojinin tehlikeli olduğunu iddia ederek, genetik aktarımlı ürün tarlalarına girmiş ve bu tarlaları yok etmiştir.

Fakat genel görüş tarafından lanetlenen ve reddedilen bazı diğer teknolojilerin yararlı olduğu daha sonra kanıtlanmış ve geniş ölçüde kabul görmüştür. 1798 yılında Edward Jenner, ineklerde bulunan çiçek hastalığını küçük miktarlarda şırınga etmenin insanları çiçek hastalığına karşı bağışık kıldığını keşfetmiştir. Bu aşı milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştır ve Dünya Sağlık örgütü’nün 1980 yılında hastalığın tümüyle yok edildiğini ilan etmesine yol açmıştır. Ne var ki keşfin yapıldığı dönemde siyasi karikatüristler, inek çiçek hastalığı şırınga edilen insanları bir inek kafasıyla resmetmiştir. Çiçek hastalığı aşısı 1853 yılında mecburi kılındığında, dünya protesto yürüyüşlerine sahne olmuştur.

İnsan ‘doğası’ insan bilgisini arttırma güdüsüne hiçbir zaman direnememiştir. (Caroline Davis)

On sekizinci yüzyılda, Rousseau’ya kadar, doğanın bizim ilerlememiz için var olduğuna inanılıyordu. Vahşi, eğitilmemiş doğa, işlenmiş doğadan daha az değerliydi.

Doğanın değişmezliği ve yüceliği, aynı zamanda yozlaşmaktan uzak oluşu, insanı, gerçekten ait olduğu yeri görmesini mümkün kılarak, gerçek kimliğine döndürme gücüne sahipti.

Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı kitabının 1829’da yayınlanması türlerin nasıl evrim geçirdiğine dair bir açıklama getirdi. Buna göre türler kaynakların kıt olduğu bir dünyada hayatta kalmak için yarışıyor ve en iyi uyum sağlayan hayatta kalıyordu. Darwin, on iki yıl sonra “İnsanın Düşüşü”nü yayınlandığında, bugün hala koruduğumuz insan doğası kavramının temellerini atmış oldu.

Bununla birlikte, Darwin’in evrim teorisi hala yeterince açıklayıcı değildi. Çünkü bir tür içindeki çeşitlemelerden bazılarının nasıl hayatta kaldığı, diğerlerinin ise nasıl başarısız olduğu Darwin için net değildi. Bunun için yirminci yüzyıldaki genetik bilimin doğuşunu beklemek zorunda kaldık. (Mary Warnock)

Hastalıkları Sona Erdirebilir miyiz?

Yoksulluğu sona erdirmek hastalıklardan kurtulmamızı sağlar mı? Kuşkusuz etkilerini azaltacaktır, fakat refah ve ilerlemenin kendine özgü sorunları vardır. Daha uzun yaşıyor olmamız, yaşlılıkla ilgili hastalıklarda bir artışa yol açmıştır. Doymuş hayvan yağıyla dolu aşırı zengin bir beslenme, daha fazla kalp hastalığı ve kanser getirmiştir. Üstelik işler iyiye gidecek gibi görünmüyor; araştırmanlar İngiltere’deki on bir yaşındaki her üç kızdan birinin aşırı kilolu, on kızdan birinin de obez olduğunu gösteriyor.

Beden emeği gerektirmeyen işlerin sayısındaki artış, genel hareketsizleşme, modern hayatın hızlı ve istikrarsız hayatıyla ilgili stres, ailelerin parçalanmasındaki artış ve yirmi dört saat/yedi gün çalışma, olumsuz etkiler açısından birbirine eklenmektedir.

Her ne kadar stresin bir hastalık sebebi olduğu hala kanıtlanmamış olsa da, artık bir depresyon etkeni olduğu kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü stresin önümüzdeki yirmi yıl içinde ikinci büyük küresel hastalık yükü olacağını öngörmektedir. Ayrıca stersin bağışıklık sistemini bozduğuna dair bir fikir birliği vardır. (Mandy Garner)

Bazı yoksul ülkelerin standartlarına bakıldığında zengin ülkeler, birçok hastalığı hali hazırda yok etmiştir. Kamu sağlığı, antibiyotikler, kanser tedavisi ve kalp cerrahisindeki gelişmeler sayesinde, hastalığın normal sayıldığı bir aşamadan anormal sayıldığı bir aşamaya geçtik. Fakat insanlar, hasta olmaya devam edecektir ve bu kişilere bunun normal bir şey olmadığını söylemekte hiçbir teselli yoktur.

İnsan genomunda şu anda ağırlık, insanların kişiliklerini ve farklılıklarını analiz etme, bulguları bireysel sağlık ve tıp problemleriyle karşılaştırmak üzerinedir. Yaygın gen testleri, birlikte mahremiyet ve insan hakları sorunlarını beraberinde getirse de, bir bütün olarak bakıldığında büyük bir ilerlemeyi işaret etmektedir. Genetik farklılıkların, beslenme ve hayatın diğer yönleriyle etkileşimi çok iyi şekilde bilinecek ve insanlara kesin tıbbi nasihatler vermemize yardımcı olacaktır. Hızlı ve ucuz test etme metotları geliştirildikçe, hastalığın kalıtım teşhisi, giderek daha kesin ve yaygın hale gelecektir. Aynı şekilde ilaç tedavisine yatkınlık ve ilaçların yan etkilerinin teşhisini de. Bu, hem mevcut ilaçların seçimi hem de yenilerinin tasarlanması yoluyla en azından kritik vakalarda, tedavinin çok daha etkili olabileceği anlamına gelir. Bazıları, bu ilk yıllarımızda, gen yönelimli ilaçların klinik pratikte diğer her şeyden daha büyük bir etkiye sahip olacağını tahmin etmektedir.

Şu anda toplum, cenin seçiminin ahlaki sorunlarını tartışmaktadır. Bu tartışmanın bir ucunda, bu tür faaliyetlerin her durumda yanlış olduğunu söyleyen insanlar var. Öte ucunda ise, sakat doğmalarına izin verdikleri için anne babalarına dava açan çocuklar. Daha fazla genetik sır açıklığa kavuştukça cenin seçimi sınırları, hiç olmazsa tıp pratisyenlerini korumak için, daha net bir şekilde tanımlanmak zorunda kalacaktır. Bazı anne babalar en ince ayrıntılarına kadar seçim yapmak isteyecek, hatta zeka gibi niceliksel özelliklere bile müdahale edeceklerdir.

Bedenlerimizi daha iyi anlamak, yeni sorunlara yol açmaktadır. Birçok insanın hayatını karartan yaşlılık bile, bir hastalık olarak görülebilir. Hayatın süresini uzatmanın, onun kalitesini arttırmadığımız sürece hiçbir faydası yoktur. Bu yüzden yaşlılığın olumsuz etkileriyle mücadele, büyük ilgi çekmektedir.

Peki ya ölüm? O da bir hastalık mı? Onu da yok etmek istiyor muyuz? Benim için cevap kesinlikle hayır. Giderek daha sık bir şekilde, başarılı görüldükleri için kendilerine abartılı bir saygı gösterilen, benim yaşımdaki ve benden büyük insanlardan ziyade gençlerden etkilendiğimi görüyorum. Kenara çekilip, yeni kuşakların gelmesine izin vermek, en mantıklı davranış gibi görünmektedir. Yine de ölümsüzlük, çok çekici bir düştür. Peki ona nasıl erişeceğiz?

Peki acaba bedenlerimizi de muhafaza etmeli miyiz? Hasta olduklarında onları nasıl tedavi edeceğiz? Beden onarma yöntemleri, gelecekte daha karmaşıklaşıp kusursuzlaşacaktır. Genlerin değiştirilmesi, insan genomu projesinin tek ürünü olmayacaktır. Bedenlerimizin nasıl çalıştığını gerçekten anlamanın sonuçları, kısa bir süre sonra cerrahi ile biyokimya arasında hiçbir boşluk kalmayacağı anlamına gelmektedir.

