Etiket arşivi: İSRAİL

ARAŞTIRMA DOSYASI /// YAKUP MUSA : KÜRECİK RADARI İSRAİL İÇİN ÇALIŞIYOR !

NATO Müttefik Harekat Komutanı James STAVRİDİS, MALATYA Kürecik Füze Kalkanı’nda İsrail ile bilgi paylaşımı yaptıklarını açıkladı. ABD ile Ortak Füze Kalkanı Tatbikatı’na katılan SİTAVRİDİS, Akdeniz’de seyreden Amerikan AEGIS Gemilerinden bilgi aldıklarını söylemiş, kendisi KASIM 2013 ayı içerisinde icra edilen tatbikatı bizzat komuta etmişti. İcra edilen tatbikatta İsrail’in güvenliği için oluşturulan “Füze kalkanı Sistemi’nin” denendiği belirlendi.

“Tatbikatın esas amacının hedefinde ‘İRAN ve SURİYE’ vardır.”

Tatbikatta Kürecik Radarları ile AEGIS Gemileri ortak istihbarat alışverişini gerçekleştirmişlerdir. Bu bilgiyi NATO Komutanı internette yayınlamıştır.

EKİM 2013 ayında ABD ve İsrail arasında gerçekleştirilen Ortak Hava Savunma Tatbikatı’nda MALATYA Kürecik’teki Füze Kalkanı kullanılmıştır.

2012 yılında kurulan Kürecik Füze Kalkanı Radarı, AEGIS Gemi Füzesavar füzeleriyle bağlantılıdır. Radar verilerinin NATO’dan önce ABD Komuta Kontrol Merkezi’ne gittiği elde edilen bu verilerin İsrail’e aktarılıp aktarılmadığı kesin olarak belirlenememektedir.

ABD’li yetkililer, “Füze Kalkanı Sisteminin ABD’ye ait olduğunu, sistemden elde edilen verileri müttefikleriyle paylaşma konusunda karar yetkilerinin kendilerinde olduğunu belirtmeleri” TÜRKİYE’ye kurulan “füze kalkanının İsrail’i İRAN füzelerinden korumak için olduğu kesinleşmiştir.”

ABD’de bu konuda bir brifing verilmiş, brifing şu üç madde başlığında toplanmıştır:

1. TÜRKİYE’nin talebinin kabul görülmediği, ABD’nin radarı İsrail ile paylaşacağı,

2. “Radarın ABD’ye ait olduğu”, kalkanın hedefi “RUSYA değil İRAN olduğu,”

3. Bunun bir al-ver pazarlığı olmadığı, PKK ve Predator meselesinin ise ayrıca görüşüldüğü vurgulandı. (Radarın PKK’yı da korumak için de düşünüldüğü, görüşmelerin şaşırtıcı olmadığıdır. Y.M.)

Geçmişi incelersek, 1997-1998 yılları arasında bu konu yine ortaya çıkmıştı. İsrail o zamanlar da TÜRKİYE’ye radar konuşlandırmak için girişimlerde bulunmuş, Genelkurmay Strateji Daire Başkanlığı bu girişime karşı çıkmış, sonradan bu görüş tüm Genelkurmay’ı kapsayacak şekilde kabul edilmişti. Siyonist İsrail’in istediği; TÜRKİYE ve ÜRDÜN’e birer radar konulması, İRAN’ın atacağı füzeleri (İRAN; Ortadoğu’da yayılmacı, işgalci, sömürü düzeni sürdürmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir!) konuşlandırılmış iki kadar sayesinde önceden almış olduğu verilerle tespit edebilmekti.

ABD Savunma Dergisi olarak bilinen Defense News’in İsrail’in Demir Kubbe Hava Savunma Sistemi’ni test ettiğini bu testler sonucunda sistemin TÜRKİYE’de bulunan Kürecik Radar Üssü ile entegre halde çalıştığını yazmış, bu bizim “radar sisteminin tamamen İsrail’in güvenliği için kurulduğu” tezimizi doğrulamaktadır.

MALATYA, Kürecik’te İsrail askerleri olduğu da iddialar arasındadır! Kürecik Radar Üssü’nün İsrail’in güvenliğini sağladığı, ulaştığımız bilgilerine ilaveten Kürecik’te NATO Üssü’nde İsrailli askerlerin olduğu Mili Gazete tarafından da gündeme getirilmişti.

Kürecik Radar Üssü hakkında bir önemli iddia da, RAKKA’da konuşlanmış IŞİD Terör Örgütü’ne karşı SURİYE’nin fırlattığı füzelere karşı üs’ten İsrail’e erken uyarı mesajları iletildiği, yine üs’ten fırlatılan füzeler ile ‘SURİYE füzelerinin düşürüldüğü’ ileri sürülmektedir.

Kürecik Radarının kurulma amacı, “Siyonist İsrail’i korumak, İsrail’in güvenliğine hizmet etmek içindir.” Kesinlikle TÜRKİYE’nin güvenliği, koruma amaçlı değildir. Siyonist İsrail’i ve destekçileri emperyalistleri koruma amacına hizmet ettikleri kesindir.

NATO (ABD) menşeli bir silahı dahi PKK, Yunanistan, batılı emperyalist ya da ABD (İsrail/NATO)nin tasvip etmediği bir ülke ya da TÜRKİYE’nin güvenliğini içeren harekat için kullanma izni vermezken, TÜRKİYE’nin güvenliği için bir koruma sistem/silahı vermesi, kullandırması elbette düşünülemez!

Özetle, MALATYA Kürecik Hava Radar Sistemi “İsrail’in güvenliği için kurulmuş, TÜRKİYE topraklarında konuşlandırılmış, kesinlikle TÜRKİYE’nin güvenliği için tesis edilmemiş, izlenen her dış siyasette olduğu gibi Siyonist İsrail’in güvenliğine yöneliktir.”

Selam ve saygılarımla.

Yakup MUSA

19.05.2015

Reklamlar

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : İsrail’in Ortadoğu Politikası

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=hpMwocrx09M&feature=em-uploademail

YAZI DİZİSİ : Yom Kippur Savaşı (Arap-İsrail)

Yom Kippur Savaşı (Arap-İsrail)

6 Ekim 1973’de başlayan bu savaşa, Müslüman dünyasının Ramazan ayına rastlaması dolayısiyle Ramazan Savaşı ve İsraillilerin çok kutsal bir ayı olan Yom Kippur’a rastlaması dolayısıyla, Yom Kippur Savaşı adı verilmiştir. Fakat esas itibariyle Yom Kippur Savaşı diye adlandırılmaktadır.

Bu savaşın, bundan önceki Arap-İsrail savaşlarına nazaran iki mühim hususiyeti ve farklılığı vardır. Araplar ve bilhassa Mısır tarafından başlatılan bu savaşın amacı, daha öncekilerde olduğu gibi, İsrail’in haritadan silinmesi değil, 1957 savaşında İsrail’in ele geçirdiği toprakların geri alınması ve bu suretle Arapların prestijinin tamiri ve yükseltilmesi idi. Bu savaşın ikinci farklılığı da, bilhassa Mısır’ın Sina cephesinde yaptığı süpriz saldırı ile İsrail karşısında mühim başarılar elde etmesi ve İsrail’e, şimdiye kadar olduğundan daha ağır kayıplar verdirmesidir.

1973 savaşı İsrail için, daha öncekiler gibi olmamıştır. 1973 Yom Kippur Savaşı’na varan gelişmeler, esasında 1967 Savaşı’nı takip eden gelişmelerin devamından başka bir şey değildir. 1967 Savaşı’ndaki ağır yenilgi, Arap ülkelerini İsrail’e karşı mücadelelerinde yeni yollar ve yeni taktikler aramaya sevketti. Bu taktikler ve yeni politikalar, 1967 Ağustosu’nda Sudan’ın başkenti Hartum’da yapılan, önce Arap Dışişleri Bakanları toplantısında ve hemen arkasından da Arap Zirvesi’nde tartışılıp kabul edildi. Buna göre, İsrail hiç bir şekilde tanınmayacak, İsrail ile hiç bir şekilde müzakerelere girişilmeyecek ve hiç bir şekilde İsrail ile barış anlaşması yapılmayacak, fakat Filistinlilerin hakları sonuna kadar savunulacaktı.

Bu savunma konusunda kabul edilen metod da, İsraile karşı bir yıpratma savaşının (war of attrition) yürütülmesi idi. Yıpratma savaşı için kullanılacak vasıtalar da İsrail sınırlarında devamlı olarak çatışmaları tahrik etmek ve bir de Filistin komandolarını kullanmaktı. Bu komandoların finansmanını da petrol üreten ülkeler üzerine almıştır.

1967 savaşından sonraki gelişmelerde iki ayrı istikamet göze çarpmaktadır. Bir yanda Amerika, Araplarla münasebetlerini düzeltmek için Orta Doğu barışını gerçekleştirmeye çalışmış ve bu da İsrail ile münasebetlerine görüş ayrılıklarının ve hatta zaman zaman soğukluğun hakim olmasına sebep olmuştur. Ayrıca, bu barışı gerçekleştirme çabalarını Sovyetlerle beraber yürütmeye çalışmıştır. Amerika’nın bu faaliyetleri İsrail’in politikasına ters düşmekteydi. Çünkü, İsrail başkaları tarafından hazırlanıp sunulan bir barışı değil, 1967 zaferinin kendisine sağladığı imkanları ve kozları kullanarak, Arapları kendisiyle müzakereye oturtmak suretiyle yapılacak bir barışı tercih ediyordu.

İsrail-Amerikan münasebetleri bu şekle girerken, Mısır da 1969 Nisanı’ndan itibaren 16 ay sürecek olan yıpratma savaşına başlıyordu. 1967 yenilgisinin hemen arkasından, Nasır Mısır silahlı kuvvetlerinde gayet radikal reformlara girişerek orduyu düzeltmeye çalıştı. Aynı zamanda da, Sovyetler, savaş sırasındaki kayıpları telafi etmek için Mısır’ı yeniden hızla silahlandırmaya başladılar. Böylece Nasır hazırlıklarını tamamladıktan sonra, 1969 Nisanı’ndan itibaren, Süveyş Kanalı’nın sol kıyısındaki mevzilerinden açtığı topçu ateşi ile, Kanal’ın sağ kıyısındaki İsrail mevzilerini bombardıman etmeye başladı.

Bu bombardımanlar, İsrail mevzilerinde insan kayıplarına da sebep oldu. Bu sebeple İsrail, her zamanki taktiğini kullanarak, bu topçu ateşine daha ağır bir şekilde karşılık verdi ve İsrail uçakları Mısır topraklarını bombardıman etmeye başladı.

1970 yılının ilk dört ayında İsrail uçakları Mısır toprakları üzerinde 3.300 uçuş yapmışlar ve 8.000 ton bomba atmışlardır. İsrail’in havadan verdiği bu karşılık o kadar müessir olmuştur ki, daha 1970 Ocak ayında, Mısır’ın hava savunmasının beşte dördü tahrip edilmiş bulunmaktaydı. Onun içindir ki, Başkan Nasır 1970 Ocak ayında Moskova’ya gitti ve Sovyetlerden uçak ve füze istedi. Sovyetler 150 Mig-21 uçağı ile SAM-3 füzeleri vermeyi kabul ettiler.

Nisan başından itibaren Sovyetlerin kontrolundaki Mısır havaalanlarından kalkan ve yine Sovyet pilotları tarafından kullanılan uçaklar, İsrail mevzilerini bombardımana başladılar. Bunun üzerine İsrail, Mısır’a yaptığı hava akınlarını durdurdu. Fakat Haziran sonlarından itibaren Mısır İsraile karşı, bir hava savunma silahı olan ve yerden havaya atılan (Surface to Air Missiles) SAM-2 ve SAM-3 füzelerine kullanınca, işin rengi değişti. Zira bu durum İsraili bir "önleyici" (preemptive) savaşa zorlayabilirdi.

İsrail, Mısır’a ağır bir darbe indirerek, daha ileriye gitme cesaretini kırmak isteyebilirdi. Halbuki bu dönemde Amerika İsrail’e baskı yaparak, İsrail’i yeni bir savaşa gitmekten alıkoymaya çalışmaktaydı. Amerika’nın bu tutumu, İsrail’in 1973 savaşının ilk gününde bir sürpriz Arap baskınına maruz kalmasında büyük rol oynamıştır. Mısır Sovyet füzelerini kullanınca, İsrail tekrar hava akınlarına başladı ve füze üslerini tahrip etmeye çalıştı. Bunun üzerine Amerika’nın araya girmesiyle 7 Ağustos’ta yeni bir ateş-kes kabul edilerek Kanal Cephesi yeniden durgunlaştı.

