Etiket arşivi: ORTADOĞU DOSYASI

ORTADOĞU DOSYASI /// PROF. DR. ALİ DEMİRSOY : At izinin it izine karıştığı coğrafya : Ortadoğu

Hani bir öykü vardır. Körlere fili elletmişler ve daha sonra ne anladın deyince her biri farklı bir şeyi tarif etmiş. Eğer geçmişten bilginiz yoksa, önünüzü göremiyorsanız, çıkarlarınız için görebildiklerinizi de çarpıtıyorsanız, görmeniz gereken şeyi tüm olarak göremezsiniz. Bu filin ayaklarının altında ya da hortumunun burgusunda canınızı verirsiniz. Ortadoğu’daki yöneticilerin durumu budur. Gelin birlikte yarım yüzyıl kadar geriye gidelim, yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların nedenini, sadece ve sadece bugünkü basında da bulabileceğimiz bilgilerle bir analiz yapalım. Buyurun:

Mısırın Mübareği seçimle gelmişti

Muhammed Hüsnü Said Mübarek Mısır ordusunun bir subayı, 1967 İsrail Mısır savaşında yalnız başına 7 İsrail uçağını düşürdüğü için kahraman oldu ve başarısını sürdürerek askeriyede en yüksek rütbeyi aldı. 1988 yılında seçimle iş başına geldi. En son seçildiğinde oyların %68’ini aldı. Bizim yöneticilerin seçimle ilk başa gelen Muhammed Mursi İsa el-Eyyat‘dir söylemi her zaman olduğu gibi gerçek dışıdır. Seçimle iş başına gelen Mısır’ın ilk yöneticisi Mursi değil, bugün tutuklanmış olan Mübarektir.

Eğer sadece alınan yüksek oyla demokrasi gerçekleşiyor olsaydı ve yüksek oy alanın ne olursa olsun yerinde durması gerektiği savı, öncelikle Mübarek için geçerli olmalıydı. Ancak BOP olarak bilinen büyük Ortadoğu Projesi Mübareği defterden silmişti.

Mursi’nin %51’lik oyunu kutsayanlar, Mübareğin aldığı%67’lik oyunu görmemezlikten gelerek her zamanki gibi siyasetin ahlaksızlığına sığınmaktadırlar.

Batı neden Mısır’daki ve Ortadoğu’daki demokrasilere ciddi bakmıyor?

Demokrasinin vazgeçilmez koşulu alınan oy olduğuna göre, batı dünyasının bu coğrafyanın demokrasisine gülümsemesini, dikkate almamasını, bu coğrafyadaki demokrasi dışı gibi görünen hareketlere destek vermesini açıklamamız gerekiyor.

Dini siyasete bulaştırmış olanlarda demokrasi ahlakı gelişemez. Bu nedenle bizim şu andaki yöneticilerimizin geçmişte defalarca çeşitli biçimlerde söylediği “İslam dininde laiklik ve demokrasi olmaz” yargısı aslında tamamen doğruydu. Kendini laik, entelektüel, aydın, çağdaş ve özellikle Kemalist olarak tanımlayan kesim bu söylemin anlamını hiçbir zaman anlayamadı ya da anlamak istemedi. Belirli bir kesim için demokrasi olsa olsa yine bu kesimin yöneticilerinin geçmişte söylediği gibi, “hedefe varmak için bir araçtır; gerekli istasyona gelince inilir” olmalıydı. Öyle de oluyor. Aslında bu konuda bu kesimin planında bir sapma yoktur; kendi içlerinde tutarlıdırlar; sadece geçmişteki önderlerinin yaptığı gibi hedefe varmak için her şey mubahtır kuralını ustalıkla kullanmışlardır.

Bu coğrafyanın demokrasisini batı niye küçümsüyor diye bangır bangır bağırıyoruz; hatta televizyonlarının başında dünyadan farklı bir şeyler duymak için ya da liderlerinden meydanlarında gelecekleri için bir şeyler duymak için bekleyen insanlara önü arkası kesilmeyen bir tekrar ve sabırla Mursi’nin başına gelenleri ve Suriye muhaliflerinin vatanperverliğini ballandıra ballandıra anlatıyoruz. Kusursuz işleyen bir demokrasinin nasıl ihlal edildiği süsünü vermeye kalkışıyoruz.

Önce kendimizi bakalım

Bugün Türkiye’deki partilerde birkaç istisna dışında kendi bilek hakkıyla (bilgisiyle, becerisiyle, eğitimiyle, deneyimi ve en önemlisi özgür düşünme ve düşüncesini açıklama yeteneği ile) milletvekilliğine resmen aday olabilen kaç kişi vardır? Parti başkanları bir liste hazırlıyor; biz de halk olarak bu listeyi onaylıyoruz ya da onaylamıyoruz. Batı dünyasının demokrasi anlayışında parti başkanının kişilerin isimlerini önüne alarak, bir liste yapıp, o listeyi partinin merkez yürütme kurulunun ve daha sonra halkın önüne fırlattığı başka bir ülke var mıdır? Bu nedenle batı bu demokrasiye inanmıyor, çıkarları için inanıyor görünüyor.