Fakat insan bedenine ne kadar çok donanım sokup, hala ona insan bedeni diyebiliriz? Bu bir şaka değil. Protez araştırmanları, sinir sistemi ile bilgisayarlar arasında makul ölçülerde istikrarlı bir bağlantı kurmayı başardıkları vakit-ki bu nokta çok uzak değil-o zaman kesinlikle birçok beyin genişletilmesi talebiyle karşı karşıya kalacağız. İnsanlar, aletleri kullanmayı çok çabuk öğreniyorlar. Kulaklarının içine işitme cihazı monte edilenler veya sanal gerçeklik cihazlarıyla oyun oynayanlar, gelecekteki bu insan tipinin ilk örnekleri gibi görünüyor. Birazcık daha hafıza ister misiniz? Ya biraz işlemci gücüne ne dersiniz? Neden olmasın? Eğer cevabınız evetse, o zaman başka tür bir ölümsüzlük, sokağın köşesinde bizi beklemektedir.

İlaç şirketleri için en karlı ürünler, depresyon tedavisinde, yüksek kolesterol ve sindirim sorunlarında kullanılan ilaçlardır. Yoksul insanlar için üretilen ilaçlarda hiçbir kâr yoktur. Bu durum düzeltilmedikçe, dünya sadece adaletsiz bir yer olmayacak; fakat aynı zamanda ciddi biçimde istikrarsız olacaktır.

Zengin ülkelerin kendi içinde de eşitsizliklerin arttığına dair işaretler söz konusudur. Her ne kadar çok az tartışılsa da herkes, sağlık hizmetlerinin eşit dağılımında artan güçlükler olduğunun bal gibi farkındadır. Eğer yeni teknolojinin faydaları, açık arttırılmaya çıkarılmak yerine herkes tarafından paylaşılacaksa, bilinçli ve demokratik bir mücadele gerekmektedir.

Eşitsizliğin doğurduğu tehlikeler, bazı tıbbi sorunların çözülememesinin getireceği tehlikelerden çok daha büyüktür. (John Sulston)

Acıyı Sona Erdirebilir miyiz?

“İnsanın elde edebileceği en büyük mutluluk/Zevk değil, acıdan uzak olmaktır,” diyor şair John Dryden.

İngiltere’nin en meşhur acı araştırmanı Patrick Wall, Papa II. John Paul’dan alıntı yapar: “Acı çekme kelimesiyle ifade ettiğimiz şey, insan doğasının vazgeçilmez bir parçası gibi görünüyor. Acı çekme, Hz. İsa’nın ıstıraplarını paylaşma, Tanrı’nın krallığı için acı çekmedir… Acı çekme, adeta, insanın ahlaki büyüklüğünü ve ruhsal olgunluğunu göstermektedir.”

Acıdan kurtulmanın yasaklanmasını isteyen hekimler bulmak için, Katolik ülkelere gitmeniz veya din adamlarına kulak vermeniz gerekmiyor. James Simpson’un, 1830’lu yıllarda çocuk doğurma sırasında bir anestezi maddesi olarak kloroformu ortaya atması, kuşku ve hatta düşmanlıkla karşılanmıştı. Güvenilirliğine dair bir endişe duyulsaydı, bu anlaşılır bir şey olurdu; fakat birçok insan, çocuk doğurma sırasında hissedilen acının eşyanın doğal düzeninin bir parçası olduğunu ve bu yüzden ortadan kaldırılmaması gerektiğini ileri sürüyordu. Kilise adamları, tartışmaya Tekvin’den alıntılar yaparak (“Doğururken acı çekeceksin!”) katıldı. Tartışma bir yirmi yıl daha devam etti ve sona ermesi, tıp adamları sayesinde değil, bir soylu sayesinde oldu. Kraliçe Viktorya, Prens Leopold’un doğumu sırasında kloroform kullanmayı kabul etti ve mesele kapandı.

Acı, organizmaya bir şeylerin yanlış gittiğini belirten bir mekanizmadır. Acıyı yöneten sistem karmaşıktır ve henüz yeterince anlaşılmamıştır; fakat bedenin analjesik (ağrı kesici) ilaç morfinin doğal karşılığı olan endorfin denilen moleküller ürettiği bilinmektedir.

Her ne kadar ağrıyla mücadele, modern doktorun en büyük uğraşlarından biri olsa da, Rönesans’tan önceki tıpta çok az yer kaplamıştır. Çünkü o zamanın hekimlerinin adamotu, banotu ve alkol dışında önerecekleri bir şeyleri yoktu. Afyonun bulunması, ağrıyla savaşta daha etkili yollara açılan bir kapı olmuştur. Fakat bizim bildiğimiz morfin, kodein ve aspirin gibi ilaçların ilk geliştirilmesi on dokuzuncu yüzyılda oldu. Nitrius oksit, kloroform ve eterin icadıyla birlikte, cerrahların becerili olduğu kadar hızlı olması mecburiyeti ortadan kalktı ve hastalar, cerrahi müdahale sırasında bilinçli kalma ateşten gömleğini giymekten kurtuldu.

İyi bir acı kontrolünün önündeki zorluklardan birisi, onun kişiden kişiye değişmesidir. Doktorlar tansiyonu, kolesterolü veya şekeri kolayca ölçebilmektedir. Fakat sıra acıya gelince hastaya sormaktan başka çareleri yoktur. Beni “süründüren” acı, seni “gıdıklıyor” olabilir ve tıp personelinin genel eğilimi ne yazık ki, acının şiddetini hafife almaktır.

Kuşkusuz birçok acı, ister yanık, ister mikrobik bir enfeksiyon, isterse başka türden bir yaralanma sebebiyle olsun, fiziksel bir kökene sahiptir; fakat her zaman değil. Açık bir sebebi olmayan kronik ağrılar, doğru bir şekilde tedavi edilmeyen yaralara kesin bir tepki şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yara ve yaranın bütün gözlemlenebilir işaretleri iyileştiği halde, sinir sisteminde yaratılmış olan acı durumu devam edebilmektedir.

Gerçekten de acıdan arınmış bir dünyada mı yaşamak istiyoruz? Riskten arınmış bir dünyada yaşamaktan daha çok mu istiyoruz bunu? Acaba gerçekten acıya bir son vermek istiyor muyuz? En azından mazoşistler, bunu kesinlikle istemiyor. Acı çekmeyi göze alamayanlar ise gidip, başkalarının acı çekmelerini seyrediyor. (Goff Watts)

Acı hissetme yeteneğinden mahrum olarak doğan insanlar, bazı keskin ağrıların ne kadar değerli olabileceğine iyi bir kanıt teşkil ederler. Bu insanların birçoğunda, çocukluk döneminden kalma geniş ölçekli yanıklar, morartılar, derin kesikler vardır ve kendilerinde ciddi yaralar açan şeylerden kaçınmayı öğrenmede güçlük çekerler. Acı hissetmeme alt karın bölgesinde şiddetli ağrılara sebep olan apandisit yırtılmasının ardından acı hissedememe bir adamı az kalsın öldürecekken, başka birinin çatlak bacak kemiği üzerinde kemik tamamen kırılana kadar yürümesine sebep olmuştur.

Bu tür hikayeler, keskin ağrı ve acı hissetmekten tamamen kurtulmak istemediğimizi açıklar. Ağrı bazen hayatımızı kurtarmaktadır.

Oysa kronik ağrı, yıkıcıdır ve hiçbir kurtarıcı özelliğe sahip değildir. Kronik ağrının bir türü, kanser, arterit gibi bedenin dokularını ve beden işlevlerini, omurgada bir büyümeye veya kalp dokusuna yetersiz kan gitmesine sebep olacak şekilde tahrip eden, direngen hastalıklarda görülür.

Son yıllarda klinik ve labaratuvarlarda sürdürülen ağrı araştırmalarının sayısındaki patlama, çok etkili, iki yeni ağrı kesici ilaç türünün keşfine sebep olmuştur. Bunların bu tür etkileri olduğu, daha önce bilinmiyordu; epilepsi ile psikolojik depresyon tedavisi için geliştirilmişlerdi. Anti-epilepsi ilaçları, genellikle çevre sinirlerinin patolojisiyle ilişkilendirilen, nöropathik ağrılar için kullanılırken, antidepresanlar depresif olmayan hastalarda bile çeşitli türden ağrıları dindirmektedir. Öyle ki ağrı kesici eylemleri, onların depresyon üzerindeki etkilerinden bağımsız olarak vardır. Son zamanlarda arterit ağrılarını dindirmek için güçlü ilaçlar bulunmuştur ve daha güçlüleri yoldadır. Bedendeki temel, tanımlanabilir patolojilerle ilişkili kronik ağrıların, sonunda teslim olması ve tıp dünyasında ağrısız bölgeler haline gelmesi mümkündür.