7 Ağustos ateşkes anlaşmasından sonra iki mühim gelişme oldu. Birincisi Başkan Nasır’ın 28 Eylül 1974’de ani ölümü ve yerine General Enver Sedat’ın geçmesidir. Enver Sedat, tanınmış bir isim değildi ve dolayısiyle Nasır kadar Arap dünyasında nüfuz sahibi olamazdı. Yani, Mısır’ın bölgedeki tesiri zayıflayabilirdi. İkinci gelişme, Kasım ayında Suriye Baas Partisi içinde bir darbenin meydana gelmesi ve Baas’ın aşırı grubunun iktidardan düşürülerek, mutedil bilinen Hafız Esad grubunun iktidarı ele alması idi. Her iki hadise de Amerika tarafından iyimser bir şekilde karşılanmıştır.

Enver Sedat’ın Mısır’da dahi otoritesini kabul ettirmesi kolay olmadı. Bu sebeple, Enver Sedat, İsrail’in Sina’dan çekilmesini sağlamak ve Süveyş Kanalını tekrar milletlerarası deniz trafiğine açmak suretiyle bir prestij sağlamak için İsrail’le anlaşmak istedi. İstediği de İsrail’in, Sina’nın tamamından değil, Akdeniz’de El-Ariş’ten güneyde Kızıl Denizde Ras Muhammed’e çekilecek bir çizgiye kadar çekilmesiydi ki, bu da Sina’nın yarısını Mısır’a terketmek demekti. Enver Sedat’ın 1971 Şubatı’nda yaptığı bu teklif İsrail tarafından reddedildi.

Bunun üzerine Enver Sedat, bu işin tek çıkar yolunun İsrail ile savaşmak olduğuna karar verdi. Fakat bunun için de, herşeyden önce, silahlanmada İsrail ile eşit durumuna gelmek ve bilhassa saldırı silahlarına sahip olmak gerekiyordu. Bundan dolayı Sedat, Mayıs 1972’de, yani SALT-İ anlaşmasının imzasından kısa bir süre önce Moskova’ya gitti. Fakat Sovyetler çok değişmişti. Şimdi Sovyetler, adeta Amerika ile birlikte ortak bir Orta Doğu politikası takip ediyorlar ve bölgede yeni bir çatışmanın çıkmasını istemiyorlar, intibaını aldı. Dolayısıyla Sovyetlerden silah da sağlayamadı.

Bir yandan Sovyetlerin bu tutumu, bir yandan da, 1971 Mayıs ayında Sedat’ın, Moskova taraftarı Ali Sabri’nin darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kalması, Sedat’ın Sovyetlerden dönmesine sebep oldu. Bunun neticesi olarak, 17 Temmuz 1972’den itibaren 17.000 kadar olan Sovyet uzman ve danışmanlarını Mısır’dan çıkardı. Ağustos ayında da, her iki devlet elçilerini geri çektiler.

Enver Sedat’ın bu hareketi Sovyetlerin Orta Doğu’daki prestiji için çok ağır bir darbe idi. Prestij kaybının yanında, Sovyetler Mısır gibi Orta Doğunun stratejik bir ülkesinden de çıkarılmış oluyorlardı. Keza, İskenderiye’deki Sovyet deniz üssü de kapanıyordu. Bu sebeple, Sovyetler 1972 sonbaharından itibaren tekrar Mısır’a yanaşarak, Mısır’ın modern silah isteklerini karşılama hususunda kapıyı aralamaya çalıştılar.

Bu çabaların sonucu olarak 1973 Şubatında Mısır ile Sovyetler arasında bir anlaşma meydana geldi. Bu anlaşmaya göre, Sovyetler Mısır’ın istediği silahları verecekti, lakin Mısır’ın askeri harekatının amacı da, Süveyş Kanalının sağ kıyısının ele geçirilmesinden öteye geçmeyecekti. Bundan sonraki aylar, Mısır, Suriye ve şimdi bu ikisi ile tekrar barışmış olan Ürdün arasında yoğun temaslar ve savaşın planlaması için müzakerelerle geçti. Savaşın sadece Sina ve Suriye (yani Golan) cephesinde yapılması kararlaştırıldı.

Yahudilerin en kutsal günü olan Yom Kippur’un tatil olduğu 6 Ekim 1973 günü Mısır ve Suriye kuvvetleri aniden İsrail’e karşı saldırıya geçtiler. Saldırı planları o kadar gizli tutulmuş ve saldırılar o kadar ani olmuştur ki, ne Amerika ve ne İsrail bu saldırıları ne önceden haber alabilmiş ve ne de tahmin edebilmişlerdi. Sürpriz bu sefer Araplardan gelmekteydi. İsrail karşılaştığı bu iki cepheli sürpriz saldırı karşısında, 1967’dekinden farklı hareket etmiştir.

1967 Savaşı’nda İsrail önce Sina’da harekete geçmiş ve Suriye cephesinde savunma yaparak, Sina’yı tamamen işgal ettikten sonra, Golan tepelerinde saldırısını sürdürmüştür. 1973’de ise, ağırlığı önce Suriye cephesine vermiştir. Suriye Cephesinde, sade Suriye askerleri çarpışmıyordu. Irak 3 tümenlik bir kuvvet ile üç uçak filosunu Suriye’ye göndermişti. Fas 1.800 kişilik bir kuvvet ile Suriye cephesine katkıda bulundu. Suudi Arabistan ise küçük bir kuvvet ile bu savaşa katıldı. Ürdün ise güney Suriyeye 2 zırhlı tümen göndermişti.

Bu kuvvetler daha ziyade, Ürdün’ü kuzeyden gelecek bir saldırıya karşı korumak içindi. Suriye cephesi 1967’deki gibi yine başarılı olamadı Araplar için. Suriyeliler 900-1.200 tank, 45.000 kişilik bir kuvvet ve 300 uçakla Golan cephesinde harekata başladı. Golan’daki İsrail garnizonunda ancak 180 tank ve 4.500 asker bulunuyordu. Bu sebeple Suriyeliler çabuk ilerlediler ve Kuneitra’yı da alarak ve İsrail’e bilhassa tank bakımından ağır kayıplar verdirerek 1967 öncesi sınırlarına kadar ilerlediler. Fakat İsrail kendisini çabuk toparladı ve cepheyi bir kaç gün içinde takviye ederek 10 Ekimden itibaren Suriye kuvvetlerini geri sürmeye başladı. Araplar geri çekildiler.

17 Ekimde, Suriye-İsrail cephesi, 1967 sonrasının şekline girdi ve çarpışmalar da durdu. İsrail, kendi topraklarını kurtarmıştı. Bunun üzerine İsrail, Suriye cephesinden aldığı bir kısım kuvvetlerini Sina cephesine sevketti. Sina cephesi de başlangıçta ve genel olarak İsrail için iyi gelişmedi. Mısır uçakları havadan Kanalın doğu kıyısındaki İsrail mevzilerini ağır bir şekilde bombalayıp, İsrail cephesine hem insan ve hem de tanklar bakımından mühim kayıplar verdirirken, Mısır kuvvetleri de Süveyş Kanalını geçerek Kanalın doğu kıyısında köprübaşı tutmaya çalıştılar.

Mısır’ın harekat planı üç kademeli idi. Birinci kademe Kanal’ın doğu kıyısında köprübaşları tutmaktı. İkinci kademe, Batı Sina’daki stratejik Khatmia, Gidi ve Mitla geçitlerini ele geçirmekti. Üçüncü kademe de, bu geçitleri aldıktan sonra ilerleyip İsrail sınırına dayanmaktı. Mısır kuvvetleri 24 saat içinde karşı kıyıya geçip; köprübaşlarını kurmaya ve 500 tankı geçirmeye muvaffak oldular. Şimdi ikinci hedef, 20 mil ötedeki üç stratejik geçidi ele geçirmekti. Fakat bunu yapamadılar. Ancak 4-5 mil ilerleyebildiler.

14 Ekimde, Bar Lev hattı denen İsrail cephesine Büyük Acı Göl bölgesinde yaptıkları büyük bir taaruz başarısızlıkla neticelendi. Çünkü İsrail Suriye cephesini tesbit etmiş ve Sina’ya dönmüş bulunuyordu. İsrail kuvvetleri Mısırlıları durdurdukları gibi, 15 Ekimden itibaren, kuzeydeki Mısır 2’inci Ordusu ile güneydeki Mısır 3’üncü Ordusunun arasından ve Büyük Acı Gölün kuzeyinden kanalı geçerek Mısır topraklarına ayak bastılar. Bundan sonra güneye dönerek 3’üncü Mısır Ordusunu arkadan çember içine aldılar.

Mısır’ın 3’üncü Ordusunun durumu çok tehlikeli idi. Fakat, iki Mısır ordusunun arasından Kanal’ın batı yakasına geçen İsrail kuvvetlerinin durumu daha az tehlikeli değildi. Bundan dolayı, her iki taraf da Güvenlik Konseyi’nin 22 Ekim 1973 günlü 338 sayılı kararını aynı gün akşamı kabul ederek çarpışmaları durdurdular. 338 sayılı karar, tarafları ateşkese ve 242 sayılı kararı derhal uygulamaya davet etmekteydi. 242 sayılı kararda, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesinden söz edildiği için, 338 sayılı kararın bu kısmı Araplara verilmiş bir tavizdi. Buna karşılık, karar tarafları müzakerelere davet etmekteydi ki, bu da İsrail’in eskidenberi istediği bir husustu.

Ateşkese rağmen, İsrail, Mısır 3’üncü Ordunun etrafındaki çemberi tamamlamak için, 23 Ekim’de çarpışmaları yeniden başlatınca, yeni bir kriz doğdu ve bu kriz Amerika ile Sovyet Rusya’yı karşı karşıya getirdi. Esasen her iki büyük devlet de 1973 Savaşı’na dolaylı bir şekilde katılmıştı. Sovyetler 10 Ekim’den itibaren Mısır ve Suriye’ye yoğun silah sevkiyatına başlayınca, Amerika da 13 Ekim’den itibaren İsrail’e silah göndermeye başlamıştı.

Durumun böyle olduğu bir sırada, İsrail’in çarpışmaları başlatması üzerine Mısır, kendisi ile İsrail kuvvetleri arasına Amerikan ve Sovyet kuvvetlerinin konulmasını istedi. Sovyetler bu teklifi derhal desteklediler. Fakat Amerika buna o kadar kesin bir şekilde karşı çıktı ki, Sovyetler gerilemek zorunda kaldılar. Bunun üzerine, Güvenlik Konseyi’nin, taraflar arasına Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin konulmasına dair 25 Ekim 1973 ve 340 sayılı kararı kabul edildi. Bu suretle dördüncü Arap-İsrail savaşı da sona ermiş olmaktaydı.

Fakat ortada yine barış yoktu. Halbuki 338 sayılı karar, bu amaçla tarafların müzakereye oturmasını istiyordu. Bunu da birisinin sağlaması gerekliydi. İşte Amerikan Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger bu işi üzerine alan kişi oldu. Kissinger’in Tel-Aviv ile diğer Arap başkentleri arasında defalarca gidip gelmek suretiyle gerçekleştirdiği mekik diplomasisi (shuttle diplomacy) sonunda, Mısır ile İsrail arasında, 18 Ocak 1974’de, İsrail’in Sina’da belli bir ölçüde geri çekilmesini sağlayan bir anlaşma imzalandı.

Süveyş-Kahire yolunun 101’inci kilometresinde imzalanmış olması dolayısıyla, 101’inci Km. Anlaşması adı da verilen bu anlaşmanın en büyük hususiyeti, diplomatlar değil, ama Mısır ve İsrail Genelkurmay Başkanları arasında müzakere edilip imzalanmış olmasıdır. Bu suretle, askeri mahiyette de olsa, İsrail ve Mısır en yüksek askeri seviyede bir masa etrafına oturmuş olmaktaydılar.

Anlaşmaya göre, İsrail, Süveyş Kanalı’nın batı yakasındaki bütün kuvvetleri çektiği gibi, doğu yakasında da kuvvetlerini kıyıdan 20 mil kadar geriye çekecekti. Kanal’ın doğu kıyısında Mısır askeri bulunmakla beraber, İsrail ile Mısır kuvvetlerinin arasına B. M. kuvvetleri yerleştirilecekti. Gerek Mısır’ın, gerek İsrail’in kuvvetleri 7.000 kişiyi geçmeyecek ve ancak hafif silahlara sahip olacaktı.