Demokrasinin başka bir tanımı da kişinin özgür iradesi ile analiz ederek yöneticisini seçebilmesi demektir. Lütfen kuruntularınızdan ve yandaş mantığınızdan biraz ayrılarak elinizi kalbinizin üstüne koyarak düşünün: Bu ülkede kaç kişi, seçeceği kişiyi enine boyuna tartarak, çocuklarının geleceği açısından önündeki 30-40 yılı düşünerek oyunu kullanıyor? Bu ülkede ve belli ki bizim gibi ülkelerde önemli bir satılık oy potansiyeli vardır; birkaç kutu makarnaya, tuza, ekmeğe, una, kömüre vs, namusu olarak da tanımlanmış oyunu satan önemli bir kesim vardır; şeyhine, ağasına, etnik bağlantısına, mezhebine göre oyunu kullanan önemli bir kesim vardır; kocasının sözünden çıkamayan bir hanımlar kesimi vardır; işe yerleşme, daha iyi bir yere atanma, ihalelerden pay alma için bekleyen ve bunun için destek veren çıkarcı bir kesim vardır; köyüne su, yol, cami, okul beklentisi içinde olan bir halk vardır. İpleri yabancı ülkelerin bu işlerle ilgili istihbarat ve operasyon bölümlerine bağlı cemaatler ve sivil halk kurumları adı altında birçok işbirlikçi kesim vardır. 2015 seçimlerinde bir de senede iki maaş, yüksek asgari geçim ücreti bekleyen bir kesim türemiş olmalı. Çünkü seçim konuşmaları ve seçim meydanları Kaf Dağından su dağıtanlarla dolu.

1997 seçimlerinde bir partimiz bir cemaate göz kırptığı için en yüksek oyu alarak iktidarın birinci ortağı oldu. Kendi amacına daha uygun bir parti kurulduğunu gören bu cemaat desteğini çekince bu parti eşekten düşmüşe döndü. Dünya tarihinde galiba iktidar partisi iken döneminin sonunda oy oranını %1 civarına düşüren başka hiçbir parti olmamıştır.

Cemaat desteği ile büyük oy gücüne ulaşan şu andaki hükümetimiz, eller kendine uzanınca tehlikeyi fark etmiş olmalı ki yasalara uygun olup olmadığı tartışmalı bir mücadeleye girmiş bulunmaktadır. Ancak amiral gemisi hiçbir zaman onaramayacağı 4 torpili de yemiş bulunmaktadır. Hırsızlığı ve rüşveti ayıp olarak gören bir toplum olsaydık, bu gemi çoktan batmış olurdu.

Batı, bütün bunlara kanacak kadar eşek mi?

Batı, eşek mi? Cemaatlerin, çıkarcıların, ağaların, şeyhlerin yönlendirdiği, oyunu satan geniş bir kitlenin mevcut olduğu bir ülkede, evrensel anlamda bir demokrasinin olamayacağını anlamıyor mu? Ilımlı İslam’a bel bağlamışlardı, hem emperyalistlerin çıkarları korunacaktı hem de bu ülkelerde demokrasi varmış görüntüsü yaratılmış olacaktı. Türkiye, Suriye, Libya, Irak, Afganistan, Tunus ve Mısır’daki yapılanmalar ve hareketler, batıya bir gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterdi: Ilımlı İslam’dan bile demokrat olamaz.

Aslında Ortadoğu hızla yol ayırımına yanaşıyor. Ya din devleti olmayı bırakacaksınız ya da demokrasiden vazgeçeceksiniz. Tanrı buyruklarının yazıldığı kutsal kitaplar ile günümüz demokrasisinin buyruk ve emir tanımaz kuralları karşı karşıya gelince, tercihinizi bir tarafa koymanız gerekecek. Demokrasi kurallarından ödünde bulunamaz. Din de öyle. O zaman birinden birini tercih etmeniz gerekiyor. Demokratmış gibi görünmeniz artık kimse tarafından inandırıcı bulunmuyor. Özellikle kutsal kitaplarla seçim meydanlarına çıkılmaya başlanması, laiklik gerçeğine oturmuş olan gerçek demokrasinin sonunu noktalamaktadır.

Mısırda ne oluyor? Bizimkiler neyi görmüyor?

1931 Mısır doğumlu ünlü iktisatçı ve teorisyen Samir Amin Mursi’nin gelişiyle ilgili verdiği bir demeçte:

"Seçimde büyük bir düzenbazlık vardı. Çünkü ABD’den ve Körfez ülkelerinden milyonlarca dolar Müslüman Kardeşlere aktı. Bu paralarla, yoksul Mısırlı aileler için sadaka sandıkları hazırladılar. Hemen hemen her aileye içinde yağ, şeker, pirinç, hatta et olan yaklaşık 30 milyon paket dağıtıldı (size bu seçim stratejisi tanıdık geliyor mu?). Müslüman Kardeşler, seçim bürolarını işgal ettiler; güvenmediklerinin içeri girip oy kullanmasını önlediler. Denetçi yargıçları seçim bürolarından kovdular; bu denetçiler bu seçim geçersiz olmalıdır dedilerse, seslerini kimseye duyuramadılar. Ama ne yazık ki, çoğunlukla Avrupalılar tarafından seçilmiş uluslararası gözlemciler herhangi bir usulsüzlük görmediklerini beyan ettiler”.