Baş ağrılarını ele alın. En yaygın iki türü tansiyon ile migren ağrılarıdır. Araştırmalar, tansiyon ağrılarının her zaman baş ve boyun kaslarında artan gerilimle ilgili olmadığını ve migren ağrılarının da her zaman, başın damar sistemindeki kan basıncı değişmeleriyle ilişkili olmadığını ortaya çıkarmaktadır. Bazı baş ağrısı türleri için mükemmel ilaçlara sahip olsak da, son yıllarda onları çok iyi anlamaya başlasak da, hepsini birden iyileştiremiyoruz ve milyonlarca insanın baş ağrılarından mustarip olmaya devam etmesi önümüzde uzun bir yol olduğunu gösteriyor.

Gerçekten de ağrı biliminde Kopernik’in on beşinci yüzyılda, sağ duyunun aksine, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söylemesine benzer bir bilimsel devrimin eşiğinde olabiliriz.

Biz de, sağduyunun söylediğinin aksine, beynin herhangi bir yaralanma, enfeksiyon veya hastalık olmadan acı üretebileceğini artık biliyoruz. Beyin, yüzlerce milyar sinir hücresi, trilyonlarca bağlantısıyla inanılmaz derecede karmaşık bir şeydir; fakat bilimsel ilerlemenin, onun gizini sonunda açığa çıkaracağı kesindir. Bu gizlerin, dünyanın dört bir yanından insanları etkileyen korkunç ıstırapların, ağrı ve acıların ortadan kaldırılması yolunu aydınlatacağı umudu ise kesin bir umuttur. (Ronald Melzack)

Açlığı Sona Erdirebilir miyiz?

Kuşkusuz açlık, bütün insanlık tarihi boyunca vardı. Tarihsel olarak kaydedilmiş ilk açlık, belki de Tevrat’taki, bugün Filistin dediğimiz topraklarda yaşanan kıtlığın içindeki Yusuf’un hikayesidir.

Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen, 1981 yılında yazdığı “Yoksulluk ve Kıtlık: Haklar ve Yoksunluklar Üzerine Bir Deneme” adlı kitabında, yakın tarihte birçok kıtlık yaşanmasına rağmen yiyecek miktarının, daha önceki kıtlık yaşanmayan yıllardan pek o kadar da az olmadığını gösterdi. Böylece yiyecek eksikliğinin, kıtlığın en önemli açıklaması olduğu görüşüne meydan okuyordu.

Dünya nüfusunun 2030 yılında, yüzde 30 bir artışla sekiz milyar olacağı tahmin edilmektedir. Bu durum, aynı bölgelerde artan kentleşme ve nüfusun yaşlanmasıyla el ele gidecektir. Ekonomik zenginlik arttıkça, beğeniler değişecek, insanlar daha fazla et tüketmeye başlayacak ve tahıl ürünleri daha az etkili kullanılacaktır. Su kıtlığına ek olarak, toprağın yoksullaşması ve iklim değişikliği, muhtemelen çölleşmeye yol açıp, çiftçilerin üretim kapasitelerini etkileyecektir.

“Eğer teknolojiyi 1993 seviyelerinde tutarsak, 2025 yılında dünya insanlarını beslemek için 800 milyon hektar ormanı yok etmemiz gerekiyor,” diyor Trewavas. “Fakat yine de elimize devasa, yeni topraklar geçmeyecektir. Eğer tarım üretimini arttırmak istiyorsak, tarım teknolojisinde daha ileri gelişmelere ulaşmalıyız.”

Dünya ölçeğinde, 2000 yılında 44 milyon hektar gen aktarımlı ürün yetiştirilmiştir. Daha ziyade ABD’e geliştirilen; fakat Kanada, Arjantin ve Çin’de de azımsanamayacak miktarlarda bulunan, ilk gen aktarımlı ürünler, daha ziyade ayrık otları ve haşereye yönelik ilaçlara direnci arttırmak için tek bir genin değiştirilmesinden ibaretti. Fakat insan sağlığı ve çevre kaygılarının ağır bastığı ve bunun tüketicilere çok az yararı olduğunu düşünen Avrupa’da, devasa bir muhalefete sebep olmuştur. Örneğin dünya ölçekli çevre baskı grubu Greenpeace, her türden genetik aktarımlı organizmanın üretilmesine karşı çıkmaktadır.

Bugüne kadar elde edilen en ilginç genetik aktarım başarısı, herhalde, pirinç tanelerine beta-caroten-Vitamin A-üreten genler aktarılmasıdır. Beta-caroten, eskiden de çeltik yapraklarında bulunmakla birlikte bitki ıslahı, onun taneye geçmesini sağlayamamıştı. Zürich’teki bilim adamları bunu, bir bakteri ile iki nergis geni aktararak, insanın A vitamini ihtiyacını karşılayacak yeterli beta-caroten tedarik etme potansiyeline sahip bir pirinç bitkisi-Altın Pirinç-üreterek başarmıştır. Şu anda gelişmekte olan ülkelerde 150 milyon çocuk A vitamini eksikliği çekmektedir ve bu durum bazı vakalarda kalıcı körlüğe ve hatta ölüme sebep olmaktadır.

Şeker pancarı virüsüne biyoteknolojik çözümler getirme üzerine araştırma yapan, Afrikalı öncü bitki genetikçilerinden Florence Wambugu, genetik aktarımın, böcekleri kontrol etmek için gerekli bütün teknolojilerin tohumun içine yerleştirilmesinden dolayı, Afrika için yeşil devrim tekniklerinden daha çok işe yarayabileceğini ileri sürmektedir. Örneğin, tarım ilaçlarının kullanılması için çiftçilerin eğitilmesine gerek kalmayacaktır. Avrupa’daki genetik aktarımlı ürünlere duyulan tepkinin, bunların Afrika’da üretimini durdurabileceğinden endişe duymaktadır Wambugu.

Pinstrup Andersen, “ihtiyaç duyduğumuz şey, açlığı nasıl sona erdireceğimizi anlamak değil, bunu yapacak siyasi iradedir.” demektedir. Ve ilave ediyor:“İktidarda olan insanların kötü beslenen çocukları yok.” “Yiyecek, bu yüzden, onların öncelikli meselesi değil.”

(Julia Hinde)

Yiyecek üretimini arttırıp, yetersiz beslenmeyi azaltmanın birçok yolu vardır: mevcut ve yeni bilgilerden elde edilen uygun teknolojiler; eğitimin ve kadınların erkeklere oranla statülerinin geliştirilmesi; bizzat çiftçilerin öncülük ettiği yerel yenilikler; ticareti geliştiren, mübadele; yiyecek fiyatlarını düzenleyen uluslararası siyasetler ve piyasalara erişimin kolaylaştırılması. Bugüne kadar tarım ürünleri, küresel ticareti çok yavaş özgürleşmiştir; sanayi ürünlerine uygulanan gümrük tarifeleri 1950’deki yüzde 40’tan, 2001 yılında yüzde 4’e düşmüşken, tarım ürünleri tarifleri yüzde 40’larda kalmıştır. Bu kasvetli gerçekler, açlığı sona erdirmenin yalnızca yiyecek ve nüfusla ilgilenmekten daha karmaşık bir mesele olduğunu hatırlatmaktadır.

Yoksul ülkelerdeki yönetimler, uzun zamandan beri tarımı ihmal etmekte ve kırlık kesimleri ile çiftçilerden ziyade kentleri ve sanayileri gözetmektedir. Daha az gelişmiş ülkelerin pazarlara ulaşımı, gelişmiş ülkelerce engellenmiştir.