Bu anlaşmayı taraflar, bir barış antlaşması değil, fakat o istikamette atılmış bir "ilk adım" saymakta idiler. Bu anlaşma ile Mısır Süveyş Kanalı’nın her iki tarafına sahip olmakla Kanal’ı tamamen ele geçirmiş olmaktaydı. Bundan dolayı Kanal, gerekli temizlikler yapıldıktan sonra, 5 Haziran 1975’de tekrar dünya deniz trafiğine açıldı.

101’inci Km. Anlaşması, Amerika’nın Orta Doğu diplomasisinde büyük bir başarı idi. Çünkü, 1967 savaşında, diğer Arap devletleri ile birlikte, Amerika ile diplomatik münasebetlerini kesmiş olan Mısır, 1974 Anlaşması’ndan sonra bu münasebetlerini tekrar kurdu. Diğer taraftan, mekik diplomasisi sırasında Dr. Kissinger, Amerika ile münasebetleri kesilmiş olduğu halde, mesela bir çok defalar Şam’a gidip geldi ve Suriye de bunu kabullendi. Böylece Amerika, Araplarla olan münasebetlerini tekrar tesis etmiş olmaktaydı.

Amerika Dışişleri Bakanı Dr. Kissinger, Tel-Aviv ile Şam arasında bir süre yine mekik dokuduktan sonra, 31 Mayıs 1974’de, İsrail-Mısır anlaşmasına benzer bir anlaşmanın İsrail ile Suriye arasında da imzalanmasını sağladı. Bu anlaşma ile de, İsrail Kuneitra’nın gerisine çekiliyor ve İsrail ve Suriye kuvvetleri arasına yine B.M. Kuvvetleri konuyordu. Görülüyor ki, Kissinger’in Orta Doğu barışındaki taktiği, barışa adım adım ilerlemekti. Bundan dolayı Kissinger’in bu politikasına mekik diplomasisinin yanında, "adım, adım" diplomasisi de denilmiştir.

Kissinger’i böyle bir diplomasiye zorlayan sebeplerin başında İsrail’in tutumu gelmekteydi. Zira, atılan her adımda İsrail, elinde tuttuğu topraklardan bir parçasını geri vermekteydi. Bunun için İsrail, verdiği her toprak parçasına karşılık barış için bir taviz elde etmek istiyordu. İsrail buna, "her toprak parçası için bir parça daha barış" prensibi demekteydi. 101’inci Km. anlaşmasından sonra Mısır-Amerikan münasebetlerinin düzelmesi, Mısır’ın Amerika’nın çabaları ile Süveyş Kanalı’na tekrar kavuşması ve İsrail bakımından hiç değilse askerlerin bir masa etrafına oturması, Orta Doğu gelişmelerinde gayet müsbet gelişmelerdi. Bundan dolayı Kissinger, yeni adımlar atmak hususundaki çabalarının arkasını kesmedi.

Mekik diplomasisine devam ederek, İsrail ile Mısır’ın bir adım daha atmalarını sağladı ve 1 Eylül 1975’de, Sina konusunda İsrail ile Mısır arasında yeni bir anlaşma daha imzalandı. Bu anlaşma ile İsrail, Sina’daki Mitla ve Gidi geçitleri ile Abu Rudeis petrol kuyularını Mısır’a terkederek daha da geriye çekilmekteydi. Mısır ve İsrail kuvvetlerinin arasına 200 personelli Amerikan erken uyarı sistemi konacaktı. Bu suretle Mısır’ın ani saldırısına karşı İsrail’in güvenliği sağlanmış oluyordu. Ayrıca, Mısır Abu Rudeis kuyularından elde edeceği petrolden her yıl 4.5 milyon tonunu İsrail’e satacaktı.

Nihayet, Mısır, İsrail gemilerinin değil, fakat İsrail’e yük getiren diğer ülkeler gemilerinin Süveyş Kanalı’ndan geçmesine izin verecekti. Mısır bu anlaşma ile iki büyük kazanç elde etmiş oluyordu: Biri, Sina’da biraz daha toprağını geri alması ve bilhassa Mitla ve Gidi geçitleri gibi savunması için çok değerli noktaları ele geçirmesi idi. İkincisi ise, İsrail’in, işgal ettiği Arap topraklarını geri verme kavramını yavaş yavaş benimsemeye başlaması idi.

Fakat İsrail bunu yaparken, iki taviz elde etmişti: Biri, erken uyarı sistemine Amerika’yı karıştırmakla, bir bakıma Amerika’yı İsrail’in güvenliğinden sorumlu bir hale getiriyordu. İkincisi ise, sırf anlaşma karşılığında Amerika’nın İsrail’e 2.1 milyar dolarlık askeri yardım ile 700 milyon dolarlık ekonomik yardım yapmayı kabul etmesiydi. Ne olursa olsun, 1978’in Camp David Anlaşmalarına giden yol açılmıştı.

YAZI DİZİSİ : – Altı Gün Savaşı (Arap-İsrail)

Değerli Üyeler;

Size bugün itibari ile dünyanın kaderini değiştiren ve bölgelerinde yeni coğrafyaların oluşumuna yol açan bazı ÖNEMLİ SAVAŞLARIN YAZI DİZİLERİNİ İLETECEĞİZ !

İlk bahsedeceğimiz SAVAŞ, ARAPLAR VE İSRAİL ARASINDAKİ ALTI GÜN SAVAŞLARI !

Savaşlar

– Altı Gün Savaşı (Arap-İsrail)

– Amerikan Bağımsızlık Savaşı

– Çin-Laponya Savaşı

– Haçlı Seferleri

– Kore Savaşı

– Kuveyt Savaşı

– Rusya-Japonya Savaşı

– Vietnam Savaşı

– Yom Kippur Savaşı (Arap İsrail)

– Yüzyıl Savaşları

Altı Gün Savaşı (Arap-İsrail)

1960-1980 arası Orta Doğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü, bu savaşta İsrail’in Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler neticesinde, topraklarını savaştan öncekinin dört misli genişletmesi, Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırmış ve neticelerini günümüze kadar getirmiştir.

1948 Arap-İsrail Savaşı’nı Araplar tahrik etmiştir. 1956 Arap-İsrail Savaşı ise İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırıları dolayısıyla meydana gelmiştir. Ancak 1967 Arap-İsrail Savaşı ise, İsrail değil, Araplar istediği için çıkmıştır. Şu farkla ki, Savaşı çıkarmak isteyen Araplar, ilk saldırganlığı İsrail’in yapmasını istemişler ve bu da olmuştur.

Ancak Araplar için, daha Savaşın ilk gününde bir hezimet oldu. Arapların 1967 Savaşı’nın çıkmasını istemelerinde ve savaşı kışkırtmalarında üç önemli neden rol oynamış görünmektedir:

* Başkan Nasır’ın gerek 1948, gerek 1956 Savaşı’nın ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu’da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı ki, bunun siyasi neticeleri de çok geniş olabilirdi.

· 1956’dan beri Sovyet Rusya, Mısır ve Suriye’yi o kadar silahlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler dahi gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nı Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür.

· Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamıyacağı düşüncesi.

Altı gün sürdüğü için Altı Gün Savaşı adını alan 1967 Arap-İsrail Savaşı’nın başlangıç gelişmelerini, 1966 yılının son aylarında oluşmaya başlayan Suriye-İsrail gerginliği teşkil eder. Çoğunluğu Ürdün’de bulunan ve diğer Arap ülkelerine de dağılmış bulunan Filistinlileri teşkilatlandırarak, bunları mücadeleye sevketmek için 1964 Mayısı’nda, Ürdün’ün elinde bulunan Doğu Kudüs’te Birinci Filistin Kongresi toplandı ve burada Filistin Kurtuluş Örgütü kurularak bir de 33 Maddelik Filistin Milli Misakı kabul edildi.

Bu Misak’a göre, İngiliz mandası altındaki Filistin toprakları, Filistinlilerin anavatanı ve 6’ıncı maddeye göre de, "Siyonist istilasından önce", yani 1917 Balfour Deklarasyonunu’ndan önce, Filistin topraklarında devamlı oturan Yahudiler de Filistinli sayılacaktı.

Bunun dışında, 1947 ye kadar Filistin topraklarında yaşayan "Arap vatandaşları" ile, bu tarihten sonra, ister Filistin topraklarında, ister bu toprakların dışında doğmuş olsun, Filistinli babadan olanlar Filistinli sayılacaktı.

9’uncu madde, Filistin topraklarının kurtarılması için silahlı mücadeleyi öngörmekteydi. 15’inci madde, "Büyük Arap Vatanı"ndan siyonist, emperyalist istilanın kovulmasından ve Filistin’deki siyonist varlığının tasfiyesinden söz etmekteydi.

19’uncu madde, Filistin’in 1947’deki taksimini ve İsrail Devleti’nin kurulmasını geçersiz sayıyordu. 21’inci madde, Filistin topraklarının tamamen kurtuluşu yerine geçecek her türlü çözümü reddediyordu.

Kudüs Kongresi’nde, 9’uncu maddenin öngördüğü silahlı mücadeleyi yürütmek üzere fedayin denen gerillalardan meydana gelen bir askeri teşkilat olan El-Fetih (Al-Fatah) teşkilatı kurulmaktaydı.

1966 Şubatı’nda Suriye’de iktidarda bulunan Baas Partisi’nin sol kanadı bir darbe yaparak, iktidarı ele geçirdi. Bu sol iktidar ile birlikte, Suriye-İsrail sınırında olayler çıkmaya başladığı gibi, bu yeni Baascılar, Başkan Nasır’ı İsrail’e karşı yumuşak davranmak ve Birleşmiş Milletler’in kanadının altına sığınmakla suçluyordu.

1966 Ekimi’nden itibaren de Suriye topraklarından hareket eden El-Fetih fedayini, İsrail topraklarına saldırılara başladılar. İsrail, bu saldırıları Güvenlik Konseyi’ne şikayet ettiğinde, oradan Suriye aleyhine bir karar çıkarmak mümkün olmadı. Zira her kararı Sovyet Rusya veto etmekteydi. Bu ise Suriye’yi daha da tahrik etti.

Suriye Başbakanı Ekim ayında "Biz İsrail’in güvenliğinin bekçisi değiliz" diyordu. Kasım ayında ise, Suriye ile Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu gelişmeler üzerine İsrail, fedayin saldırı ve akınlarına karşı, Kasım ayının ortalarından itibaren, "mislile mukabele" taktiğini tatbike başladı. Yani, yapılan en küçük bir saldırıya karşı, en ağır bir şekilde ve ağır silahlarla karşılık verilmeye başlandı. Bu suretle, bir yandan Suriye-İsrail, bir yandan da Ürdün-İsrail sınırlarında gerginlik her geçen gün biraz daha artmaya başladı.

Ocak-Nisan 1967 döneminde Suriye-İsrail sınırlarında küçük çatışmalardan, tank, topçu ve hava çatışmalarına kadar her türlü faaliyet ortaya çıktı. 7 Nisan 1967 günü Suriye ile İsrail arasındaki hava muharebesinde İsrail uçakları Şam üzerinde uçtuğu gibi, altı tane de Suriye uçağını düşürdüler.

7 Nisan olaysi, Suriye ve Araplar için haysiyet kırıcı olmuştu. Bilhassa düşürülen uçakların Sovyet yapısı olması, Sovyetler için de olaynin prestij kırıcı olmasına sebep oldu. Bundan dolayı Sovyetler, Suriye’yi daha silahlandırdıklarından başka, Suriye üzerindeki kontrollarını da arttırdılar. Öyle görünür ki, 7 Nisan’dan sonra meydana gelen en küçük bir olay, İsrail’e komşu Arap ülkelerinin İsrail ile münasebetlerinin gerginleşmesine, kendi çapından daha büyük katkıda bulunmuştur.

Mayıs ayından itibaren Suriye’den İsrail topraklarına fedayin akınları daha da yoğunlaşmaya başladı. İsrail Başbakanı Levi Eshkol, 11 Mayıs’ta radyoda yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "İsrail hükümeti gayet iyi biliyor ki, teroristlerin merkezi Suriye’dir. Fakat biz prensibimizi tesbit ettik: Saldırgana mukabil darbeyi vurmanın zamanını, yerini ve vasıtasını biz seçeceğiz"

Eshkol’ün bu sözlerinden sanıldı ki, İsrail Suriye’ye karşı harekete geçmeye karar vermişti. Sonradan görüldü ki, İsrail’in seçtiği hedef Mısır’dır. Bu yanılgı dolayısıladır ki, Mısır Genelkurmay Başkanı 14 Mayıs’ta Şam’a giderek görüşmelerde bulundu. Bundan sonra olaylar hızla akmaya başladı.