Mursi’nin meşru bir şekilde seçilmiş cumhurbaşkanı olmadığını bildikleri (bizzat tanık oldukları ve suskun kaldıkları için) için darbe ile devrilmesine seslerini fazla çıkaramıyorlar; çünkü Tunus’ta da, Libya’da da, Irak’ta da, Afganistan’da da suça iştirak etmişlerdi. Türkiye için bir şey söyleyemiyoruz; çünkü 2002 yılında Oval Ofis’te ne konuşuldu bilemiyoruz.

Müslüman kardeşlerin bugüne kadar yaptıkları gibi, Suriye’de yapmakta oldukları gibi tek çareleri kalmıştır: Şiddete başvurma. Ortadoğu’nun şekillenmesi için görev verildiğini söyleyerek gezen bazı yöneticiler, ne edip edip kendi gelecekleri için emperyalistlerin bu işbirlikçi kesimine yardım etmeye çalışacaklardır; öyle de oluyor.

Almanya Şansölyesi Angele Merkel, Türkiye için hiç iyi niyet taşımıyor ve bunu da saklamıyor. Açıkça Türkiye’nin bu coğrafyada yeri yok diyor. Diğer liderler de aşağı yukarı aynı durumda denebilir. Neye dayanarak bunu söylüyor diye merak edebilirsiniz. Almanya’da savcılar insani yardım topladığını söyleyen Deniz Feneri adlı bir oluşum hakkında dava açtılar; bazı insanları dolandırıcılıktan mahkûm ettiler. Ancak, savcının bunun ötesinde bazı iddiaları vardı: Bu yardımlar Türkiye’de bazı partilerin çıkarları için kullanıldı. Türkiye yaklaşık 5-6 yıldır buna hukuksal bir yanıt veremedi. Türkiye’deki mahkeme süreci gizli tutuldu; 2015 Mayıs ayının başında da herkes bu davadan beraat etti (!). Yani Türkiye’deki demokrasiye Almanya açısından kuşku düşmüştü. İşte bu nedenle Merkel tavrını açıkça koyuyor. Acaba diğer liderler de aynı yolu izleyecek mi? Bunu zaman gösterecek. Çünkü Türkiye’nin 80 yıldır biriktirdiği sanayi tesisleri, finans kuruluşları, bankalar, limanlar, yollar; gelecek için saklanan arsalar, araziler; yer altı zenginliklerimiz özelleştirme adı altında yetirince el (milliyet) değiştirmedi.

Bu nedenle demokrasi ve özelleştirme, liberalleşme nutku atan bir Türkiye’ye bir müddet daha gerek var. Bunlar tamamlanınca kimin demokrasi havarisi olduğu kimin olmadığı anlaşılacak. İşte bu nedenle Mursi birçok Ortadoğu yöneticisinin gelecekteki prototipini oluşturuyor. Bu nedenle Mursi’ye yapılanları meydan meydan, çadır çadır dolaşarak anlatıyoruz. Mursi’ni şansızlığı, Mısır’da yağma edilecek fazla bir şeyin olmamasıydı; yoksa Mursi demokrasisine, batı, emin olun ki, bir müddet daha tahammül edecekti. Birçok Ortadoğu ülkesinde sözüm ona demokrat geçinen, monarşi kuran, hatta tarih öncesi çağın kurallarına göre yönetilen yönetimlere geçici olarak ılımlı baktığı gibi.

Aslında batı kendi uygarlık değerlerini taşıyan ülkelere demokrasiden verilecek tavizler için kesinlikle hoşgörülü değildir. Avusturya’da on küsur yıl önce sağcı ve ırkçı bir parti oy olarak büyük bir çoğunluk elde ederek hükümet oldu. Avrupa’nın çok kısa bir süre içindeki net tavrı: “Bu hükümet, en çok oyu da almış olsa, ırkçılık söylemleri nedeniyle demokrat olamaz, derhal yönetimden uzaklaştırılmalıdır” olmuştur. Parti, pılısını pırtısını toplayarak aşağı indi. Din istismarı ise, bu ülkelerin siyasi literatüründen silinmiştir. Boyunlarına haç asarak gezen Yunanlılar Ateist bir başbakanı büyük bir oy çoğunluğu ile seçmişlerdir. Dinle yatıp dinle kalkan ülkelerin ve hükümetlerin demokrat olacağına bekliyorsanız, çok beklersiniz…

18 Temmuz 2013’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı yabancı ülkelerin Türkiye büyükelçilerini iftara davet etti ve çok uzun, zehir zemberek bir konuşma yaptı. Dünyanın demokrasi anlayışını ve Ortadoğuya bakışlarını yerden yere vurdu. En gerçekçi demokrasinin bizde olduğu vurgusunu defalarca yaptı. Bir gün sonra Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya kardeş PYD’nin bir özerk bölge kurulması gündemdeyken, okları ne hikmetse Mısır ve Suriye’ye çevirdi. Sanki en önemli sorunumuz buymuş gibi. Konuşmayı dinleyen büyükelçiler ne düşünür bilemeyiz. Ancak bu konuşmaya biraz düşünen biraz okuyan biraz yorum getiren bir Türk vatandaşı inanır mı? Yaşamını icazet almaya endekslemiş olanlar inanır. Ancak:

Çok kişi, Afganistan, Irak, Somali, Sudan, Libya, Tunus, Yugoslavya darmadağın edilirken neredeydik; hatta birçoğunun işgal edilmesine askeri olarak katkımız unutulmaz iken nasıl oluyor da demokrasi havarisi oluyoruz diye düşünecektir. Bütün inançlara eşitiz derken, 136.000 Sünni imamın maaşını, 90.000 caminin giderlerini bu öğretiden hizmet almayanların vergilerinden ödemeniz hangi demokrasi anlayışına sığar. Dolayısıyla bu nutka inansa inansa, beleş yemek peşinde olan iftar çadırlarındaki insanlar inanır; elçiler ve düşünen insanlarımız değil.