2001 yılında G8 ülkelerinin Cenova’daki zirvesinin gölge düşürdüğü, Sahara-altı Afrika’da gelişme için görece uluslararası bir insiyatifi başlatma vakti artık gelmiştir. Hindistan’daki projeler, iletişim ve bilgisayar devrimlerinin bölgenin miyadı dolmuş teknolojilerden, modern teknolojiye nasıl sıçrayış yapabileceğine iyi bir örnek teşkil etmiştir.

Bugün 1,3 milyar insan, günde bir dolar veya daha azı gelirle mutlak anlamda yoksuldur; iki milyar kadar insan da bu marjın hemen dışındadır. Böyle bir durumun devam etmesine göz yumamayız; çünkü açlığı sona erdirmek, soyut bir insani sorumluluk değildir; istikrarlı bir gelişme için temeldir. Eğer sürdürülebilir kalkınma ciddiye alınıyorsa, daha gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarını değiştirmeleri zorunludur. Nobel ödüllü ekonomist Amrtya Sen’in söylediği gibi, eğer değişme olmazsa, mesele insanlığın doğal dünyayı koruması meselesi olmaktan çıkıp, insanlığın kendini insanlıktan koruması meselesi haline gelir. (Brian Heap)

Hala Evrim Geçiriyor muyuz?

Charles Darwin’in betimlediği üzere organizmalar, biyolojik açıdan doğal seçilim yoluyla evrimleşirler. Zinde, daha iyi uyum sağlayan bireyler, daha uzun yaşama temayülündedir ve daha çok çocuk sahibi olurlar; böylece daha az zinde olanların genleri elenirken, bunların genleri yeni kuşaklara geçer. Peki ya tıp buna müdahale ederse? Bilim, dünyanın ağır koşullarını büyük ölçüde hafifletmiş, doğal olarak zayıf olanı güçlendirmiş ve insan üreme sahasını “yapay olarak” desteklemiştir. Acaba bu, evrim geçirmeyi bıraktığımız anlamına mı geliyor?

Son on yılda, araştırmanlar, 4,000 metrenin üstünde bir yükseklikte yaşayan Tibetli köylülerin, buna genetik olarak uyum sağlamış olduklarını gösteriyor. En azından fazladan bir gen, kan hücrelerinin oksijen tutmasına yardım ediyor; üstelik düşük oksijen koşullarında üreme zindeliklerini de güçlendiriyor gibi görünüyor. Tibetliler, on bin yıl gibi görece kısa bir süre içinde, genetik olarak çevrelerine uyumlu olmak için evrim geçirmişler.

Cornell Üniversitesi’nden antropolog Meredith Small, insanların doğal seçilimin kurallarını hiç de değiştirmediğini ileri sürüyor. “Kültüre-ve onunla birlikte her türden tıbbi müdahale ve teknolojiye-sahip olduğumuz için doğal seçilime karşı bağışıklık kazandığımıza inanabiliriz,” diyor. “Fakat doğa yoluna her zamanki gibi devam eder… Kimileri yaşar, kimileri ölür; kimi insanlar ise diğerlerinden daha fazla gen aktarır.”

Demek ki, tanımı gereği, hala evrim geçiriyoruz. Belki daha ilginç olanı, nasıl evrim geçirdiğimiz, bilhassa kültürümüzün ve bilimin, evrimi şu anda nasıl etkilediğidir.

Keza insan kültürü, genlerde depolanmamıştır. Sosyal yapılarda ve alışkanlıklarda, dilde ve kütüphanelerde yatar ve bir kuşaktan ötekine öğretilmesi gerekir. Kültür, bilim de dahil olmak üzere, toplumumuzun öğrenilmiş bir uyumudur ve dar anlamda konuşursak, evrimin doğrudan bir sonucu değildir (bununla birlikte o daha geniş beyinlerimizin bir sonucudur). Tarihçi E.H. Carr, “evrimin kaynağı olan biyolojik kalıtım ile tarihsel ilerlemenin kaynağı olan sosyal kazanım”ın birbirine karıştırılmasından doğabilecek, ölümcül bir yanlış anlamaya işaret eder.

Small, ekonomik ve teknolojik gelişmenin ulusal ölçekteki genel sonuçlarından birinin, doğum oranlarında dikkate değer bir azalma olduğuna işaret ediyor. Şu anda en yüksek doğum oranlarına sahip olan bölgeler Latin Amerika, Afrika ve Asya’dır. Bu yüzden bu nüfuslar, insan geleceğinin gen havuzuna daha fazla gen katmaktadırlar.

“Kültür ‘doğal’ bir güç olarak görülmeyebilir,” diyor Small, “fakat o, çevremizin bir parçası olduğu için, en az hastalık, hava ve yiyecek kaynakları kadar doğaldır.”

Gelecek bizi nereye götürüyor? Biyolojik evrimin nihai kalesi gamettir-cinsiyet hücresi. Hiçbir mutasyon veya fiziksel organizmanın herhangi başka bir değişimi, gametin DNA’sında kodlanmadığı sürece sonraki nesle geçemez. Bu, daha ne kadar süre doğru kalmaya devam edecek? Gen tedavisi, gen havuzundaki bir DNA’nın bilinçli bir şekilde değiştirilmesini ne zaman mümkün kılacaktır? Yalnızca bir zaman meselesi olan böyle bir şey gerçekleştiği vakit, insan türleri için biyolojik ve kültürel miras arasındaki ayrım ortadan kalkacaktır. Kuşkusuz o zaman bile evrimleşiyor olacağız. (Mark Buchanan)

Diyelim ki ortalama yetmiş beş yerine yüz yıl kadar yaşayacaksam, kendi adıma, bunun bel kemiğinde bir takım küçük değişiklerle birlikte olmasını isterim. Fazladan bir yirmi beş yıl daha bel ağrısı çekerek yaşamak istemem. Bunu nasıl tedavi edecek veya bundan nasıl kaçınacağız? Hiç olmazsa daha güçlü olmamız gerekiyor-daha büyük kaslar, daha güçlü bir iskelet-ve belki ağırlık, hayati kemiklere veya eklemlere binmesin diye biraz öne eğik. O zaman da sürekli yere doğru bakmaktan kaçınmak için daha uzun ve yukarı kıvrık boyunlara ihtiyacımız olacak. Ve belki bacakları biraz kısaltıp, dengeyi sağlamlaştırmak için, azıcık bükmek gerekecek. Kısaca, beli güçlendirmek bizi ‘Yüzüklerin Efendisi’nden kaçmış bir yaratığa benzer bir şeye dönüştürecektir. Belki de, daha kısa bir hayat ve dik durma, her şeye rağmen daha iyidir.

Her ne kadar böyle ileri gidememiş olsak da, evrim-hem doğal hem de planlı olarak-yoluna devam etmektedir. Fakat artık biyolojik olandan kültürel olana geçmiştir. Kanatlarımız yok; fakat uçabiliyoruz. Beyinlerimizde daha büyük matematik işlem modülleri yok; fakat eskisinden çok daha büyük rakamları hesaplayabiliyoruz. Pençelerimiz veya dişlerimiz daha büyük değil; ama milyonları bir çırpıda öldürebiliriz. İşte bugünkü insan evriminin püf noktası buradadır.

Ana fikir şu: Evet, kültürel olarak evrim geçirmesine geçiriyoruz; fakat bu, biyolojik evrimin illa da etkileneceği veya kültürel evrimin canının istediği yöne, istediği hızla ilerleyeceği anlamına gelmez. Evrim kör, düşüncesiz bir süreçtir ve “genlerin bilgeliği”nden bahsedenler, bunu sadece teşbih amaçlı söylüyorlar. Doğanın ürettiği herhangi bir şeyi değiştirmenin yanlış olduğu sonucuna varmak doğru değil. Fakat doğal seçilim, süren ve durmak bilmez bir güçtür ve başarılı organizmalar-biz insanlar kesinlikle başarılıyız-ellerinden gelenin en iyisini yapacaklardır. (Michael Ruse)

Başka Gezegenlerde Hayat Var mı?