16 Mayıs’ta Mısır Silahlı Kuvvetleri alarm durumuna geçirildi. Esasen 14 Mayıs’tan itibaren Mısır kuvvetleri, 1956’dan beri Birleşmiş Milletler barış gücünün kontrolünde olan Sina’ya girmeye başlamıştı. Yine 16 Mayıs’ta Mısır, gerek Sina Yarımadası’nda ve Gazze’de bulunan ve gerek Akabe Körfezi’nin Kızıldeniz’e çıkış noktası olan Tiran Boğazı’ndaki Şarm el-Şeyh’deki Birleşmiş Milletler askerlerinin buralardan çekilmesini istedi. B.M. askerleri, 19 Mayıs’tan itibaren buralardan çekilmeye başladı ve yerlerini Mısır askerleri aldı.

Bu olay, Arap-İsrail gerginliğinde önemli bir tırmanma teşkil etmekteydi. Mısır, bu hareketi ile iki cepheden İsrail’e karşı pozisyon alıyordu. Biri, Sina’yı tamamen kontrolü altına almak suretiyle, İsrail’e karşı doğrudan hareket imkânını kazanması ve arada B.M. Kuvvetleri’nin mevcut olmamasıydı. İkincisi ise, Şarm el-Şeyh’e askerini sokmakla, İsrail’in Kızıldeniz’e çıkışı olan Tiran Boğazı’nı kontrol altına alıyordu.

Nasır, bununla da yetinmedi ve 22 Mayıs’ta Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine ve 24 Mayıs’ta da bütün deniz trafiğine kapadı. Bu sonuncu tedbir ile, İsrail’e başka ülke gemilerinin yardım getirmesini önlemiş olmaktaydı.

22 Mayıs’tan itibaren Tiran Boğazı’nın ve arkasından Akaba Körfezi’nin kapatılması, Orta Doğu’daki havayı birdenbire gerginleştirdi. Çünkü, İsrail Mısır’ın bu hareketini, kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul etti. Bu sebeple, 23 Mayıs’tan itibaren Amerika ve Sovyetler harekete geçerek, bir savaşı önleme çabalarına giriştiler.

Vietnam Savaşı’nın Kongre’de uyandırdığı tepkiler dolayısıyla Başkan Johnson, İsrail meselesinde fazla ileri gitmekten korkuyor ve ellerini bağlı hissediyordu. Onun için, Sovyet Rusya’nın da Orta Doğu’da herhangi bir avantaj elde etmesini önlemek için, bu devletle beraber hareket etme kararı aldı. Bu, Sovyetlerin de işine geldi. Çünkü 7 Nisan’daki hava muharebesinde Suriye’nin İsrail karşısında hiç bir şey yapamaması, Sovyetlerin Araplara olan güvenini sarsmıştı.

Fakat Sovyetler, bir yandan da Arapların güvenini kaybetmek istemiyorlardı. Bu sebeple, bir yandan Amerika İsrail’i, öte yandan da Sovyetler Suriye ve Mısır’ı yatıştırmaya çalıştılar. İki büyük devletten gelen bu yatıştırma faaliyetinin hiç bir faydası olmadı. Hava yatışacağı yerde, daha da gerginleşti. Nasır, 26 Mayıs’ta yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Eğer savaş gelecek olursa, bu topyekün bir savaş ve hedefimiz de İsrail’i yoketmek olacaktır. Bu savaşı kazanacağımıza inanıyoruz ve şimdi İsrail ile savaş için hazırız. Bu sefer 1956’daki gibi olmayacak. O zaman İsrail ile değil, İngiltere ve Fransa ile savaşmıştık".

Al Ahram Gazetesi’nin başyazarı Muhammed Heykel de, yine aynı gün, "Savaş kaçınılmazdır. Araplar ilk defa olarak iradelerini İsrail’e kabul ettirebileceklerdir" diyordu. Bu arada, Güvenlik Konseyi de 23 Mayıs’tan itibaren toplantılar yaparak ve bir takım kararlar alarak bir krizin patlamasını önlemeye çalıştı. Fakat bunlar da savaşı önlemeye yetmedi.

30 Mayıs’ta Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) ile Ürdün arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya 4 Haziran’da Irak da katıldı. Mısır Başkanı Nasır, bu katılım dolayısıyla yaptığı konuşmada, "1956 ihanetinin intikamını almak için savaşın başlamasını şiddetle arzuluyoruz. Bu savaş bütün dünyaya Arapların da, İsrail’in de ne olduğunu anlatacaktır" diyordu.

Krizin başlangıcında Sovyetler, İsrail’in ilk önce Suriye cephesinden harekete geçeceğini tahmin etmiştir. Daha sonraları Başkan Nasır, İsrail’in Sina cephesinde harekete geçeceğini, ancak cepheden saldırmayıp, Gazze koridorundan girmesini beklemiştir. Halbuki bunların hiç biri olmadı. Arapların istediği gibi ilk saldırıyı İsrail yaptı. Fakat Araplara ilk ve ağır bir darbe indirmek için 5 Haziran 1967 sabahı 7:30’dan itibaren havalanan İsrail uçakları, Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombardıman etmeye başladılar.

Mısır’a yapılan baskında, İsrail uçakları, Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinde çok alçaktan uçarak, Mısır’ın Batı sınırlarına ulaşmışlar ve saldırılarını batıdan yapmışlardır. Sina üzerinden değil. O kadar ki, İsrail uçakları Irak’a da ulaşarak Habbaniye Havaalanı’nı bile bombardıman ettiler.

5 Haziran günü akşam olduğu zaman, 16 Mısır havaalanı artık kullanılmaz hale gelmiş ve 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve bir çok da Irak uçağı yerde tahrip edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı o gün 400’ü aşmış bulunuyordu.

Havaların kontrolu artık İsrail’in elindeydi. Araplar, 5 Haziran günü 160 İsrail uçağını düşürdüklerini iddia etmiş iseler de, bu iddianın gerçekle hiç bir alakası olmadığı görülmüştür. Havalardaki üstünlük, İsrail’in kara harekâtını da kolaylaştırmıştır. Bilhassa Sina Yarımadası’ndaki muharebelerde Mısır’ın zırhlı kuvvetleri, İsrail zırhlı kuvvetlerinden ziyade, havadan İsrail uçaklarından ağır darbeler yemiş ve perişan olmuşlardır. Bundan dolayı, İsrail kuvvetleri üç gün içinde bütün Sina’yı ele geçirip, 7 Haziran akşamı Süveyş Kanalı’nın sağ kıyısındaki, kuzeyde Kantaro, ortada İsmailiye ve güneyde de Port Tevfik’e ulaşmışlardır.

Bu durumda Mısır’ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 8 Haziran’da İsrail ile ateşkesi kabul ederek, İsrail kuvvetlerinin Kanal’ın diğer yakasına geçmesini önlemiştir.

İsrail için 1967 Savaşı’nın en çetin cephesi Ürdün cephesi ve Batı Şeria cephesi olmuştur. Ürdün kuvvetleri, gerçekten İsrail’i uğraştırmış ve ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Fakat onlar da Mısır’dan daha fazla dayanamadı. 7 Haziran günü Nablus muharebesini kaybedip, şehir, İsrail kuvvetlerinin eline geçince, İsrail bütün Batı Şeria’yı işgal etmiş oluyordu. Bu sebeple 7 Haziran akşamı Ürdün de İsrail ile ateşkesi kabul etti.

8 Haziran’dan itibaren Suriye cephesinde Golan Tepelerinde muharebeler şiddetlendi. Suriye, Golan Tepelerinden aşağıdaki İsrail yerleşim merkezlerini 1956’dan beri 11 yıl süre ile bombalamıştı. Yani bu tepelerin, İsrail’in Suriye’ye karşı savunması bakımından stratejik bir önemi vardı. Suriyeliler de İsrail karşısında fazla dayanamadılar. İsrail kuvvetleri, Golan Tepelerini aldıktan sonra, Suriye topraklarında ilerlemeye başladılar. İsrail kuvvetlerinin ilerleme istikameti Şam’dı.

İşte tam bu sırada, 10 Haziran günü Sovyetler, Amerika’ya başvurarak, İsrail ilerlemesi durdurulmadığı takdirde, "askeri harekât" da dahil gerekli tedbirleri alacaklarını bildirdiler. Bu sırada İsrail kuvvetleri, Şam’a 40 mil mesafedeki Kuneitra’ya girmiş bulunuyordu. Dolayısısıyla İsrail, Kuneitra’da durdu ve o gün saat 16:30’da da İsrail ile Suriye arasında ateşkes başladı. Altı Gün Savaşı böylece sona ermiş oluyordu.

Savaşın sonu Araplar için tam bir hezimetti. Savaştan sonra bir Arap askeri gücü kalmamıştı. Mısır, Sina’ya 80-100 bin kişilik bir kuvvet sürmesine rağmen bir şey yapamamıştı. Mısır, 600-800 tank kaybetmişti. 100’den fazla kullanılabilir Sovyet yapısı tank İsrail’in eline geçmişti. Yine Mısır’ın 400 topu ile 10.000 askeri aracı Sina’da tahrip edilmişti. Tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı 441 olarak tesbit edilmiştir ki, bunun içinde Sovyet yapısı 280 Mig ve 60 Ilyuşin uçağı da bulunmaktaydı. Başka bir deyimle, 1967 Arap yenilgisi, aynı zamanda Sovyet silahlarının da yenilgisi idi.

Arapların bu silah kaybı, Sovyetlerin bu ülkeleri tekrar silahlandırmak için daha sıkı kontrolü altına alması ve Orta Doğu’da daha fazla söz sahibi olmak için de bir fırsat olmaktaydı.

1967 zaferi ile İsrail, topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze ve bütün Sina Yarımadası İsrail’in eline geçtiği için İsrail, Süveyş Kanalı’na dayanmış ve güneyde de Şarm-el-Şeyh’i alarak Tiran Boğazı’nın kontrolüne sahip olmuştur. Yine Sina’nın kuzeydoğusundaki Gazze Bölgesi de İsrail’in eline geçmiştir.

İsrail, Ürdün’den Şeria Nehri’nin batısındaki bütün toprakları alarak, Şeria Nehri, Ürdün ile İsrail arasında sınır olmuştur. Keza, Ürdün’ün elindeki Doğu Kudüs de İsrail’in eline geçmiştir ki, bu suretle 2000 yıldan beri ilk defa olarak Yahudiler Kudüs’e tekrar sahip oluyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 400 yıl elinde tuttuğu kutsal Kudüs’ü, Araplar, 50 yıl ellerinde tutamamışlardı.

İsrail, Golan Tepeleri denen ve Kuneitra’ya kadar uzayan Suriye topraklarını da işgal etmişlerdi. İsrail, bu toprakları elde etmekle, kendisi için gerekli güvenlikli sınırlara sahip olmaktaydı. Fakat, İsrail’in bu güvenliğine karşı da, Sovyetler bilhassa Mısır ve Suriye üzerindeki nüfuzunu daha da arttırarak, bir bakıma bu güvenliği belirli ölçüde zayıflatmış olmaktaydılar. Zira, 1967 Savaşı’ndan sonra Sovyetler, Arap ülkelerini yeniden silahlandırmaya başlayarak İsrail karşısında bir silah dengesi kurmaya çalıştıkları gibi, bundan da daha önemlimi, Akdeniz’deki varlıklarını arttırdı.

Bu savaştan sonra Sovyet donanması hemen 50-60 parçaya çıkarıldığı gibi, Sovyetler, Suriye’nin Lazkiye ve Mısır’ın da İskenderiye Limanı’nda deniz üssü elde ettiler. Bu ise, bu iki ülkenin daha fazla Sovyet nüfuzu altına girmesi idi.

Sovyetlerin Araplar üzerindeki koruyuculuğu, daha savaşın son günlerinde başlamıştı. 10 Haziran günü Sovyetler Amerika’ya başvurup ateşkesi sağlamamış olsalardı İsrail kuvvetlerinin Şam’a girmesi belki işten bile olmayacaktı. Sovyetlerin koruyuculuğu bu kadarla da kalmadı. Güvenlik Konseyi’nde Amerika’nın vetosu ihtimali dolayısıyla, Genel Kurul’dan Araplar lehine bir karar çıkarmak amacı ile, B.M. Genel Kurulu’nun 19 Haziran’da olağanüstü toplantıya çağrılmasını sağladı. Ancak, Genel Kurul’da 21 Temmuz’a kadar yapılan toplantılarda, Arap-İsrail barışı için ortaya atılan hiç bir formül, gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine mesele Güvenlik Konseyine havale edildi.