Bu coğrafyanın çocuğu olup, Mursi’yi yakından tanıyıp da destek verenlerin aklından kuşku duymak gerekir.

1982 yılında doktora yapmak için Amerika’ya giden, Güney Kaliforniya Üniversitesinde öğretim elamanı olarak çalışan, 3 çocuğu ABD vatandaşı olan Mursi Cumhurbaşkanı olur olmaz Müslüman Kardeşlerinin isteğini sırasıyla hemen yürürlüğe sokmaya başladı.

► Anayasa’ya şöyle bir madde kondu: Kadınlar -şeriat hükümlerine aykırı olmadıkça – her hususta erkeklere eşittir. Bu aslında tipik bir Müslüman demokrasi anlayışıydı. Zaten kadının şeriat hükümlerinde uygar dünyanın anladığı biçimde yeri yoktur. İslam ülkelerinin çoğunda uygulana gelen heykel, resim, bale yapma; tiyatro, opera ve benzeri faaliyetlerin yasaklanmasına ya da kısıtlanmasına daha da katı bir şekilde devam edildi. Opera, tiyatro, bale sunumlarında; resim, heykel açılışlarında her yere koşan yöneticilerimiz bir gün fırsat bulup neden ispatı vücut yapmadılar doğrusu merak konusu…

► İşe, kadınların kocalarından izin almaksızın boşanma davası açabilmeleri ile ilgili yasa ile başladı.

► Arkasından, kadınların denize girmelerini yasakladı.

► Arkasından, kadınların müzikle uğraşmaları yasaklandı.

► Basında yazılanlar doğruysa, kadınların yalnız başına hıyar ve patlıcan satın almaları yasaklandı.

► Meclise 7 kadın, vekil olarak sokulduysa da onlardan biri gayrimüslim, diğerleri ise şeri yasaların tam olarak uygulanmasını isteyen bir görüşün mensuplarıydı.

► Müslüman Kardeşler, kızların 9 yaşında evlendirilmesi için yasa tasarısı vermeye hazırlandı. Gerekçesi de ilginçti: Muhammed Peygamber, Ayşe ile 6 yaşında iken nikâhlanmış, zifafa girmek için 3 sene beklemiş, Ayşe 9 yaşına girince "duhul" gerçekleşmiş. Peygamberin yaptıklarını yapmak sünnet olduğu için, bunun böyle olması kaçınılmazmış (Ali Serdar Polat, 2013 Temmuz, Mursi’nin yediği naneler yazısından). Mursi efendi, tepkiler üzerine yaş sınırını 14’e çekiyor.
► Sözde din önderlerinden, özellikle Faslı Zemzemi’den "Kızlar 1 yaşında bile evlendirilebilir, yeter ki babası razı olsun. Duhul’ün kaç yaşında olacağına kocası karar vermeli” diye icazet de alıyor. Osmanlı Sarayında 1 yaşındaki kızların (siyasi nedenle olmalı) evlendirilmeleri örnek gösteriliyor.

► Ama bardağı taşıran son damla, “Veda seksi" yasası oldu. Faslı imam Zemzemi, "Eşler öldükten sonra 6 saat boyunca evli kalırlar, dolayısıyla erkek ölü eşi ile bu 6 saat içinde vücut soğumadığı için cinsel ilişki kurabilir" fetvasını verdi; ancak, tepkiler üzerine "Kadın da ölen kocası ile 6 saat boyunca cinsel ilişkiye girebilir" diyerek dünya tarihinde görülmeyen bir uygulamayı başlatmaya çalıştılar . Bu imamın fetvası üzerine Müslüman Kardeşler Mısır Milli Meclisi’ne bu "Veda Seksi" için yasa tasarısı verdiler. Onun üzerine halkın büyük bir kısmı ve ordu ayağa kalktı. Darbe oldu…

Mursi’nin düşürülmesine başka gruplar da destek sağladı

Sünni Müslümanların dışında herkesi, suçlu, ahlaksız, gâvur, Allahsız, dinsiz olarak gördükleri için, bir zamanlar Mısıra gelen 60 kadar turisti Müslüman kardeşler Luksor’da öldürdü. Mursi, öldüren örgütün önde gelen bir kişisini Adil el-Hayat’ı hem de inadına Luksor valisi atayınca gelirinin önemli bir kısmını turizmden edinen Mısırlılar da ayağa kalktı.

Mursi ve ekibi, Hıristiyanlara ve Şiilere karşı düşmanlıkları körükledi. Sadece Şii oldukları için 4 kişi başları kesilerek öldürüldü. Kiliselere hücum edildi, ateşe verildi. Papazlar öldürüldü. Mısır’ın %18’lik Hıristiyan nüfusu ve Şii azınlık sindirilmeye çalışıldı; bu kesim diken üzerinde yaşamaya başladı.