Mars’ta hayatın kesin kanıtları. Bu, Amerika uzay ajansı NASA Ames Araştırma Merkezi’nden Imre Friedmann’ın, 2001 yılının başlarında özgüvenle verdiği bir haberdi. Bunu ALH84001 diye bilinen bir meteor üzerine yapılan araştırmalar takip etti. Fakat herkes kendine Dr. Friedmann kadar güvenmiyor.

O ve arkadaşlarının kanıtladığı şey, ALH84001’ın manyetit diye bilinen bir maddenin kristal zincirlerini taşıdığıydı. Dünya’da yaşayan bazı bakteriler, benzeri bir kristal zincir yapısına sahiptir; manyetit hafif derecede manyetik olduğu için bakteriler, onun sayesinde kendilerini içinde yaşadıkları çamurda yönlendirebilirler. Mikrobiyologlar, ALH84001 zincirleri biyolojik bir kökene işaret eden özelliklere sahip,” diyorlar.

Eleştirmenler bu konuda hem fikirler. Onlara göre mesele, zincirlerin meteora nasıl ve ne zaman girdiğindedir. ALH84001, ömrünün 13,000 yılını düştüğü Antarktikte geçirmiştir. Bu zaman zarfında ona bir bakteri bulaşmış olabilir. Friedmann, bunu reddediyor. “Zincirler, maddenin içine öyle kazınmıştı ki, ancak Mars’tan geliyor olabilirler ve Antarktikte bu tür manyetit kullanan bir bakteri bulunamamıştır,” diyor. Tartışma devam etmektedir.

Friedmann ve diğerlerinin takip ettiği astrobiyolojik yaklaşım, yaşayan sistemlerinin doğrudan kanıtlarını araştırmaya dayanır. Fakat bu, tek yol değildir. En bilinen alternatif SETI’dir. [Search for Extra-Terrestrial Intelligence’ın (Dünya Dışı Zeki [Yaratıklar] Araştırmasının) kısaltması.] SETI Enstitüsü, eğer başka bir yerde hayat varsa, en az bizim kadar gelişmiş olabileceğini düşünmektedir. Hal böyleyse, radyo iletişim teknolojisi de geliştirmişlerdir. Nasıl dünyadan sonsuzluğun içine sürekli olarak radyo dalgaları The Archers [Okçular] yayınlıyorsa, başka yerdeki medeniyetler de aynı şeyi yapıyor olabilir. Bu yüzden SETI araştırmanları, uzaydan gelen tesadüfi olmayan sinyaller bulmak için elektromanyetik tayfları taramaktadırlar. Araştırmadan, bugüne kadar sonuç alamamıştır.

Evren milyarlarca galaksiden oluşmuştur. Romantik bir şekilde samanyolu dediğimiz kendi galaksimiz, 100 milyardan fazla yıldız içermektedir. Tanrı’nın hayatı, yalnızca ve yalnızca bizim özel gezegenimize yerleştirdiğini söyleyen dini iddiaları bir kenara bırakırsak, insanların yalnız olmayabileceği iddia edenler için sağlam bir olasılık zemini var.

Aslına bakarsanız astronomlar, şu anda Güneş’imizden farklı yıldızların etrafında dönen, elliye yakın gezegen belirlemiş olduklarını iddia ediyorlar. Birçoğu, tıpkı Jüpiter gibi, gazımsıdır ve muhtemelen hayatı desteklemiyorlar. Fakat Toronto Üniversitesi’nden Norman Murray, 2001 yılında Amerikan Bilim İlerlemeleri Vakfı’nın yıllık toplantısında, galaksimizde çok sayıda Dünya-benzeri, katı gezegenlerin var olduğunun yeni kanıtlarını sunmuştur.

Bazı bilim adamları daha da ileri gidiyor. Hayatın başka bir yer de ortaya çıkmış olmasının yalnızca mümkün değil, yüksek bir olasılığa sahip olduğuna inanmaktadırlar. Maddenin davranışının ve fiziğin yasalarının evrensel olduğunu varsayarak, bizim hayat dediğimiz bir moleküler örgütlenme sisteminin ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar. Diğerleri ise daha da ileri gidiyor: eğer böyle bir süreç başlarsa, burada, Dünya’da doğal seçilim yoluyla evrimi zorlayan kuvvetler, kaçınılmaz olarak zeki hayatı yaratacaktır. Fakat hangi sıklıkla?

Eğer bilim adamları, bir gün başka yerde zeka sahibi hayatların var olduğunun kanıtını bulurlarsa, elbette bu araştırmanın sonu olmayacak; sadece bir başlangıç olacaktır.

(Geoff Watts)

Peki şimdi hangi aşamadayız? Marslı meteorlardan öğrenilenlerin çoğunluğunun, güneş sistemimizdeki komşumuzda gerçekleşmiş olduğunu kesin bir şekilde kanıtlamak mümkünse de, birkaç önemli şey kanıtlanamıyor. En önemlisi organik maddenin geldiği yeri bulamıyoruz. İşte Beagle 2’nin yeni deneyler yapabilme kapasitesiyle Mars’a dönmesinin sebebi bu.

İnsanların yüzde 80’i başka gezegenlerde hayat olduğuna inanmayı seviyor. Kendi başımıza olmaktan hoşlanmıyoruz. Bana göre insanoğlunun evrimin zirvesi olduğunu düşünmek, fazla kibirli bir şey. (Colin Pillinger)

Dünya Nasıl Sona Erecek?

Son, yine fizikçilerin maddeyle henüz pratik sonuçları olmayan oynamaları sonucunda da gelebilir. Evrenin soyut fiziksel sorularının cevabını bulmak amacıyla parçacık hızlandırıcılarına gömülmüş bilim adamları, dünyayı yok edecek bir zincir tepkimeyi başlatabilirler. Piet Hut ile Martin Rees, 1983 yılında Naturet dergisinde yayınlanan makalelerinde, New York, Long Island’da bulunan Relativistik Heavy Ion Colider’in (RHIC) gezegenimizi yavaş yavaş yiyecek bir atomaltı kara delik yaratabileceğini ileri sürmüştür. Ya da RHIC, strangelet denilen ve karşılaştıkları bütün sıradan maddeyi yok edecek olan değiştirilmiş madde parçacıkları yaratabilir.

Ne var ki, kıyamet, kendimizi yok etmeyi başarma noktasına gelmeden önce, dış uzaydan gelebilir. Bir zamanlar hiçbir şekilde önceden kestirilemeyen kıyamet türlerini inanılır kılan şey, kadirimutlak, kutsal bir varlıktı. Oysa bugün, Dünya’nın kozmik önemi ile galaksinin devasallığıdır bunu yapan. Astronom Duncan Steel, ‘Şaşkın Meteorlar ve Kıyamet uyduları’ adlı eserinde, bir meteor tarafından yok edilebileceğimizi ileri sürmektedir. Yine Dünya, gamma ışınları patlaması-Güneş’ten daha fazla enerji üreten bulaşıcı bir patlama-ile de yok edilebilir. Dünya’nın atmosferi ilk başta bizi ölümcül X-ışınları ile gamma ışınlarından koruyacaktır. Fakat bu ışınlar yavaş yavaş atmosferi pişirecek ve süreç atmosferi yok edecektir. Ozon tabakasının yokluğunda, Güneş’ten gelen ultraviyole ışınları, Dünya yüzeyine ulaşacak ve dünya yiyecek zincirinin temelini oluşturan, okyanustaki fotosentetik planktonları öldürecektir.

Eğer-nadir olarak rastlanan-gama ışını patlaması bize ulaşamazsa, kararsız bir kara delik ulaşabilir. Bilim adamları galaksimizde yaklaşık on milyon kara delik olduğunu tahmin etmektedirler ve bunlar genellikle yıldızların etrafında dönerler; bu, bize yaklaşma olasılıklarının çok düşük olduğunu gösterir. Bununla birlikte, eğer biri olur da güneş sisteminin yanından geçerse, gezegenlerin yörüngelerini bozacak bir çekim uygulayacaktır. Dünya’nın yörüngesi eliptik bir biçim alabilir; bu da, aşırı ve ani iklim değişmelerine neden olabilir veya Dünya güneş sisteminin dışına, soğuk dış uzaya fırlatılabilir.