Genel Kurul, 4 Temmuz2da, Pakistan tarafından teklif edilen ve Türkiye, İran, Gine, Mali ve Nijer tarafından desteklenen karar tasarısını kabul etti. 20 çekimsere karşı 88 oyla kabul edilen bu karar, İsrail’i, Kudüs’ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet ediyor ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu. Güvenlik Konseyi ise İsrail’i destekleyen Amerikan ve Arapları destekleyen Sovyet görüşlerini uzlaştırmak için uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, nihayet, 22 Kasım 1967’de 242 sayılı kararı kabul etti.

Karar, İsrail’in bu son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörmekteydi. Kararın bundan sonraki kısmında da, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi isteniyor ve yine her devletin barış içinde, tehdit ve kuvvet kullanılmasından uzak olarak, güvenlikli ve tanınmış sınırları içinde yaşaması hakkı kabul edilmekteydi.

Kararın üçüncü maddesine göre de, bu kararın yukarıdaki prensipleri çerçevesinde barışcı ve taraflarca kabul edilmiş bir anlaşmanın gerçekleştirilmesi amacı ile, Genel Sekreteri, taraflar arasında temas sağlamak için bir özel temsilci tayin edecekti.

242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının 3’üncü maddesi gereğince, B.M. Genel Sekreteri, İsveçli diplomat Gunnar Jarring’i taraflar arasında temas ve anlaşma sağlamakla görevli özel temsilci seçti. Ancak Jarring’in temasları ve faaliyeti hiç bir netice vermedi. Fakat bu arada Amerika, barışı sağlama çabalarına aktif bir şekilde girdi. Çünkü, 1968 seçimlerinde başkanlığa gelen Richard Nixon, nasıl Vietnam meselesini bir an önce sona erdirmeye karar vermiş ise, Orta Doğu’da da barışı gerçekleştirerek Amerika’nın prestijini tamir etmeye kararlı idi. Çünkü, İsrail’in 1967 Savaşı’ndaki tartışmasız zaferi, Araplar tarafından, Amerika’nın İsrail’e yardım ettiği propagandası ile, bir Amerikan aleyhtarlığına dönüştürülmüştü.

Nixon, bilhassa bu aleyhte propagandayı önlemek ve Amerika’nın Orta Doğu’daki itibarını tekrar tesis etmek istiyordu. Bu sebeple Nixon’ın Dışişleri Bakanı William Rogers, Araplarla İsrail’i bir barış çözümü etrafında birleştirmek için çeşitli planlar ortaya attı. Fakat Rogers’ın bu teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Çünkü, Araplar bir barış için önce İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyordu.

Arapların 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını yorumlaması bu şekildeydi ve bu yorum, bugüne kadar devam etmiştir. Buna karşılık, İsrail ise, 242 sayılı kararın 3’üncü maddesine dayanarak, önce bir müzakere masasına oturulmasını ve "güvenlikli ve tanınmış" sınırların tesbitini ve ondan sonra da, İsrail’in, hangi topraklardan çekilecekse, oradan çekilmesi görüşünü savundu. İsrail’in bu görüşü de bugüne kadar devam eden bir görüştür.

ÖZEL MAKALE : BARNABAS İNCİLİ, ÖZEL HARP DAİRESİ, İSRAİL ve FİLO LOG HAMZA HOCAGİL

ÖZEL BÜRO NOTU :İNTERNETTE GEZEN BU YAZI TARZ İTİBARİYLE KOMPLO TEORİSİ OLSA DA VE BAZI KISIMLARI TARAFLI OLSA DA GERÇEKTİR. BARNABAS İNCİLİ DÜNYANIN EN ESKİ 2. İNCİLİ OLARAK BİLİNİYOR VE AŞAĞIDA SEYREDECEĞİNİZ GÖRÜNTÜLER ÖZEL HARP DAİRESİNCE ÇEKİLMİŞ, BİR FETULLAHÇI HAKİM GELENE KADAR MEŞHUR KOZMİK ODADA SAKLANMIŞTIR. ANCAK HAKİM BEYİN ISRARI İLE KOZMİK ODADA SAKLANDIĞI BİLGİSAYARDAN KOPYALANARAK DIŞ ODAK VE SERVİSLERE EL ALTINDAN GİZLİCE AKTARILMIŞTIR. ASLINA BAKARSANIZ BU KONU DEVLET SIRRI KAPSAMINA GİRİYORDU ANCAK GÖRÜNTÜLERİN BİR HAKİM VASITASIYLA DIŞARIYA SERVİS EDİLMESİNDEN SONRA MAALESEF BİR GİZLİLİĞİ KALMADIĞI İÇİN SİZLERİN DE OLAN BİTEN HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMANIZI İSTEDİK. BU KONUYU GÜNDEME GETİREN SAYIN Alparslan Oğuz’A (alparslanoguz) TEŞEKKÜR EDERİZ.

ŞİMDİ YAZIYI DİKKATİNİZE SUNUYORUZ….

Yıl 1981 bugün Şırnak ili içerisinde kalan ancak o dönemde Hakkari’ye bağlı olan Uludere’de bir grup avcı avdan dönerken köpekleri bir mağaraya girip kaybolur. Avcılar köpeklerini bulmak için mağaraya girerler. Köpek bir oyuktan aşağı düşmüş acı içinde inlemektedir. Avcılar bir iple köpeğin düştüğü oyuğa girdiklerinde gördükleri manzara inanılmazdır. Burası

yüzlerce yıldır kimsenin ayak basmadığı kayıp bir yeraltı şehri veya kilisesidir. Yüzlerce odadan oluşan bu esrarengiz yerde taş bir lahit bulurlar. Lahitin kapağını kaldırdıklardında içinde bir ceset, cesedin boynunda bir madalyon ve göğsünün üzerinde duran el yazması bir kitap bulurlar.

Kitabı ve madalyonu alıp çıkarlar oradan. Anlam veremedikleri yazılarla dolu olan bu kitabı kime nereye götürseler de bir türlü ne olduğunu çözemezler. Kitap, bir süre sonra Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat’ın babası Ferhan Babat’ın eline geçer. Ferhan Babat’ın kitabın tarihi değerini anlaması uzun sürmez ancak o da kitabı kime götürdüyse

Papazlar dahil kimse kitabın hangi dilde yazıldığını anlayamaz. Kitapta yazılanları bir türlü çözemezler.

Bu kez Babat, içeriğinde ne olduğunu bilmediği bu kitabı satmak için girişimlerde bulunur. Dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler’e kitaptan bahseder. Şengüler, kitabı inceler ve kitabın önemini anlamak için iki sayfasını filolog Hamza Hocagil’e götürür. Hamza Hocagil, Türkiye’de Aramice’yi bilen iki üç insandan biridir. Hamza Hocagil bu

dilin Hz. İsa’nın konuştuğu dil olan ARAMİCE olduğunu anlar. Hocagil kitabın ilk sayfasındaki şu ibareyi çözümler:

‘Ben Kıbrıslı Barnabius… Tespihe layık âlemlerin Rabbi’nden bir bütün olarak, Ruhu’l Kudüs’le Meşaha’ya vahyolunanı bu kitabı tıpkı İsa’dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.’

Hamza Hocagil bu kitabın, adı çokça duyulan ama varlığı yokluğu bir muamma olan AZİZ BARNABAS İNCİLİ olduğunu anlamıştır. Bu kitap dinler tarihini ve dolayısıyla bütün bir dünya tarihini değiştirecek öneme haiz bilgiler içermektedir. Kitap İstanbul’a getirilecekken Diyarbakır’da bir yol kontrolü sırasında askerler tarafından ele geçirilir. Kitap bir şekilde Özel Harp Dairesine kadar ulaşır. Ancak Hamza Hocagil dışında hiç kimse bu kitabın önemini kavrayamamıştır. Çünkü bugün bilinen bütün incillerin hiçbirinin Aramice orijinali yoktu. Üstelik tümü Grekçe’den yapılan tercümelerden oluşuyordu. En eskisi de dördüncü yüzyıla aitti. Oysa Hz. İsa’nın dili Aramice’ydi ve bulunan İncil üzerinde yapılan karbon 14 testine göre incilin yazıldığı papirüsler milat öncesine tarihlenirken, yazıda kullanılan mürekkep ise Milattan hemen sonraki I. Yüzyıla tarihlenmişti. Yani muhtemelen bu İncil, Hz. İsa’nın yaşadığı veya çarmıha gerildiği zamandan hemen sonra yazılmıştı. Zaten aslen Kıbrıs’lı olan Aziz Barnaba, Hz. İsa’nın Vahiy katibiydi. Ve Yahuda İskariot’un İsa’ya ihanet etmesinden sonra 12. Havari olarak seçilmişti.

Bu sırada fısıltı gazetesi aracılığıyla kitabın bulunduğu haberi giderek yayılmış ve bu kitabın önemini bilen diğer kurumlar da işin içine dahil olmaya başlamıştır. Hal böyle olunca başta Vatikan olmak üzere, CIA, MOSSAD, MİT, GENELKURMAY ve Türkiye’nin yakın dönemde adını duyduğu ama aslında kökleri daha eski olan SÖZDE ERGENEKON örgütü işin içine dahil olur.

Hatta öyle ki; ABD Başkanı Jimmy Carter Türkiye’ye bir ziyaret için geldiğinde Turgut Özal’a BARNABAS İNCİLİ’ni sorar. Bunun üzerine kitabın önemi anlaşılır ve Genelkurmay bu kitabı koruma altına alır. Hamza Hocagil, Askerin gözetimi altında parça parça bu incili çözümlemeye başlar. Hamza Hocagil kitabın çözümledikçe çok ilginç bilgilere ulaşır.

Mesela Hz. Muhammed’in haber verildiği ayetleri görür. Hamza Hocagil bunu şu sözlerle ifade ediyor: "Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ayette, ‘Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak(!)’ diyordu.’

Hamza Hocagil, Kitabı çözümledikçe bu İncil’in şu ana kadar bilinen İncillerden çok farklı bir içeriğe sahip olduğunu ve bir şekilde Kur’an ile örtüştüğünü fark etti. Ancak daha da önemlisi son sayfaya geldiğinde Hocagil, ilginç bir detayla karşılaşır. Bu incilin toplam dört nüsha olarak yazıldığını ve diğerlerinin nerede olduğu açıkça belirtilmektedir.

Hocagil bunu da şu sözlerle ifade ediyor: ‘İnciller’in biri İsrail’de, diğeri Arabistan Yarımadası’nda diğeri ise Kuzey Irak’ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa’nın verdiği Barnabas İncili’nin son sayfalarında Hz. Davut’un kendi eliyle yazdığı Aramca Zebur ve Hz. Harun’un bakır levhalara yazdığı On Emir’in nerede olduğuna ilişkin

bilgiler de vardı.’

Bu bilgilere dayanarak Hamza Hocagil, diğer İncillerin peşine düşer. İlk İncil’i İsrail’de HZ. Davud’un Sarayı olduğu iddia edilen yerde bulur. Aslında Hz. Davud’un Sarayı da Arkeoloji tarihi açısından bir muammadır. Çünkü bugüne kadar bu sarayın kesin olarak bulunduğuna dair bir kanıt yoktur. Ancak Hocagil’in yapmış olduğu bu keşif kazı yapılan yerin Hz.

Davud’ın Sarayı olma ihtimalini neredeyse kesinleştirmiştir. İsrail’deki kazıda görev alan ve hatta kazı yapılması iznini sağlayan kişi İSRAİL’in eski cumhurbaşkanı ISHAAC RABIN’ın torunu olan VICTORIA RABIN’dir.

Victoria İstanbul’da Arkeometri okurken Hamza Hocagil ile tanışır. Dedesinin siyasi kişiliğini ve bağlantılarını kullanarak Hocagil ile birlikte burada kazıya başlar. Ve aynen Barnabas’ın tarif ettiği gibi burada Barnabas İncili’nin dört nüshasından biriyle birlikte Hz. Davud’un kendi el yazısyla Yeşil bir deri üzerine yazdığı ZEBUR ve Hz. Harun’un bakır bir levha üzerine yazdığı ON EMİR plakasını bulurlar.