Başbakanımızın yere göğe sığdıramadığı Gazze halkının (orada 9 yaşında kızlar resmi olarak evlenebiliyor) dışarıya açılan tek bağlantı noktası, Gazze ile Mısır arasındaki yeraltı tüneli; halk hareketleri başlar başlamaz kısa bir süre açılmasına karşın, Mursi Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez bu tünelleri kapattığı gibi, kaçak ilaç ve ihtiyaç maddeleri geçirilmesin diye içine su pompalattırdı. Aslında bunların ve bu çağdışı insanlara arka çıkanların Müslümanlığı da bu kadar.

Sonuç: İdam birçok ülkede insanlık dışı bir eylem olarak yasaklandı. İdama insanların büyük bir kısmının olumlu baktığını da söyleyemeyiz. Mısırdaki yargının hukuka uygun yapıldığını da kimse söylemiyor (tencere tencereye demiş ki altın kara seninki benden kara). Ancak bir adamın suçlu olup olmamasına aldığı oy ile karar verilemez. Böyle bir yargı; ancak oy alıp düzenbazlık düşünenlerin mantığı olabilir. Mursi’yi aldığı oylarla aklama hukuku aykırıdır. Oy alanla oy almayanlar hukuk karşısında aynıdır; muafiyetleri yoktur. Bizim ülkemizde de öyledir ve de öyle olacaktır. Mursi’nin idam hükmüne en çok tepkinin bizden gelmesi manidardır…

Önemli Not: Türkiye başbakanı ve cumhurbaşkanı bu gerici başkanı hem ziyaret ettiler hem davet ettiler. Türkiye bu kadar ihtiyacımıza karşın Mısır’a 2 milyar dolar kredi-yardım; 6-7 milyar dolar da Türkiye tekstilcilerinin Mısır’a bir çeşit taşınması için teşvik kredisi verdiler. Bunun sadece bir açıklaması olabilir: Bu coğrafyada benzer yöneticileri ayakta tutma çabası. Daha ne diyeyim…

İkinci önemli not: Bu yazı bir Ortadoğu uzmanın yazısı değildir; uzmanların yazılarından esinlenerek yazılmıştır. Önemli tarafı ise artık bazı gerçekleri olabildiğince tanıtmaktır; halka göstermektir. Necip basınımızın böyle bir niyeti ve amacı yok gibi görünmektedir. Uğur Dündar’ın dediği gibi, Napolyon eğer yöneticilerimizle bugün konuşuyor olsaydı, şu ifadeyi söyleyebilirdi: Sizdeki basın bende olsaydı benim en büyük yenilgim Waterloo’yu kimse duymazdı.

Saygılarımla
Prof. Dr. Ali Demirsoy, 20.05.2015

Ek bilgi: Müslüman Kardeşler: İhvanü’l-Müslimin, Hasan el Benna’nın 1928’de Mısır’daki İsmailiye kentinde kurduğu dinsel siyasi örgüt. Kuran ve Sünnet kurallarının hem halk içerisinde hem de devlet idaresinde harfiyen uygulanmasını emreder. Müslüman ülkelerin çoğunda gizli ya da açık olarak örgütlenmiştir. Bizim ülkemizin birçok yöneticisinin de bu örgütün üyesi olduğu basında sık sık vurgulanmaktadır. Daha çok Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da örgütlenmiştir. Ancak kavga olan İslam ülkelerinin hemen hepsinde şu ya da bu şekilde örgütlenmiştir.

Aslında kurulduğunda çok etkili değildi. Mısır’da 1938’den sonra siyasi nitelik kazandı; kısa bir zaman sonra da Mısır’da mevcut olan monarşi ve iktidarın partisi Vafd partisine karşı harekete geçti. 1952’deki Hür Subaylar Darbesi ile diğer partilerle birlikte bu parti de kapatıldı (1954); mensupları yeraltına çekildi; bu arada Sovyetlerden önemli yardımlar alarak Asuan barajının yapımını gerçekleştiren Cemal Abdülnasır’a suikast düzenleyen bu örgütün önde gelenleri idam edildi; karargah gibi kullandıkları El-Ezher Üniversitesi, vakıf kuruluşları, sivil yardım kuruluşları, cemaate ait camiler denetim altına alındı (benzerleri ve aynı yapılanma bize de yabancı görünmüyor). Büyük bir olasılıkla Sovyet yanlısı tavır sergileyen Nasır’a karşı bu örgütün içine Amerika Birleşik Devletleri sızdı ve bu işbirliği bugüne kadar gizli de olsa sürdü.