Yıldızlardan gelen ve potansiyeline, uzay araçlarından gelen canlı imgeler sayesinde, geçen yüzyıl bizzat tanık olduğumuz başka bir tehlike daha var. Güneş fırtınaları, Dünya’yı bombardıman eden ve elektrik kaynaklarını bozabilen manyetik patlamalardır. Fakat atmosferimizin manyetik kalkanı, bugüne kadar bize iyi bir koruma sağlamıştır. Ne var ki Güneş benzeri sıradan yıldızların, arada bir normal fırtınalardan milyon kez güçlü olan süper fırtınalara sahne olduğuna dair kanıtlar vardır.

Eğer Dünya, manyetik kalkan korumasını yitirirse, böyle bir şeyden endişelenmek için büyük bir sebebimiz olur. Jeologlar, her birkaç yüz bin yılda bir bu manyetik kalkanların neredeyse tümüyle ortadan kalktığını ve belki yüzyıl kadar bir süre içinde tekrar yavaş yavaş ortaya çıktığını kanıtlamıştır. Böylesi bir olay, en son 780,000 yıl önce oldu; dolayısıyla yenisi kapıda olabilir. Dünya’nın manyetik kalkanının geçen yüzyılda yüzde 5 azalmış olması, bunun bir işareti olabilir. Manyetik kalkan koruması olmazsa Dünya, belirli fırtınalara, Güneş’ten gelen kozmik ışınlara ve ozon tabakasının daha ileri erozyonuna karşı korunmasızdır.

Belki de bütün bunlardan önce, tanrısal bir müdahale yaşanacaktır. Bunu bizzat Tanrı yapmasa bile, aramızda kendini Tanrı’ya en çok adayanlar yapabilir. Son (düşüş, kıyamet, hesap günü), birçok insan üzerinde büyük bir etkiye sahiptir ve bu günlerde onun gelişini hızlandırmak isteyen birçok küçük dini mezhep (örneğin Davut’un Kilisesi ve Cennet’in Kapısı), bunun araçlarına daha önce hiç olmadığı kadar kolaylıkla ulaşabilecek durumdalar. Neler yapabileceklerinin bir örneği, 1995 yılında Tokyo’da bir metro istasyonuna sinir gazı vererek 12 insanın ölümüne, 5,000 kişinin hastanelik olmasına neden olan olayla verilmiştir.

Eylül 2001’den beri, modern teknolojinin daha tehlikeli hale getirdiği, eski bir fikir olan cihat kavramıyla karşı karşıyayız. Biyolojik ve nükleer silahlara daha kolay erişim sayesinde son, insan eliyle gelebilir. (Aisling Irwin)

Türümüzün hızlı bir şekilde yok olabileceği üç yolu inceleyelim. İkisi hayli tartışılmıştır. Bunlar biri kirlilik krizi, diğeri de biyolojik savaş yoluyla yok olmadır. Üçüncüsü, sizin için bir sürpriz olabilir. Bununla birlikte fizik dergilerinde ve Britanyalı astronom Martin Rees’in ‘Başlangıçtan Önce’ adlı son zamanlara ait kitabında bu konu, enine boyuna tartışılmıştır. Bu, boşlukta çoğalabilen bir hastalık yoluyla soyun tükenmesidir.

Bir kirlenme krizi, birçok etkeni içerebilir. Ozon tabakası, Dünya’nın ultraviyole ışınlarına karşı kalkanı, ciddi biçimde erozyona uğrayabilir. Ayrıca zehirli kimyasalların geri alınamaz bir birikmesi de olabilir.En kötüsüyse, sera gazlarının birikmesi, sıcaklığı kısa bir süre içinde inanılmaz boyutlara yükseltebilir.

Yine ısınan tundralardan veya okyanusların kıta kabuğu çökeltilerinden, miktar bakımından karbondioksiti hali hazırda yakalamış olan, bir sera gazı olan methan çıkabilir. Şu anda hapsettikleri ısıdan daha fazlasını yansıtan bulutları oluşturma eğiliminde olan su buharı, sonunda, felaketimsi etkileri olan bir sera gazına dönüşebilir.

Kirlenmenin neden olduğu aşırı ısınmadan daha kötü bir senaryo ne olabilir? Doğal kontrol ve denge mekanizmalarının bugüne kadar çevreyi istikrarlı tuttuğu tezleriyle ünlü olan bağımsız bilim adamı James Lovelock ‘Gaia’ adlı kitabında bunun yanıtını veriyor. “Dünya, “suyun kaynama noktasına yakın” bir dereceye kadar ısınabilir,” diyor.

Boşluk metaistikrarlılığı kirlilikten daha az bilinen bir tehlikelidir, bir yanılsama bile olabilir. Bu fikre göre içinde yaşadığımız uzay “boşluk”, tümüyle boş olmaktan çok uzaktır. Yönsüz alanlarla (scalar field) doludur. Bunların özellikleri yoğunluklarıdır; manyetik bir alanın mıknatıs uçlarıyla algılanabilir yönlülüğü değil. Okyanus dibindeki balıklar, yüzdükleri her yerde aynı olan su basıncını bilemezler. Benzer bir şekilde insanlar da, teleskopları ne kadar uzağa bakarsa baksın yönsüz alanları bilemezler. Fakat eğer mevcutlarsa, ki birçok bilim adamı buna inanıyor, bütün atomların yapısını değiştirebilirler. Böyle bir alandaki bir değişme, atomların yapısını değiştirecektir. Bunları, potansiyel enerjilerini azaltacak şekilde değiştirme, bu değişme devasa bir şiddetle yayılacaktır. Potansiyel enerjinin azaltılması, yokuş aşağı giden bir topun yolunun üstünde bir çukura denk geldiği zaman olan şeydir; burada “metaistikrar” başlar. Top, yapmak istediğini yapar. Yokuş aşağı gider. Çok yüksek enerji yoğunluklarını soruşturan fizikçiler yüzünden, etrafımızdaki uzay da, metaistikrarlı durumundan dışarı fırlayarak, istediği şeyi yapmaya karar verebilir.

Bununla birlikte insan soyunun erken tükenişinin en olası sebebi, bana göre boşluk metaistikrarı veya kirlenmeden ziyade, biyolojik savaştır. (Ne var ki kirlenmiş, çökmekte olan bir çevre, böyle bir biyolojik savaşın olasılığını arttırır). Bugüne kadar çevre kirliliğinin etkisini en vahşi şekilde yaşayan ülkeler, güç kullanma şansı en az olanlardır; çünkü aşırı yoksullaştırılmışlardır. Fakat virüsler, yoksulun atom bombası haline gelebilir.

Dünyanın sonu bir kaza sonucu da gelebilir. Yakın zamanlarda genetik değişime uğratılmış çiçek hastalığı, mikrobun bulaştığı farelerin hepsini birden öldürmüştür. Bu mikrop, Avustralyalı araştırmanlar tarafından yaratılmıştır-yanlışlıkla! (John Leslie)

Hayatın Amacı Nedir?

Fakat bilimin hayatın amacı hakkında söyleyecek bir şeyleri olduğu düşüncesi nereden çıktı? Bu anlayışın kökleri, Batı’nın dünyayı anlamlandırma biçimlerinin tarihinin derinlerinde yatar. Yahudi-Hıristiyan gelenek, Amerikalı felsefeci Arthur Lovejoy’un ‘Varlığın Büyük Zinciri’ kitabında betimlediği bir biçimde düzene sokulmuş; sabit, sıra düzenine tabi bir kozmos tanımı yapmıştır. Tanrı en üstedir; fakat hemen altındaki insan, geri kalan her şeyin üzerinde egemenlik sahibidir. Ve elbette bazı insanlar da diğerlerinin üstünde.

Felsefeci Michael Ruse, kendilerinin ilerlemeci olduğunu reddeden evrimci kuramcıların, evrimin bir şekilde ileri doğru hareket ettiği fikri olmadan yapamadıklarına dair birçok kanıt sergilemiştir. Ruse göre evrim, her zaman “dünyevi bir dindi”.