Hamza Hocagil, burada bulduğu İncil’i tercüme edip Victoria Rabin’e okuduğunda, Victoria, hiç tereddüt etmeden Müslüman olmayı kabul eder. Henüz 27 yaşında olan Victoria Müslüman olduktan sonra Etyopyalı bir Yahudi tarafından öldürülür. Victoria’nın öldürülmesine neden olan olay ise Vatikan’ın İsrail’de bulunan bu İncil’i 350 bin Euroya almak

istemesine karşı çıkmasıdır. Bu arada Vatikan adına kitabı almak isteyen Kardinal Mario’da esrarengiz bir biçimde ölür.

Hamza Hocagil, İsrail’de bulunan bu İncil’i daha sonra Yunanistan’da bulunan MARKOS yayıncılık için İngilizce ve Almanca olarak tercüme eder. Hamza Hocagil, İsrail’in bu incili tercüme etmemesi için kendisini tehdit ettiğini söylüyor. Yunanistan’a yapılan bu tercümede aracı olan kişi ise Ergenekon davasından adını herkesin çok iyi bildiği VELİ KÜÇÜK’e

yakınlığıyla bilinen yaveri ADEM TAŞDEMİR’di.

TAŞDEMİR ve VELİ KÜÇÜK’ün YUNANİSTAN ile olan bağlantıları da dikkate değerdir. FİNANSBANK’ın sahibi olan Hüseyin ÖZYEĞİN’in banka hisselerinin bir bölümünü Yunanistan OROTDOKS KİLİSESİ’nin de büyük oranda hisse sahibi olduğu (National Bank of Greece) NBG BANK’a satılımasında gerekli olan Genelkurmay izni için Veli Küçük ve Yaveri Adem Taşdemir’in aracı olduğu bilinmektedir. Ergenekon soruşturmasında Veli Küçük’ün de sık sık ziyaret ettiği ancak tuhaf biçimde hiçbir cemaati bulunmayan TÜRK ORTODOKS

KİLİSESİ’nin bu işte bir rolü olabilir mi acaba’

ÖZEL BÜRO NOTU :YUKARIDAKİ PARAGRAF HAKKINDA BİR AÇIKLAMA İHTİYACI HİSSEDİYORUZ. ŞÖYLE Kİ. BARNABAS İNCİLİ KONUSU VE FİNANSBANK KONUSU ERGENEKON DAVASI ESNASINDA KOMUTANIM VELİ KÜÇÜK’E SORULDU. KENDİSİ BU KONUDA ÇOK DETAYLI BİR AÇIKLAMA YAPTI. BİRAZ ÖNCE ARKADAŞLARIM VELİ PAŞAMIN ERGENEKON DAVASI SAVUNMALARINI 2 AYRI BÖLÜM HALİNDE YAYINLADILAR. KAÇIRANLAR BURADAN VELİ PAŞAMIN SAVUNMALARINI OKUYABİLİRLER. KOMUTANIM BU KONUDA AÇIKLAMA YAPARKEN BEN DE ORADAYDIM. ÖZETLE ŞÖYLE SÖYLEDİ. “BARNABAS İNCİLİ, HRİSTİYANLIĞIN BUGÜNE KADAR SÜREGELEN RETORİKLERİNİ TOPTAN DEĞİŞTİREBİLİR BİR ÖNEME SAHİP OLDUĞU İÇİN BİZ DE KONUNUN ÖNEMİNE BİNAEN DAHİL OLDUK. AMA TÜM YAPTIKLARIMIZ DEVLETİN RESMİ KURUMLARININ BİLGİSİ VE İZNİ İLE OLMUŞTUR” DEĞERLİ TAKİPÇİLER, EĞER BEN BURADA BU AÇIKLAMAYI YAPMASAYDIM MAALESEF KAMUOYU BU KOMPLO TEORİSİNİ VE VELİ KÜÇÜK PAŞAMIZIN ROLÜNÜ YANLIŞ ANLAYABİLİRDİ. TUĞGENERAL RÜTBESİNE GELMİŞ SAYGIN BİR KOMUTANIN KENDİ MENFAATİ İÇİN ÇALIŞTIĞI GİBİ AKIL VE İZAN DIŞI SUÇLAMALARLA KARALAYABİLİRDİ. LÜTFEN OKURLAR BU DİPNOTU DİKKATE ALARAK OKUSUNLAR. TEŞEKKÜRLER. (ERKUT ERSOY-ÖZEL BÜRO SÖZCÜSÜ)

Bu arada Barnabas’ın Kıbrıslı olduğunu söylemiştik. Garip işler ve ilişkiler burada da devam ediyor. 1996 yılında Kıbrıs’ta içinde Aziz Barnabas’ın mezarının olduğu bir kiliseye gece yarısı gelen üniformalı Türk askerleri burada bir takım işler çevirir. Ertesi gün gazetelerde "Kıbrıs’ta Kilise Soyuldu" haberi çıkar. Ancak işin iç yüzü hiç de öyle değildir. Çok kıymetli ikonalarla dolu olan Kiliseye gelen askerler kilise de gece nöbet tutan güvenlikçilere burada bir tatbikat yaptıklarını söyleyerek sakin olmalarını söylerler. Paha biçilemeyen ikonalarla dolu

olan Kilise’den o gece hiçbir şey çalınmamıştır. Askerler sadece Aziz Barnabas’a ait olan mezarı kazarak iki taş lahit kapağını çıkarıp bir kenara attıktan sonra mezardan her ne alındıysa belli olmadan tekrar alelacele kapatarak oradan ayrılmışlardı. Bu olayın üzerine giden tek kişi olan Kıbrıslı Gazeteci KUTLU ADALI yazdığı yazılarda o mezardan çıkarılan şeyin ne olduğunu soruyor ve bu işin ardındakilerin kim olduğunu araştırıyordu.

Ancak bilindiği gibi KUTLU ADALI bu sorularına cevap bulamadan Fail-i Meçhul bir biçimde öldürüldü. Geride Şu sorular kaldı: Kutlu Adalı’nın öldürüldüğü zaman Mehmet ÖZBAY sahte kimliği ile dolaşan ve daha sonra meşhur SUSURLUK kazasında ölen ABDULLAH ÇATLI’nın ve YEŞİL kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Kıbrıs’ta olması tesadüf müydü’ ABDULLAH ÇATLI’nın Kıbrıs’ta Ömer Lütfü Topal’a ait bir otelde İSRAİL’li bir kadınla birlikte olması tesadüf müydü’ Hatta Çatlı’nın bu kadınla aşk yaşadığı (Kadının adı Aydoğan Vatandaş’ın APOKRİFAL kitabında var ancak ben bu yazıyı yazarken kitap yanımda olmadığı için adını hatırlayamadım -Mehmet Oğuz-) ve bu kadınla birlikte bir şirket kurduğu, Susurluk- kazasından sonra bu kadının izinin bir daha hiçbir yerde görülmemesi bir tesadüf müdür’ Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı cinayetle ilgili olarak AİHM’e başvurdu ve Türkiye olayın aydınlanması için gereken özeni göstermediği gerekçesiyle mahkum oldu.

Sonuç: Hakkari’de bulunan Barnabas İncili bugün hala Genelkurmaya bağlı Özel Harp Dairesi’nin İstanbul Balmumcu’daki binasında çok sıkı güvenlik tedbirlerinin alındığı bir odada saklanmaktadır. Geri kalan diğer üç nüshanın akibeti belirsizdir. Bugün piyasada ve hatta internet ortamında Barnabas İncili olarak bilinen pek çok kitap ve yazı bulmak mümkündür.

Ancak bunların içeriğin ne kadar sahih olduğu şüphelidir. Çünkü üzerinde bu kadar entrikaların döndüğü bir kitabın içeriğinin olduğu gibi insanlara duyurulması akla pek de yatkın gelmiyor. Zira bu kitap taşıdığı içerik açısından dinler tarihini ve dolayısyla da dünya tarihini değiştirecek bir öneme haiz.

Bununla birlikte bu kitabı okuduktan sonra Müslüman olmayı seçen Victora Rabin gibi birçok kişi inançlarını bir anda değiştirebilir. Bir kurum hariç: VATİKAN. Çünkü Vatikan artık bir inanç merkezi olmaktan çıkıp dünyanın en büyük tacari ve siyasi şirketine dönüşmüştür. Hamza Hocagil, Vatikan ile yaptığı görüşmelerde bir kardinalin kendisine "Gökten İsa da gelse biz bu inancı ve kurumu asla değiştirmeyiz, değiştiremeyiz" dediğini aktarıyor.

Sadece Vatikan mı’ Köklerini Ezoterik ve Batıni inançlara göre temellendiren daha birçok resmi ve gayrı resmi yapı, çıkar ilişkilerinin ve dünya üzerindeki siyasi dengelerin korunması için bu tür sansasyonel değişimleri asla kabul edemezler. Çünkü bu sistem yeni bir şey değil, nesilden nesile aktarılan binlerce yıllık bir kontrol mekanzimasıdır. Haçlı Seferlerinin başladığı dönemde kurulan Tapınak Şövalyelerinden, Hitler’in ardındaki gizli güç olan THULE’ye, MASON localarından ve İtalya’daki GLADİO’dan tutun da Türkiye’deki ERGENEKON’a kadar bütün bu derin güçler devletler üstü bir kontorl mekanizmasının parçalarıdır. Bu dengeler dünya üzerindeki siyasi, ekonomik, dini, ve sosyo kültürel yapıları kendi çıkarları doğrultusunda organize ederler. Şimdi size belki de ilk kez duyacağınız bazı bilgiler vererek yazımızı sonlandıralım…

Hitler’in Yahudileri katletmek için gaz odalarında kullandığı kimyasalları satan firmanın ABD menşeili bir Yahudi firması olduğunu, Hitler’i iktidara getiren THULE örgütünün MASONİK yahudi bağları olduğunu ve bu THULE örgütünün kurucularından birinin 1950 lerde Türkiye’ye gelerek, bugünkü ERGENEKON’un oluşumunu sağlayan ilk tohumları attığını biliyor muydunuz’

1960 larda Adnan Menderes ile birlikte Celal Bayar’ın idam edilmesini engelleyen asıl gücün VAtikan olduğunu biliyor muydunuz’ Piskopos Angelo Roncalli, Gül ve Haç Örgütü Üyesi bir ruhbandı. Roncalli 1935’e kadar Sofya’da Vatikan’ın Diplomatik Servisi’nde (Vatikan’ın Gizli İstihbarat Örgütü) çalışmış sonra da Apostolik Temsilci olarak Türkiye’ye gönderilmişti.

Roncalli Türkiye’de bulunduğu yıllarda (1935-45) çok iyi Türkçe öğrenmişti. Kardinal Roncalli’nin Türkiye’deki en yakın dostlarından biri Celal Bayar’dı. Bayar, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Gül ve Haç üyesi olan dostu Roncalli’nin ricasını kırmadı ve Vatikan’ın Türkiye’de bir büyükelçilik açması için gereken emirleri verdi. Bu dostluk yıllar sonra Celal Bayar’ı ipten kurtarmıştı…

Bundan sonrasını AYTUNÇ ALTINDAL’IN KİTABINDAN OKUYALIM:

"Celal Bayar eski dostu Roncalli Papa seçilince Vatikan’a giderek onu bizzat makamında kutlayan ilk Türk ve Müslüman devlet başkanı oldu. O güne kadar hiçbir Müslüman devlet başkanı, Papa’nın ayağına gitmemişti. Bu sürpriz ziyaret Vatikan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde Ortodoks âlemine karşı bir gözdağı oldu. İstanbul’lu Papa, Bayar’ın bu cesur

girişimini karşılıksız bırakmadı. 1960’ta yapılan askeri darbede Yassıada’ya gönderilen ve daha sonra da idama mahkûm edilen Celal Bayar’a çok anlamlı bir jest yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri adına Celal Bayar’ı idama mahkûm eden Sıkıyönetim Mahkemesi idamdan birkaç saat önce kararından vazgeçti. Bir gece önce Ankara’ya gelen ve bizzat Papa 23.

John’un mesajını ileten bir kardinal, darbeci subaylara Celal Bayar idam edilirse Papa’yı ve tüm Katolik âlemini karşılarında bulacaklarını en sert dille bildirdi’" (Aytunç Altındal- Tapınak Şövalyeleri)

Buraya, okuyunca şaşıracağınız ve belki birçoğunuzun daha önce hiç duymadığı çok daha fazla not ekleyebilirdim. Ancak, hem yazı bütünlüğünü bozması ve hem de yazıyı gereğinden fazla uzatarak okuyanların gözünü korkutmaması için eklemedim. Ayrıca söz konusu inanç olunca, hepimizin hassas olduğu bir konuya temas etmenin zorluğu giriyor devreye… Bu

konuda sadece şunu belirtmek isterim. Hepimiz bugün sıkı sıkıya bağlandığımız inançlarımızın köklerini mutlaka araştırmak zorundayız.