Özellikle Amerika’nın 1980 yıllarında Sovyetlere karşı başlattığı yeşil kuşak projesi kapsamında belli ki bu örgüte de destek verdi ve Müslüman Kardeşler örgütü bu tarihten sonra gittikçe güçlenmeye başladı. 1982 Şubatında Sovyetler yanlısı Hafız Esad’a karşı Suriye ve Hama kentinde ayaklandılar, kanlı bir şekilde bastırıldılar. Şiddet yanlısı olmaları nedeniyle Muhammed Hüsnü Mübarek tarafından sert önlemlerle denetim altına alınmaya çalışıldı. Yeterice başarılı olamadı, 2005 yılında 88 milletvekili ile parlamentoya girdiler. Aynı adla Ürdün’de, farklı adlarla Cezayir ve birçok İslam ülkesinde (?) örgütlendiler. Batının desteği ile 2010 yılında Tunus’ta ayaklanmış ve daha çağdaş yapılı iktidarı düşürmüş. Daha sonra, bu örgütün resmi üyesi olan ve destek sağlayan; hatta bir zamanlar bu örgütün sempatizanı olarak basında yer alan Türkiye’nin başbakanı Necmettin Erbakan’ı çöl çadırında azarlayan Kaddafi’yi bile Amerika çıkarları için ayaklanmalarla düşürülmesine (Türkiye’de bu örgütü o gün dışişleri bu gün başbakanımız tarafından 300 milyon dolarla desteklemiş; askeri araçlar göndermiştir) ve cinsi tasallut ile birlikte sokak ortasında öldürülmesine neden olmuştur.

2011 yılında Mısır ve Ürdün’de “Arap Baharı” olarak bilinen aynı senaryo oynanmıştır.

2010 yılında Tunus, 2011 yılında da Mısır ve Ürdün’de düzenlenen protesto gösterilerinde önemli rol oynamıştır.

Değerli Kardeşim

Bu coğrafyada önemli şeyler oluyor; geçmişte de oldu. Eğer olanları yeterince bilemezsek ve yorumlayamazsak, geçmişte olduğu gibi yine Ortadoğu bataklığına saplanırız; saplanıyoruz da. Derlenen bu yazı yöneticilerimizin ruh halinin, gerginliğinin ve kuşkularının nedenini açıklamada önemli bazı fikirler verebilir.

Sevgilerimle
Ali Demirsoy

ulusalkanal.com.tr

DİPNOT

1- Mısır Ulusal Kadınlar Konseyi Başkanı Dr. Mervat el Talavi, Mısır Halk Meclisi Başkanı Dr. Katani’ye bir mesaj göndererek, "Kızların 14 yaşında evlendirilmesine ve erkeklere ölen karıları ile ölümden sonraki 6 saat içinde cinsel ilişkiye girebilme hakkı veren yasa tasarılarının kabul edilmemesini" istedi.

ORTADOĞU DOSYASI /// YENİ AKİT GAZETESİ : Ortadoğu sorunu ve iktidarın yapması gerekenler

Ortadoğu’da istikrarın sağlanması ve kaynakların paylaşımı noktasında İran’ı saf dışı ederek Rusya ile dirsek teması yapan ABD, nükleer güç hesapları ve İran’ın sık boğaz edilmesi halinde bölgenin etkin- belirleyici gücü haline gelebileceğini gördüklerinden, Suriye’nin iç savaş sorununu Ortadoğu’daki gücü bir şekilde Türkiye’yi bypass’a alarak Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtmanın yolunu arıyor. Tabii bu hesap dengesinde ABD, kendisinden beklenilen Ermeni soykırımı meselesini de göz önünde tutarak bir karar vermektedir. Enerji koridorlarının değiştirilmek istenmesi ve yeni bir hat oluşturulmak istenmesinin gizemi de buradadır. Bu bağlamda Ortadoğu sorunu soğuk savaş zeminine çekilirken, İran’ı hedef tahtasına almak istemeyen ABD, aslında uzun vadede sorun olarak addettiği İran meselesini öteliyor. Zira Türkiye bypass edilmek istenirken Farisilerin de hedef alınması çıkar hesaplarına hem ters düşer, hem de düşmanı kendi eliyle büyütmüş olur.

ABD Dışişleri Bakanı J.Kerry, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) Başkanı Halit Hoca ile görüşmesinde, Suriye lideri Esad’ın uzun vadeli liderlik hesaplarında meşruiyetini yitirdiğini deklare etmiştir. Cenevre müzakereleri kapsamında anlaşılan Suriye’nin krizinin çözümü için çareler aranmaktadır. Rusya, bilindiği üzere Suriye’deki zalim Esad rejiminin destekçisi konumundadır. Bu bölgede cereyan eden olaylardan sadece Suriye rejiminin suçlanmasını adil bulmayan, en az rejim kadar muhalif güçlerin de hukuk ihlalleri işlediklerini BM Kurulunda ele alınması gerektiği tezini işleyen Rusya, Ukrayna’da yaşananların ardından Kırım’ı işgal etmesiyle kendi sicilini bozmuş, bu yüzden de Suriye’nin yeniden yapılanmasında pastadan pay alma yarışında şansını yitirmiştir. Şimdi o pastanın sahipleri İran ve Suudi Arabistan gibi gözüküyor.

Benim burada kafama takılan, Ortadoğu sorunu üzerinden tefekkür etmeye çalışırken çözemediğim bir denklem var. Birilerinin sesli olarak dillendirdiği fakat havsalamın almadığı ya da kabullenmek istemediğim soru şu: Deniyor ki; “Beşar Esad’ın Suriye üzerindeki kontrolü etkin bir şekilde devam ettiği sürece, Suriye ile ilgili siyasi bir uzlaşının pek mümkün olmadığı düşüncesiyle ABD tarafından Suudi Arabistan, Türkiye, Katar gibi ülkelerin Özgür Suriye Ordusu ve radikal gruplara daha ileri silahları vermesinin yolu açıldı. BM kararlarına aykırı olarak ABD, Suudi Arabistan,Türkiye ve Katar’ın fonladığı, silahlandırıp, yönlendirdikleri İslamcı radikal örgütler, özellikle IŞİD adı altında Suriye’de savaşa salındı. Türk Milli İstihbarat Teşkilatı IŞİD ile müşterek çalışıyordu...”