Sosyal davranış için biyolojik açıklamalar bulan sosyobiyoloji disiplininin Amerika’daki öncüsü E.O Wilson, evrimin hem insanların neden dine ihtiyaç duyduklarını açıkladığını hem de dünyevi bir dünyada ulaşılabilir en iyi dini sağladığını ileri sürmektedir. 1970’lerin sonunda yazdığı “İnsan Doğası Üstüne” adlı kitabında, bilimsel maddeciliğin “insan zihni için, geleneksel dini yenilgiye uğratan, yeni bir mitoloji sunduğu” görüşünü benimsemektedir.

Biyolog Ursula Goodenough, kendi disiplinin anlamı üzerinde düşündüğü “Doğanın Kutsal Derinlikleri” adlı kitabında şunları söylemiştir: “Büyük patlama, yıldızların ve gezegenlerin oluşumu, insan bilincinin ortaya çıkışı ve kültürlerin evrimi, işte hikaye bu; bizi birleştirme potansiyeline sahip tek hikaye; çünkü tesadüf bu ya, doğru bir hikaye.”

Kopernik, dirseğiyle bizi evrenin merkezinden dışarı atmıştır. Darwin, evrimin milyarlarca yıl boyunca nasıl bir zar oyunu sürdürdüğünü göstermiştir. Freud, kendi düşüncelerimize dair çok az şey bildiğimizi göstermiştir. Fakat Kauffman’ın mesajı, devasa bir evrenin sıradan bir köşesinde yaşadığımız ve doğal seçilimin son ürünü olduğumuzdur. Monod’un kelimeleriyle dile getirirsek, “rüzgarın önünde savrulan bir yaprak”tan daha fazla değerimiz olmadığı modern görüşüne karşı çıkmaktadır. (Jon Turney)

Nedir hayatın amacı? Cevap, bu soruyu sorduğunuz kişiye bağlıdır. Büyük dinler ve laik felsefe, cevap vermede her zaman çok istekli olmuştur: Tanrı’nın isteğini gerçekleştirmek için erdemli bir şekilde yaşamak veya sonunda Nirvana’ya giden doğum döngüsünün bir parçası olmak.

Topluma hizmet etmek için, hayattan haz almak için veya derviş sabrıyla tevekkül için gibi cevaplar verebilir inanmayan hümanistler. Yoksa umutsuz Machbeth’in söylediği gibi hayat, hiçbir anlamı olmayan bir gürültü ve karmaşa mı?

Hayat nedir? Fakat sonra İngiltere’de Charles Darwin, hayatın hem hayvanlar hem de insanlar için bir amaca sahip olduğunu ve hayvanların insanlara hizmet etmek için var olmayıp, kendilerine ait bir amaca sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

1950’lere gelindiğinde fizikçiler, Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger’i takip ederek canlı yaratıkların örgütlenmeyle, entropiyle karakterize olduklarını ileri sürdüler. Onlara göre hepimiz, evrensel düzensizlik eğilimine direnen makinelerdik.

Hayatın amacına dair yeni ve güçlü iddialar, soruya dair başka açıklamalar, hiçbir hoşgörü göstermeyen yeni (veya köktenci) Darwincilere terk edilmiştir. Fizyolojinin yaklaşım süreçlerinin ardından, köktencilerin “mutlak” dedikleri açıklamalar gelmiştir. Buradaki dini tonun tesadüfi olmadığına dikkat edin. Onlar için hayatın telosu, amacı üremedir; bir canlının kendi genlerini-canlının kendi hücrelerindeki DNA parçalarının aynısını veya buna benzer dizilimleri-bir sonraki kuşağa aktarmak. Organizmalar-bu DNA parçalarını taşıyan vücutlar-DNA tarafından kendi kendini üretme amacını gerçekleştirmek için tasarlanmış araçlardan ibarettir. Britanyalı evrimci biyolog Richard Daqkin’in her zamanki kibirli tonuyla söylediği gibi “Filin DNA’sı ‘Beni Kopyala’ diyen ve bunun için önce bir fil oluşturma dolaylı işine giren, devasa bir programdır.” Bu bakış açısında bir organizma, yalnızca bir araçtır; genler tarafından onları kopyalamak için yaratılmış olan sakar robotlardır. O halde organizmanın sahip olduğu amaç, hayatta kalma ve kendilerini üretme kapasitesine sahip maksimum yavru üretmek veya akrabalarıyla aynı veya benzer DNA’ya sahip oldukları için kendi türünün üyelerinin üremesine yardım etmek.

Hayatın kökenine dair bu iddiayı reddediyor ve tavuğun yumurtadan önce geldiğini iddia ediyorum. DNA, gömülü olduğu hücresel ağın dışında ne üreyebilir ne de işlevsel bir anlama sahiptir. DNA’nın canlı kılınabilmesi, metabolizma, enerji, hücresel yapı-tek kelimeyle örgütlenme-gerektirmektedir.

Mars gezegeninden gelen meteorların canlı organizmalar içerip içermediği tartışmasının, onlarda gözlemlenen mikropların, bütün canlı hücrelerinin sahip olduğu karakteristik hücre zarına sahip olup olmadığında odaklanması düşündürücüdür.

Hayat hem olmak hem de dönüşmeye dairdir; bizler sürekli değişim durumunda yaşarız. Yeni doğmuş bebek emer; birkaç ay içinde dişler geliştirir ve çiğner. Çiğnemek, sadece emmenin gelişmiş bir formu değildir: farklı kasları, farklı sinirsel süreçleri gerektirir. Yani bebek, aynı zamanda hem iyi bir emici, hem de iyi bir çiğneyici olmak zorundadır. Olmak ve dönüşmek, kendi kendini örgütleyen içkin kontrol sistemleri tarafından, çoklu örgütlenme düzeylerinde gerçekleştirilir. Bu anlamda bütün organizmalar, her ne kadar şartlar kendi seçimlerine bağlı olmasa da, kendi geleceklerini inşa ederler. Bu bütün hayatın amacı olabilir ve insanlar için de reddedilemeyecek kadar doğrudur; büyük beyinlerimiz, sosyal örgütlenmemiz ve bir anlamda, ne kadar kısmi olursa olsun karmaşık biyososyal tarihimiz bunun böyle olmasını engelleyemez. (Steven Rose)

KAYNAKÇA

Bilimin Büyük Soruları-“Big Questions in Science” Harriet SWAİN

BİLİM DOSYASI : GELENEKSEL UZAY VE SİBERUZAY

GELENEKSEL UZAY VE SBERUZAY.pdf

BİLİM DOSYASI : OKTAY SİNANOĞLU ÜZERİNE /// OKTAY HOCAMIZI SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUZ

Zeki Sarıhan

Geçtiğimiz ay (19 Nisan 2015), Türkiye, ünlü bir bilim adamını kaybetti. Prof. Oktay Sinanoğlu, tedavi gördüğü ABD’de öldü. Oktay Sinanoğlu ile görüşmüşlüğüm, konuşmuşluğum var. Onun hakkında bir yazı yazmasaydım, kendimi vefasız sayardım. Şimdiye kadar hiç kimse hakkında sağlığında olsun, ölümünden sonra olsun hatır için yazı yazmadım. Hayat hikâyesi ve yapıtları hakkında yazılanları tekrar etmeyeceğim.

Onunla ilk karşılaşmamız 6-7 Aralık 1997 günü oldu. 28 Şubat’ın esintisi devam ediyordu. İşçi Partisi’nin örgütlemesiyle, hazırlanmasında görev aldığım Ankara’da toplanan Devrimci Cumhuriyet’in Eğitim Politikaları kurultayında Sinanoğlu, “Dil ve Sömürge Eğitimi” konulu bir bildiri sundu. Azmi O. Barut’la ikisinin imzasını taşıyan bildiride yabancı dille eğitimin bir sömürge eğitimi olduğu kesin vurgularla belirtiliyordu.

Eğitim konusunun gündeme geldiği bir yerde Kürtçe öğretimi veya eğitiminin atlanması düşünülemez. Ben “Cumhuriyetin Eğitim Mirası ve Halkçı Eğitim” konulu bildirimde bu konuya da yer verdim. “Türkiye’de konuşulan Türkçeden başka dillerin de eğitim hakkı olmalıdır. Devrimci Cumhuriyette milletlerin birbirlerine üstünlüğünü ileri süren bir milliyetçilik değil, derin bir yurtseverlik egemen olacaktır. Çağımızda milliyetçilik, ancak emperyalizmi hedef aldığı, ülkenin bağımsızlığına hizmet ettiği oranda olumlu bir rol oynayabilir” dedim.