Karşımıza çıkacak olan tuhaf bilgiler ve benzerlikleri görünce bugünkü inanç ve ibadet biçimlerimizin aslında hiç de kendi inancımızla başlamadığını, ilk insandan başlayarak gelen birçok ritüelin zaman içinde şekil ve içerik değişikliğine uğrayarak bugüne geldiğini göreceksiniz…

Bunun için hiç kimse "sonuçta hepsinin kökeni Allah, Tanrı, YEHOVA vs. dir" demesin… İşin aslı bu kelimlerin de köklerini araştırın derim size… Kur’an’ın İncil’in Tevrat’ın Zebur’un ne manaya geldiklerini, niçin böyle adlandırıldıklarını düşünün… 12 Havari, 12 İmam, 12 Burç, 12 Kabile, Göğün 7 kat üstü ve 7 kat altı, 4 büyük melek, 1 olan Tanrı, 40 Aziz, 40

Haramiler, 40 lar Cemi vs. sayıların ilk çıkışlarını araştırın. Bulduğunuz sonuçlar sizi belki şaşırtacak, belki hayal kırıklığına uğratacak, belki de dünyaya bakışınıza yeni bir açı kazandıracak… kim bilir…

VİDEO LİNK :

www.dailymotion.com/video/x2ozj86

ÖZEL MAKALE : BARNABAS İNCİLİ, ÖZEL HARP DAİRESİ, İSRAİL ve FİLO LOG HAMZA HOCAGİL

ÖZEL BÜRO NOTU :İNTERNETTE GEZEN BU YAZI TARZ İTİBARİYLE KOMPLO TEORİSİ OLSA DA VE BAZI KISIMLARI TARAFLI OLSA DA GERÇEKTİR. BARNABAS İNCİLİ DÜNYANIN EN ESKİ 2. İNCİLİ OLARAK BİLİNİYOR VE AŞAĞIDA SEYREDECEĞİNİZ GÖRÜNTÜLER ÖZEL HARP DAİRESİNCE ÇEKİLMİŞ, BİR FETULLAHÇI HAKİM GELENE KADAR MEŞHUR KOZMİK ODADA SAKLANMIŞTIR. ANCAK HAKİM BEYİN ISRARI İLE KOZMİK ODADA SAKLANDIĞI BİLGİSAYARDAN KOPYALANARAK DIŞ ODAK VE SERVİSLERE EL ALTINDAN GİZLİCE AKTARILMIŞTIR. ASLINA BAKARSANIZ BU KONU DEVLET SIRRI KAPSAMINA GİRİYORDU ANCAK GÖRÜNTÜLERİN BİR HAKİM VASITASIYLA DIŞARIYA SERVİS EDİLMESİNDEN SONRA MAALESEF BİR GİZLİLİĞİ KALMADIĞI İÇİN SİZLERİN DE OLAN BİTEN HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMANIZI İSTEDİK. BU KONUYU GÜNDEME GETİREN SAYIN Alparslan Oğuz’A (alparslanoguz) TEŞEKKÜR EDERİZ.

ŞİMDİ YAZIYI DİKKATİNİZE SUNUYORUZ….

Yıl 1981 bugün Şırnak ili içerisinde kalan ancak o dönemde Hakkari’ye bağlı olan Uludere’de bir grup avcı avdan dönerken köpekleri bir mağaraya girip kaybolur. Avcılar köpeklerini bulmak için mağaraya girerler. Köpek bir oyuktan aşağı düşmüş acı içinde inlemektedir. Avcılar bir iple köpeğin düştüğü oyuğa girdiklerinde gördükleri manzara inanılmazdır. Burası

yüzlerce yıldır kimsenin ayak basmadığı kayıp bir yeraltı şehri veya kilisesidir. Yüzlerce odadan oluşan bu esrarengiz yerde taş bir lahit bulurlar. Lahitin kapağını kaldırdıklardında içinde bir ceset, cesedin boynunda bir madalyon ve göğsünün üzerinde duran el yazması bir kitap bulurlar.

Kitabı ve madalyonu alıp çıkarlar oradan. Anlam veremedikleri yazılarla dolu olan bu kitabı kime nereye götürseler de bir türlü ne olduğunu çözemezler. Kitap, bir süre sonra Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat’ın babası Ferhan Babat’ın eline geçer. Ferhan Babat’ın kitabın tarihi değerini anlaması uzun sürmez ancak o da kitabı kime götürdüyse

Papazlar dahil kimse kitabın hangi dilde yazıldığını anlayamaz. Kitapta yazılanları bir türlü çözemezler.

Bu kez Babat, içeriğinde ne olduğunu bilmediği bu kitabı satmak için girişimlerde bulunur. Dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler’e kitaptan bahseder. Şengüler, kitabı inceler ve kitabın önemini anlamak için iki sayfasını filolog Hamza Hocagil’e götürür. Hamza Hocagil, Türkiye’de Aramice’yi bilen iki üç insandan biridir. Hamza Hocagil bu

dilin Hz. İsa’nın konuştuğu dil olan ARAMİCE olduğunu anlar. Hocagil kitabın ilk sayfasındaki şu ibareyi çözümler:

‘Ben Kıbrıslı Barnabius… Tespihe layık âlemlerin Rabbi’nden bir bütün olarak, Ruhu’l Kudüs’le Meşaha’ya vahyolunanı bu kitabı tıpkı İsa’dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.’

Hamza Hocagil bu kitabın, adı çokça duyulan ama varlığı yokluğu bir muamma olan AZİZ BARNABAS İNCİLİ olduğunu anlamıştır. Bu kitap dinler tarihini ve dolayısıyla bütün bir dünya tarihini değiştirecek öneme haiz bilgiler içermektedir. Kitap İstanbul’a getirilecekken Diyarbakır’da bir yol kontrolü sırasında askerler tarafından ele geçirilir. Kitap bir şekilde Özel Harp Dairesine kadar ulaşır. Ancak Hamza Hocagil dışında hiç kimse bu kitabın önemini kavrayamamıştır. Çünkü bugün bilinen bütün incillerin hiçbirinin Aramice orijinali yoktu. Üstelik tümü Grekçe’den yapılan tercümelerden oluşuyordu. En eskisi de dördüncü yüzyıla aitti. Oysa Hz. İsa’nın dili Aramice’ydi ve bulunan İncil üzerinde yapılan karbon 14 testine göre incilin yazıldığı papirüsler milat öncesine tarihlenirken, yazıda kullanılan mürekkep ise Milattan hemen sonraki I. Yüzyıla tarihlenmişti. Yani muhtemelen bu İncil, Hz. İsa’nın yaşadığı veya çarmıha gerildiği zamandan hemen sonra yazılmıştı. Zaten aslen Kıbrıs’lı olan Aziz Barnaba, Hz. İsa’nın Vahiy katibiydi. Ve Yahuda İskariot’un İsa’ya ihanet etmesinden sonra 12. Havari olarak seçilmişti.

Bu sırada fısıltı gazetesi aracılığıyla kitabın bulunduğu haberi giderek yayılmış ve bu kitabın önemini bilen diğer kurumlar da işin içine dahil olmaya başlamıştır. Hal böyle olunca başta Vatikan olmak üzere, CIA, MOSSAD, MİT, GENELKURMAY ve Türkiye’nin yakın dönemde adını duyduğu ama aslında kökleri daha eski olan SÖZDE ERGENEKON örgütü işin içine dahil olur.

Hatta öyle ki; ABD Başkanı Jimmy Carter Türkiye’ye bir ziyaret için geldiğinde Turgut Özal’a BARNABAS İNCİLİ’ni sorar. Bunun üzerine kitabın önemi anlaşılır ve Genelkurmay bu kitabı koruma altına alır. Hamza Hocagil, Askerin gözetimi altında parça parça bu incili çözümlemeye başlar. Hamza Hocagil kitabın çözümledikçe çok ilginç bilgilere ulaşır.

Mesela Hz. Muhammed’in haber verildiği ayetleri görür. Hamza Hocagil bunu şu sözlerle ifade ediyor: "Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ayette, ‘Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak(!)’ diyordu.’

Hamza Hocagil, Kitabı çözümledikçe bu İncil’in şu ana kadar bilinen İncillerden çok farklı bir içeriğe sahip olduğunu ve bir şekilde Kur’an ile örtüştüğünü fark etti. Ancak daha da önemlisi son sayfaya geldiğinde Hocagil, ilginç bir detayla karşılaşır. Bu incilin toplam dört nüsha olarak yazıldığını ve diğerlerinin nerede olduğu açıkça belirtilmektedir.

Hocagil bunu da şu sözlerle ifade ediyor: ‘İnciller’in biri İsrail’de, diğeri Arabistan Yarımadası’nda diğeri ise Kuzey Irak’ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa’nın verdiği Barnabas İncili’nin son sayfalarında Hz. Davut’un kendi eliyle yazdığı Aramca Zebur ve Hz. Harun’un bakır levhalara yazdığı On Emir’in nerede olduğuna ilişkin

bilgiler de vardı.’

Bu bilgilere dayanarak Hamza Hocagil, diğer İncillerin peşine düşer. İlk İncil’i İsrail’de HZ. Davud’un Sarayı olduğu iddia edilen yerde bulur. Aslında Hz. Davud’un Sarayı da Arkeoloji tarihi açısından bir muammadır. Çünkü bugüne kadar bu sarayın kesin olarak bulunduğuna dair bir kanıt yoktur. Ancak Hocagil’in yapmış olduğu bu keşif kazı yapılan yerin Hz.

Davud’ın Sarayı olma ihtimalini neredeyse kesinleştirmiştir. İsrail’deki kazıda görev alan ve hatta kazı yapılması iznini sağlayan kişi İSRAİL’in eski cumhurbaşkanı ISHAAC RABIN’ın torunu olan VICTORIA RABIN’dir.

Victoria İstanbul’da Arkeometri okurken Hamza Hocagil ile tanışır. Dedesinin siyasi kişiliğini ve bağlantılarını kullanarak Hocagil ile birlikte burada kazıya başlar. Ve aynen Barnabas’ın tarif ettiği gibi burada Barnabas İncili’nin dört nüshasından biriyle birlikte Hz. Davud’un kendi el yazısyla Yeşil bir deri üzerine yazdığı ZEBUR ve Hz. Harun’un bakır bir levha üzerine yazdığı ON EMİR plakasını bulurlar.

Hamza Hocagil, burada bulduğu İncil’i tercüme edip Victoria Rabin’e okuduğunda, Victoria, hiç tereddüt etmeden Müslüman olmayı kabul eder. Henüz 27 yaşında olan Victoria Müslüman olduktan sonra Etyopyalı bir Yahudi tarafından öldürülür. Victoria’nın öldürülmesine neden olan olay ise Vatikan’ın İsrail’de bulunan bu İncil’i 350 bin Euroya almak

istemesine karşı çıkmasıdır. Bu arada Vatikan adına kitabı almak isteyen Kardinal Mario’da esrarengiz bir biçimde ölür.

Hamza Hocagil, İsrail’de bulunan bu İncil’i daha sonra Yunanistan’da bulunan MARKOS yayıncılık için İngilizce ve Almanca olarak tercüme eder. Hamza Hocagil, İsrail’in bu incili tercüme etmemesi için kendisini tehdit ettiğini söylüyor. Yunanistan’a yapılan bu tercümede aracı olan kişi ise Ergenekon davasından adını herkesin çok iyi bildiği VELİ KÜÇÜK’e

yakınlığıyla bilinen yaveri ADEM TAŞDEMİR’di.