Bu tezin doğru olup olmadığını, zahirde IŞİD gibi terör örgütlerine karşı çıkan ama pratikte savaş sonrası Suriye’nin yapılanmasında söz sahibi olabilmek için MİT üzerinden Türkiye devleti IŞİD’le dirsek teması yapmış mıdır? İktidar karşıtı mihrakların seslendirdiği; “Türkiye topraklarında aranan MİT TIR’larının içerisinde ne vardı, eğer bunlar silahsa kime gidiyordu?argümanına hiç takılmadım. Adım gibi eminim ki, o TIR’lar Suriyeli kardeşlerimize hizmet ediyordu. Şu ana kadar Türkiye’nin Suriye politikasını birkaç husus hariç eleştirmedim, doğru buldum. İç savaştan ülkemize sığınan Suriyeli mültecilere de hep sıcak baktım. Hatta bizzat kendim İHH üzerinden onlarca TIR yardım malzemesini Suriye’ye ve ülkemizdeki çadır kentlere ulaşmasını sağladım. Hâlâ da bu düşüncemi koruyorum. Ama yukarıda zikrettiğim sualime de cevap arıyorum. Acaba çözüm süreci adına MİT üzerinden PKK ile görüşen iktidar, Ortadoğu’nun sorununun çözülmesi adına da IŞİD’i kullanmış olabilir mi? Şu anda Türkiye, iç savaştan bu yana Suriye’de etkin bir şekilde rol almaktadır. Dolayısıyla Özgür Suriye Ordusu’nun yanında diğer muhalif gruplara da destek vermiş olabilir. Oysa ki IŞİD’i ABD, bölgenin zenginliklerini sömürmek için katalizör olarak o bölgeye kendisi sürmüştü. Eğer doğruysa; Türkiye’nin bir NATO üyesi olmasına rağmen bölgede bu denli aktif rol almasının faturasını, şimdi değilse gelecekte sormazlar mı? Sorarlar elbet. Onların sormasını da çok kafama takmıyorum. Eğer başlattığınız hareket, geliştirdiğiniz siyaset İslami ilkelere ters düşmüyorsa, uluslararası ilişkiler açısından yaptıklarınız suç sayılmıyorsa sorun yok. Ama İslami duyarlılığınızı yitirmişseniz, küresel ölçekte haklı olmanızın çok bir anlamı olmaz. Dolayısıyla bir silkelenmenin, yeni bir tefekkür ufuklarına açılmanın elzem olduğu noktada duruyoruz gibime geliyor. Ak Parti’nin seçim sonrası çözmesi elzem olan, çözemediği takdirde işinin zor olduğu ana sorunlar şunlardır:

Suriye sorunu. Kürt ve Alevi sorunu. Bugün açılım noktasında gelinen süreç yeterli değildir. Herkes HDP’nin baraj altında kalacağını söylüyor ama ben emin değilim. Kürtleri temsil ettiğine hiçbir zaman inanmadığım, PKK’nın meclisteki uzantısı olarak gördüğüm bu hareketin kravatlı bir şekilde mecliste yer alması mı daha hayırlı olur, yoksa elinde silahla dağda kalması mı? Aklıselim birincisinin doğru olduğunu söyler. İşte iktidar da bağrına taş basarak bunlarla müzakere süreci başlattı. Sürecin doğal haliyle işletilmesinden ve suyun akışına bırakılmasından yanayım. Görüş ve düşüncesi ne olursa olsun, eğer HDP barajı aşar da meclise girerse herkesin buna saygı duyması gerekir. Giremez ise HDP’nin taşkınlık yapıp, yeniden silaha sarılmasına da asla rıza gösterilmemelidir.

ORTADOĞU DOSYASI : SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA BASRA KÖRFEZİNDE GÜVENLİK

image001407

souk sava sonrasinda basra krfeznde gvenlk

ORTADOĞU DOSYASI : Arap Baharı Sonrası Körfez Entegrasyonu

Arap Bahar Sonras Krfez Entegrasyonu.pdf

ORTADOĞU DOSYASI : Mısır ve Tunus – Devrime Giden Süreçte Goldstone’un İddialarına Yönelik Deneme Alanları

Msr ve Tunus – Devrime Giden Srete Goldstone’un ddialarna Ynelik Deneme Alanlar.pdf

ORTADOĞU DOSYASI /// Prof.Dr.Mehmet Seyfettin EROL : Yeni Ortadoğu’da “Kuklalar Savaşı”

12 Nisan 2015 tarihli New York Times’da yayımlanan makalesinde ülkesinin “radikal Husi milislerinin kuşatması altında olduğunu” savunan Yemen eski Cumhurbaşkanı Mansur Hadi, burada asıl suçlunun da İran olduğunu söylüyor.