ANADİLİNDE EĞİTİME BAKIŞ

O tarihti İP Genel Sekreteri olan Mehmet Bedri Gültekin “Anadilinde Eğitim Sorunu ve Çözümü” başlıklı 16 sayfalık bildirisinin “Kürt çocukları açısından anadilinde eğitim sorunu” bölümünde şöyle dedi: “Kürt çocuklarının önemli bir kısmı Türkçeyi yedi yaşından sonra ilkokulda öğrenmektedir. Bir kısmı ise yarım yamalak bir Türkçe ile öğrenim hayatına başlamaktadır. Dolayısıyla Kürt çocukları açısından yabancı bir dille öğrenim hayatına başlamak söz konusudur. Çocuğun anadilinin zorla bir yana bırakılarak yabancı bir dilde öğrenim yapmaya zorlanmasının bilimsel açıdan büyük sakıncaları olduğu araştırmalarla ortaya konulmuştur.” Gültekin bu sakıncaları uzun uzun ve maddeler halinde anlattı.

Bildirgenin sonuç bildirgesini hazırlamak için üç kişi görevlendirildik. Artık ikisi de aramızda bulunmayan Prof. Alpaslan Işıklı ve Prof. Oktay Sinanoğlu ile birlikte kurultayın yapıldığı Türk-İş binasının bir odasında taslağını benim yazdığım bildirgeyi madde medde okuyup tartıştık. Bildirgede Türkçe dışındaki dillerin öğrenimi ile ilgili bir madde de vardı. Sinanoğlu maddedeki ifadeye itiraz etti. Ben direttim. Işıklı ise şöyle bir cümle biçimlendirdi ve bu sonuç bildirgesinin 5. maddesi olarak saptandı: “Emperyalizmin Kültürel egemenliğine son vermek için yalnız Türkçenin değil, ülkemizde ve dünyada konuşulan bütün dillerin İngilizcenin boyunduruğundan kurtulması şarttır” (Bildiri metinleri ve sonuç bildirgesi için: Devrimci Cumhuriyet’in Eğitim Politikaları, İstanbul, 1998, Kaynak Yayınları, 319 sayfa.)

BY BY TÜRKÇE

Sinanoğlu’nun toplum tarafından geniş ölçüde tanınması “By By Türkçe” kitabı ile oldu. Bu kitabı 29 Ekim 2001 günü Turhan Kitabevinden satın aldım. Eğitim Hakkını Savunma Komitesi olarak yabancı dille öğretime karşı geniş bir kampanya yürütüyor, afişler ve broşürler bastırıyor, imza topluyorduk. 3 Aralık 2001 günü kitabı okumayı bitirince İstanbul’da oturan Sinanoğlu’nu, dergide konferans vermesi için aradım. Ankara’ya geleceğini, o zaman görüşebileceğimizi söyledi. (Bu görüşme hiçbir zaman mümkün olmadı!)

By By Türkçe’yi yabancı dille öğretimin yanlışlığı konusunda ikna olmamış herkes okumalıydı. Çevremdeki arkadaşlara onu ulaştırmak için kitabın yayıncısı Cengiz Özakıncı’ya telefon ederek kitaptan hemen 20 adet göndermesini istedim. Yarı fiyatına gönderdiği bu kitapları dergiye gelen gidenlere önerdim ve arkadaşlar hemen aldılar. (Bu sipariş 20’şer kitaplık koliler halinde birkaç kez daha tekrarlanacaktır).

21 Aralık 2001 günü, Edremit’te bir derneğin başkanı Avukat Mahmut Ceylan telefon etti, yabancı dille öğretim konusunda bir program düzenlemek istediğini belirterek benimle birlikte konuşmak üzere kimleri önerdiğimi sordu. Prof. Aydın Köksal’la Sinanoğlu’nu önerdim. Sinanoğlu’na ulaşmış, Fakat o, kürsüyü başkasıyla paylaşmak istemediğini söyleyince Ceylan, bu tutumu ona yakıştırmayarak etkinliği düzenlemekten vazgeçmiş. ADD Bursa Şubesi eski başkanı Lütfi Kırayoğlu da, Sinanoğlu’nun ölümü üzerine yazıp paylaştığı yazısında onun büyük bir salonda konuşmaktaki ısrarını yazdı.

28 Ocak 2002 günü, Ankara’da olduğunu öğrendiğim Sinaoğlu’na telefon ederek kendisini ziyaret etmek istediğimizi bildirdim. Rahatsız olduğunu, İyileşince bizi arayacağını söyledi. Kendisine kitaplarını tanıttığımız dergimizi gönderebilmemiz için adresini istediysem bunu da vermedi. Kendisi de aramadı!

24 Ocak 2002’de Emine Çaykara’nın onunla yapılmış uzun bir görüşmesinden oluşan “Türk Aynıştaynı Oktay Sinaoğlu” kitabını satın alarak bir solukta okudum. Kitap beni adeta çarptı. Türkiye’de Amerikan hayranları yanında böyle insanların da olduğunu düşünerek havalara uçtum. “O Tam bir Türk yurtseveri” idi. İş Bankası Kültür Yayınları’nın satış bürosundan üç kitap satın alarak dergideki arkadaşlara hemen sattım. Ardından beş, daha sonra 10 kitap.

7 Mart 2003 Günü kitle örgütleri temsilcilerini bir toplantıya çağırarak Ulusal Eğitim Derneğini kurmamızın zamanı geldiğini anlattım. 6 kişilik bir kurucular kurulu seçildik. Bu kurula derneğe kurucu olması gerektiğini düşündüğüm 38 kişilik bir liste sundum. Bu listedeki 35 kişi üzerinde görüş birliği oluştu fakat biri Sinanoğlu olmak üzere üç kişi üzerinde şimdi hatırlayamadığım nedenlerle anlaşma sağlayamadık. Dernek 17 Nisan 2003 günü 43 eğitimci tarafından kuruldu.

MİLLİYETÇİLİK VE BİLİMSELLİK

Genç yaşında profesör olan ve kimya dalında ödülleri bulunan Sinanoğlu’nun “deha” derecesinde üstün zekâlı olduğu belirtilmektedir. Kültür emperyalizmine ve İngilizcenin dünyayı istilasına karşı dikkate değer bir direniş sergiledi. Fakat onun tezlerinde her zaman bir eksik taraf bulunduğu kanısındayım. Türkçeyi, kendi anadilimiz olduğu için değil, sanki diğer bütün dillerden üstün olduğu gibi bir gerekçeyle savundu. İngilizcenin doğru dürüst bir dil olmadığını bile ileri sürüyordu. Fransızcanın çok kaba bir dil olduğunu söyledi. Yabancı dille eğitime karşı çıkan aydınlardan Prof. Aydın Köksal’la aralarında önemli farklar vardı. Köksal olaya milliyetçi gözle değil bilimsel olarak bakmaktadır. Her dil, onu konuşanlar tarafından sıcaktır, değerlidir, kutsaldır. (Türkiye’nin Büyük Yanılgısı: Yabancı Dille Öğretim, Ankara, 2000, Öğretmen Dünyası yayını)

Sinanoğlu’nun kitaplarında övgüyle söz ettiği, benim yalnızca ondan duyduğum bir “Burhanilik” kavramı vardır. Bunun Budizm’in Uygur Türkçesindeki adı olduğunu öğreniyoruz. Üç bin yıl önce Uygur Türkleri Budizm’i benimseyerek Buda’ya Burhan demişler ve bunu dünyanın dört bir tarafına yaymışlar… Kendisi “İlerisi İçin” adlı yazısında “Dünyaya kaç kez medeniyeti öğreten, Uygur Türkleri gibi atalarımızdır” diye yazıyor… Bu tezin 1930’lardaki Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi tarihsel gerçeklere uymadığı kanısındayım. (3 Mayıs 2015)