TAŞDEMİR ve VELİ KÜÇÜK’ün YUNANİSTAN ile olan bağlantıları da dikkate değerdir. FİNANSBANK’ın sahibi olan Hüseyin ÖZYEĞİN’in banka hisselerinin bir bölümünü Yunanistan OROTDOKS KİLİSESİ’nin de büyük oranda hisse sahibi olduğu (National Bank of Greece) NBG BANK’a satılımasında gerekli olan Genelkurmay izni için Veli Küçük ve Yaveri Adem Taşdemir’in aracı olduğu bilinmektedir. Ergenekon soruşturmasında Veli Küçük’ün de sık sık ziyaret ettiği ancak tuhaf biçimde hiçbir cemaati bulunmayan TÜRK ORTODOKS

KİLİSESİ’nin bu işte bir rolü olabilir mi acaba’

ÖZEL BÜRO NOTU :YUKARIDAKİ PARAGRAF HAKKINDA BİR AÇIKLAMA İHTİYACI HİSSEDİYORUZ. ŞÖYLE Kİ. BARNABAS İNCİLİ KONUSU VE FİNANSBANK KONUSU ERGENEKON DAVASI ESNASINDA KOMUTANIM VELİ KÜÇÜK’E SORULDU. KENDİSİ BU KONUDA ÇOK DETAYLI BİR AÇIKLAMA YAPTI. BİRAZ ÖNCE ARKADAŞLARIM VELİ PAŞAMIN ERGENEKON DAVASI SAVUNMALARINI 2 AYRI BÖLÜM HALİNDE YAYINLADILAR. KAÇIRANLAR BURADAN VELİ PAŞAMIN SAVUNMALARINI OKUYABİLİRLER. KOMUTANIM BU KONUDA AÇIKLAMA YAPARKEN BEN DE ORADAYDIM. ÖZETLE ŞÖYLE SÖYLEDİ. “BARNABAS İNCİLİ, HRİSTİYANLIĞIN BUGÜNE KADAR SÜREGELEN RETORİKLERİNİ TOPTAN DEĞİŞTİREBİLİR BİR ÖNEME SAHİP OLDUĞU İÇİN BİZ DE KONUNUN ÖNEMİNE BİNAEN DAHİL OLDUK. AMA TÜM YAPTIKLARIMIZ DEVLETİN RESMİ KURUMLARININ BİLGİSİ VE İZNİ İLE OLMUŞTUR” DEĞERLİ TAKİPÇİLER, EĞER BEN BURADA BU AÇIKLAMAYI YAPMASAYDIM MAALESEF KAMUOYU BU KOMPLO TEORİSİNİ VE VELİ KÜÇÜK PAŞAMIZIN ROLÜNÜ YANLIŞ ANLAYABİLİRDİ. TUĞGENERAL RÜTBESİNE GELMİŞ SAYGIN BİR KOMUTANIN KENDİ MENFAATİ İÇİN ÇALIŞTIĞI GİBİ AKIL VE İZAN DIŞI SUÇLAMALARLA KARALAYABİLİRDİ. LÜTFEN OKURLAR BU DİPNOTU DİKKATE ALARAK OKUSUNLAR. TEŞEKKÜRLER. (ERKUT ERSOY-ÖZEL BÜRO SÖZCÜSÜ)

Bu arada Barnabas’ın Kıbrıslı olduğunu söylemiştik. Garip işler ve ilişkiler burada da devam ediyor. 1996 yılında Kıbrıs’ta içinde Aziz Barnabas’ın mezarının olduğu bir kiliseye gece yarısı gelen üniformalı Türk askerleri burada bir takım işler çevirir. Ertesi gün gazetelerde "Kıbrıs’ta Kilise Soyuldu" haberi çıkar. Ancak işin iç yüzü hiç de öyle değildir. Çok kıymetli ikonalarla dolu olan Kiliseye gelen askerler kilise de gece nöbet tutan güvenlikçilere burada bir tatbikat yaptıklarını söyleyerek sakin olmalarını söylerler. Paha biçilemeyen ikonalarla dolu

olan Kilise’den o gece hiçbir şey çalınmamıştır. Askerler sadece Aziz Barnabas’a ait olan mezarı kazarak iki taş lahit kapağını çıkarıp bir kenara attıktan sonra mezardan her ne alındıysa belli olmadan tekrar alelacele kapatarak oradan ayrılmışlardı. Bu olayın üzerine giden tek kişi olan Kıbrıslı Gazeteci KUTLU ADALI yazdığı yazılarda o mezardan çıkarılan şeyin ne olduğunu soruyor ve bu işin ardındakilerin kim olduğunu araştırıyordu.

Ancak bilindiği gibi KUTLU ADALI bu sorularına cevap bulamadan Fail-i Meçhul bir biçimde öldürüldü. Geride Şu sorular kaldı: Kutlu Adalı’nın öldürüldüğü zaman Mehmet ÖZBAY sahte kimliği ile dolaşan ve daha sonra meşhur SUSURLUK kazasında ölen ABDULLAH ÇATLI’nın ve YEŞİL kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Kıbrıs’ta olması tesadüf müydü’ ABDULLAH ÇATLI’nın Kıbrıs’ta Ömer Lütfü Topal’a ait bir otelde İSRAİL’li bir kadınla birlikte olması tesadüf müydü’ Hatta Çatlı’nın bu kadınla aşk yaşadığı (Kadının adı Aydoğan Vatandaş’ın APOKRİFAL kitabında var ancak ben bu yazıyı yazarken kitap yanımda olmadığı için adını hatırlayamadım -Mehmet Oğuz-) ve bu kadınla birlikte bir şirket kurduğu, Susurluk- kazasından sonra bu kadının izinin bir daha hiçbir yerde görülmemesi bir tesadüf müdür’ Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı cinayetle ilgili olarak AİHM’e başvurdu ve Türkiye olayın aydınlanması için gereken özeni göstermediği gerekçesiyle mahkum oldu.

Sonuç: Hakkari’de bulunan Barnabas İncili bugün hala Genelkurmaya bağlı Özel Harp Dairesi’nin İstanbul Balmumcu’daki binasında çok sıkı güvenlik tedbirlerinin alındığı bir odada saklanmaktadır. Geri kalan diğer üç nüshanın akibeti belirsizdir. Bugün piyasada ve hatta internet ortamında Barnabas İncili olarak bilinen pek çok kitap ve yazı bulmak mümkündür.

Ancak bunların içeriğin ne kadar sahih olduğu şüphelidir. Çünkü üzerinde bu kadar entrikaların döndüğü bir kitabın içeriğinin olduğu gibi insanlara duyurulması akla pek de yatkın gelmiyor. Zira bu kitap taşıdığı içerik açısından dinler tarihini ve dolayısyla da dünya tarihini değiştirecek bir öneme haiz.

Bununla birlikte bu kitabı okuduktan sonra Müslüman olmayı seçen Victora Rabin gibi birçok kişi inançlarını bir anda değiştirebilir. Bir kurum hariç: VATİKAN. Çünkü Vatikan artık bir inanç merkezi olmaktan çıkıp dünyanın en büyük tacari ve siyasi şirketine dönüşmüştür. Hamza Hocagil, Vatikan ile yaptığı görüşmelerde bir kardinalin kendisine "Gökten İsa da gelse biz bu inancı ve kurumu asla değiştirmeyiz, değiştiremeyiz" dediğini aktarıyor.

Sadece Vatikan mı’ Köklerini Ezoterik ve Batıni inançlara göre temellendiren daha birçok resmi ve gayrı resmi yapı, çıkar ilişkilerinin ve dünya üzerindeki siyasi dengelerin korunması için bu tür sansasyonel değişimleri asla kabul edemezler. Çünkü bu sistem yeni bir şey değil, nesilden nesile aktarılan binlerce yıllık bir kontrol mekanzimasıdır. Haçlı Seferlerinin başladığı dönemde kurulan Tapınak Şövalyelerinden, Hitler’in ardındaki gizli güç olan THULE’ye, MASON localarından ve İtalya’daki GLADİO’dan tutun da Türkiye’deki ERGENEKON’a kadar bütün bu derin güçler devletler üstü bir kontorl mekanizmasının parçalarıdır. Bu dengeler dünya üzerindeki siyasi, ekonomik, dini, ve sosyo kültürel yapıları kendi çıkarları doğrultusunda organize ederler. Şimdi size belki de ilk kez duyacağınız bazı bilgiler vererek yazımızı sonlandıralım…

Hitler’in Yahudileri katletmek için gaz odalarında kullandığı kimyasalları satan firmanın ABD menşeili bir Yahudi firması olduğunu, Hitler’i iktidara getiren THULE örgütünün MASONİK yahudi bağları olduğunu ve bu THULE örgütünün kurucularından birinin 1950 lerde Türkiye’ye gelerek, bugünkü ERGENEKON’un oluşumunu sağlayan ilk tohumları attığını biliyor muydunuz’

1960 larda Adnan Menderes ile birlikte Celal Bayar’ın idam edilmesini engelleyen asıl gücün VAtikan olduğunu biliyor muydunuz’ Piskopos Angelo Roncalli, Gül ve Haç Örgütü Üyesi bir ruhbandı. Roncalli 1935’e kadar Sofya’da Vatikan’ın Diplomatik Servisi’nde (Vatikan’ın Gizli İstihbarat Örgütü) çalışmış sonra da Apostolik Temsilci olarak Türkiye’ye gönderilmişti.

Roncalli Türkiye’de bulunduğu yıllarda (1935-45) çok iyi Türkçe öğrenmişti. Kardinal Roncalli’nin Türkiye’deki en yakın dostlarından biri Celal Bayar’dı. Bayar, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Gül ve Haç üyesi olan dostu Roncalli’nin ricasını kırmadı ve Vatikan’ın Türkiye’de bir büyükelçilik açması için gereken emirleri verdi. Bu dostluk yıllar sonra Celal Bayar’ı ipten kurtarmıştı…

Bundan sonrasını AYTUNÇ ALTINDAL’IN KİTABINDAN OKUYALIM:

"Celal Bayar eski dostu Roncalli Papa seçilince Vatikan’a giderek onu bizzat makamında kutlayan ilk Türk ve Müslüman devlet başkanı oldu. O güne kadar hiçbir Müslüman devlet başkanı, Papa’nın ayağına gitmemişti. Bu sürpriz ziyaret Vatikan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde Ortodoks âlemine karşı bir gözdağı oldu. İstanbul’lu Papa, Bayar’ın bu cesur

girişimini karşılıksız bırakmadı. 1960’ta yapılan askeri darbede Yassıada’ya gönderilen ve daha sonra da idama mahkûm edilen Celal Bayar’a çok anlamlı bir jest yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri adına Celal Bayar’ı idama mahkûm eden Sıkıyönetim Mahkemesi idamdan birkaç saat önce kararından vazgeçti. Bir gece önce Ankara’ya gelen ve bizzat Papa 23.

John’un mesajını ileten bir kardinal, darbeci subaylara Celal Bayar idam edilirse Papa’yı ve tüm Katolik âlemini karşılarında bulacaklarını en sert dille bildirdi’" (Aytunç Altındal- Tapınak Şövalyeleri)

Buraya, okuyunca şaşıracağınız ve belki birçoğunuzun daha önce hiç duymadığı çok daha fazla not ekleyebilirdim. Ancak, hem yazı bütünlüğünü bozması ve hem de yazıyı gereğinden fazla uzatarak okuyanların gözünü korkutmaması için eklemedim. Ayrıca söz konusu inanç olunca, hepimizin hassas olduğu bir konuya temas etmenin zorluğu giriyor devreye… Bu

konuda sadece şunu belirtmek isterim. Hepimiz bugün sıkı sıkıya bağlandığımız inançlarımızın köklerini mutlaka araştırmak zorundayız.

Karşımıza çıkacak olan tuhaf bilgiler ve benzerlikleri görünce bugünkü inanç ve ibadet biçimlerimizin aslında hiç de kendi inancımızla başlamadığını, ilk insandan başlayarak gelen birçok ritüelin zaman içinde şekil ve içerik değişikliğine uğrayarak bugüne geldiğini göreceksiniz…

Bunun için hiç kimse "sonuçta hepsinin kökeni Allah, Tanrı, YEHOVA vs. dir" demesin… İşin aslı bu kelimlerin de köklerini araştırın derim size… Kur’an’ın İncil’in Tevrat’ın Zebur’un ne manaya geldiklerini, niçin böyle adlandırıldıklarını düşünün… 12 Havari, 12 İmam, 12 Burç, 12 Kabile, Göğün 7 kat üstü ve 7 kat altı, 4 büyük melek, 1 olan Tanrı, 40 Aziz, 40

Haramiler, 40 lar Cemi vs. sayıların ilk çıkışlarını araştırın. Bulduğunuz sonuçlar sizi belki şaşırtacak, belki hayal kırıklığına uğratacak, belki de dünyaya bakışınıza yeni bir açı kazandıracak… kim bilir…

VİDEO LİNK :

www.dailymotion.com/video/x2ozj86

İSRAİL DOSYASI : İsrail’in Güç Kullanımı Esaslı Güvenlik Anlayışı

srail’in G Kullanm Esasl Gvenlik Anlay.pdf