“Ülkem Yemen, korku ve yıkım faaliyetlerini bölgede hâkimiyet kurmayı takıntı haline getirmiş olan İran rejiminin politik ve askeri katkılarıyla devam ettiren radikal Husi milis güçlerinin kuşatması altında” diyen Hadi, Husileri de “İran yönetiminin kuklası” olarak nitelendiriyor. Bir diğer dikkat çekici husus da Husileri bu bağlamda bölgenin ikinci Hizbullahı olarak ilan etmesi ve Batı’yı uyarması.

Hadi, bu uyarısı ile aynı zamanda Batı kamuoyuna karşı “terör kartı”nı çekiyor ve Ortadoğu’nun en etkili örgütlerinden biri olan Hizbullah üzerinden; “Hizbullah demek, El Kaide demektir” anlamına gelen bir cümle kullanıyor. Hizbullah’ın İran, El Kaide’nin ise Suudi Arabistan-Körfez ile özdeşleştirildiği bir ortamda Hadi’den farklı bir açıklama beklemek de zaten sürpriz olurdu.

Nitekim Ortadoğu’nun değişmez bir karakteri niteliği kazanmaya başlayan bu “kuklalaştırmadan” Mansur Hadi’nin de nasibini aldığını görüyoruz. Husileri “İran’ın kuklası” olarak adlandıran Hadi’nin bir lakabı da, “Suudi Kuklası”.

Yemen üzerinden BOP’a devam…

Aslında, bölgede yaşanan son gelişmelere daha geniş bir perspektiften bakıldığında Yemen’deki oyunun ve bu bağlamda Hadi’nin çağrısının BOP’da yeni bir aşamaya işaret ettiği görülüyor. Yemen ile bölgenin siyasi haritasında radikal bir değişikliği gerçekleştirmenin yolu ise başını Türkiye-Suudi Arabistan ile İran’ın çektiği bir Sünni-Şii savaşından geçiyor. Bu olmadan, siyasi haritaya son şeklini vermek mümkün görünmüyor.

Obama yönetiminin 2012’den bu yana Türkiye’ye rağmen, hatta Türkiye’yi bir anlamda oyunun dışına iterek İran’a sağladığı rahatlık ve manevra alanı bu açıdan oldukça dikkat çekici.

Nitekim bu politika, bölgeyi ve dünyayı adeta yeni bir kamplaşmanın içerisine itmiş durumda. Irak-Suriye-Lübnan hattı sonrası Yemen ile daha da keskinleşen bu kamplaşmada karşımıza ilk etapta iki ana blok çıkıyor. Birinci blokta “Türkiye-Suudi Arabistan-Katar” üçlüsünün başını çektiği Fas, Ürdün, Sudan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Pakistan yer alıyor. Bu ülkelere bölgedeki Yemen Müslüman Kardeşleri gibi yapıların verdiği destek de dikkatlerden kaçmıyor.

Bu bloğun arkasındaki asıl güç olarak ise ABD ön plana çıkartılıyor. En büyük kazananı ise elbette İsrail. Tüm gelişmeler İsrail’i daha güvenli kıldığı gibi, “Büyük İsrail Projesi”ni de, aynen İsrail devletinin kuruluş sürecinde olduğu gibi adeta Müslümanların eliyle inşa ettiriyor.

İkinci grup ise, başını İran’ın çektiği ve Suriye ile Lübnan Hizbullahı ve Irak Şiileri başta olmak üzere, bölge Şiilerinin içinde yer aldığı ülke-gruplardan oluşuyor. Arkasındaki asıl güç ise Rusya olarak gösteriliyor. Asıl kazanan ise, yine İsrail!

Türkiye-Pakistan-İran üçlüsü…

Diğer taraftan, aktörlerin pozisyonu hakkında net bir şey söyleyebilmek mümkün değil. En azından Türkiye ve Pakistan’ın pozisyonu fazlasıyla tartışmalı. Bu iki ülke şu an itibarıyla tam bir taraf değiller.

Nedeni ise çok basit. Öncelikle ABD’ye güvenmiyorlar ve daha da önemlisi oyunun farkındalar ve bölgede Yemen üzerinden bir savaş çıkmasını istemiyorlar. Bunun dışında Rusya ve İran ile geliştirdikleri “özel ilişkileri” de göz ardı etmemek gerekiyor.

Aynı şekilde, Mısır’ın da durumu göründüğü gibi değil. Mısır’ın Rusya ile son dönemde geliştirdiği ilişkiler, açıkçası Yeni Ortadoğu’da “kimin eli kimin cebinde belli değil” sözünü bir kez daha teyit ediyor.

O yüzden, özellikle Türkiye-Pakistan ikilisinin Yemen krizinde izlediği politika oldukça önemli. Suudi Arabistan-Mısır ikilisi ile diğerleri, Türkiye ve Pakistan’ın içinde bulunmadığı bir savaştan başarılı çıkamayacaklarının farkındalar. Türkiye ve Pakistan ise, bu savaşın kazananlarının kendileri olmayacağını çok net biliyorlar.

Bundan dolayı, her ne kadar Arap tarafı gelişmelerden pek memnun olmasa da, Türkiye-Pakistan-İran üçlüsü, her şeye rağmen biz bu oyunda yokuz mesajını veriyorlar. Önemli olan da bu!

ORTADOĞU DOSYASI : Sesin ve Ritmin İzinde Ortadoğu’yu Keşfetmek

Sesin ve Ritmin zinde Ortadou’yu Kefetmek.pdf