TARİH : Osmanlı Borçları ve Düyun-u Umumiye İdaresi

Düyun-u Umumiye binası

Bir devletin yıl içindeki toplam gelirleri o yıl içindeki toplam harcamalardan fazla ise bütçe açığı oluşması kaçınılmaz bir durumdur. Devletler bütçe açığını kapatabilmek için genelde iki yönteme başvurular. Bunlardan birincisi vergi oranlarını artırmak ve artırmanın yeterli olmadığı durumlarda da yeni vergiler koymak. İkinci ve daha az istenen yöntem ise borçlanmaya gitmektir. Borçlanma tercih edildiğinde bu hem iç hem de dış borçlanma yöntemiyle yapılabilir. Osmanlı İmparatorluğu da 19. yüzyılda bütçe açıklarını kapatabilmek için genellikle ikinci yöntem olan borçlanmaya başvurmak zorunlu kalmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlanma nedenleri maddeler halinde şöyle sıralanabilir:

  • Tımar sisteminin yozlaşması
  • Merkezi otoritenin zayıflaması
  • Ayan teşkilatının güçlenerek devletin bazı gelirlerine el koyması
  • Uzun süren savaşlar nedeniyle askeri harcamalardaki artış
  • Yapılan reformların maliyeti
  • Kırım Savaşı ile başlayan Avrupa tipi yaşam biçimi
  • Sanayi Devrimi nedeniyle Osmanlı’nın yabancı ürünlerle rekabet edememesi
  • Sömürgeci devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi isteklerini iktisadi politikalarla gerçekleştirme arzusu

Osmanlı İlk Dış Borçlanmasını Gerçekleştiriyor

Bir devletin bütçe açığını kapatmak için borçlanma yolu gerçekten kurtuluşu zor bir yoldur. Bu yolun daha az zararlı olanı, hiç şüphesiz iç borçlanmadır. Ne var ki Osmanlı’nın bütçe açığındaki artış bütçe açıklarını iç borçlanmayla kapatılamaz bir hale getirmişti. Gerek Osmanlı Devleti’nin nakit para ihtiyacının karşılanması, gerekse elçilerin borçlanma konusundaki baskılarının artması dış borçlanmayı hazırlıyordu. Nihayet 1854 Kırım Savaşı Osmanlı maliyesine indirilen son darbe olmuştu. Kırım Savaşı’nın getirdiği yeni harcamalar ve nakit paraya duyulan aşırı ihtiyaç Galata bankerlerinin hükümete vermekte olduğu kısa vadeli avansların çok üzerindeydi. Ve böylece 24 Ağustos 1854 tarihinde, Mısır’dan gelecek vergi karşılık gösterilerek Türkiye’nin mali tutsaklığının başlangıcı olarak da değerlendirebileceğimiz Osmanlı Devleti’nin ilk dış borçlanması ”Dent Palmer and Company” ve “Goldschmids and Company” adlı İngiliz şirketlere yapıldı. (1840 yılında Galata bankerlerinden Alleon ve Baltac’ın kurdukları İstanbul (Dersaadet) Bankası’ndan borç alınmasına karşın bu borçlanma yabancı kaynaklı piyasadan yapılmadığı için dış borç olarak değerlendirilemez.)

Osmanlı Devleti, 1854 yılında başlayan borçlanma batağı sürecine 1875 yılına kadar dayanabildi. Öyle ki 1874-75 yılı bütçe geliri 25.104.928 lira iken, 5 yıla ait dış borç ödeme taksiti 13.200.000 liraya ulaşmıştı. 1854-1875 yılları arasında Batılı devletlere 220 milyon sterlin borçlanılmıştı ama ele geçen para yalnızca 116 milyon sterlindi! Bu dış borç taksitinden başka iç borç taksitleri de bütçe üzerinde ayrı bir yük oluşturuyordu. Nihayet iç ve dış borç taksitlerini devlet bütçesi ödeyemez hale gelince dönemin Sadrazamı Mahmut Nedim Paşa bir tebliğ yayınladı. Bu tebliğde, hükümetin bütçe açığından dolayı borç ödemelerinde bir değişiklik yapıldığı belirtiliyordu. Faiz ve yıllık ödeme taksitlerinin yarısını para, kalan yarısının da yeni basılıp dağıtılacak %5 faizli hisse senetleriyle ödenmesi öngörülüyordu.

Düyun-u Umumiye binası

Osmanlı Hükümeti’nin ödemelere ara verme kararı, tek yanlı alınmış bir karardı. Alacaklılara kararın alınması aşamasında herhangi bir şey sorulmamıştı. Bu kararın alınmasıyla şok olan Avrupalı tahvil sahipleri, Osmanlı Hükümeti üzerinde çeşitli siyasi baskılar kurarak alacaklarını tahsil etme yollarını aramaya koyuldular. Sonunda 30 Ekim 1875 günü hükümet borçlarını ödemek için bir kararname yayınladı. Kararname Ramazan ayında yayınlandığı için bu kararnameye Ramazan Kararnamesi denilmektedir. Bu kararname, alacaklıları rahatlatan bir ödeme sistemi ve miktarı belirtmekteydi.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı mağlubiyeti ile Balkanlar’daki topraklarının büyük bir kısmını kaybeden Osmanlı Devleti, kaybettiği topraklara yönelik bir kısım borçlarından da muaf tutulmuştu. Berlin Kongresi’nde Osmanlı borçlarının bir kısmı Bulgaristan’a, Karadağ’a, Sıbıstan’a ve Yunanistan’a paylaştırıldı. Ayrıca savaş sonu Osmanlı Devleti, Rusya’ya 35 milyon Lira savaş tazminatı olarak borçlanıp, miktarın tamamı faizlendirilerek yılda 350.000 lira taksitle 100 yılda ödenmesi ön görülmüştü.

13 Temmuz 1878 günü Berlin Antlaşması gereği Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemesi için uluslararası mali bir komitenin kurulması tavsiye edilmişti. Bu tavsiye kararı gerek Osmanlı Hükümeti gerekse Galata Bankerleri tarafından sert tepkiyle karşılandı. Zira bu tavsiye kararı, Osmanlı Devleti açısından iç işlerine karışmak, Galata Bankerleri tarafından ise kendi alacaklarının böyle bir yöntemle tahsilini istememeleriydi. Bunun üzerine hükümet ile Osmanlı Bankası ve Galata Bankerleri arasında 22 Kasım 1879 günü bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma 1879 Kararnamesi diye anılmaktadır. Anlaşmaya göre; Hükümet, Müskirat, (alkollü içecek) Pul, İstanbul civarındaki deniz ürünleri vergisi, Edirne-Samsun-Bursa İpek Öşrü, Tönbeki ve Tütün Tekeli vergilerinin toplanması ve işletme hakkını 10 yıllığına Osmanlı Bankası’na ve Galata Bankerlerine veriyordu. İşte Osmanlı Bankası’nın ve Galata Bankerlerinin adı geçen gelirleri toplayıp işletmek ve kararnamede belirtilen iç borçları ödemek amacıyla kurmuş oldukları yönetime Rüsum-ı Sitte İdaresi adı verilmiştir.

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin Kuruluşu

Avrupalı alacaklılar, 1879 Kararnamesi’ne ve Kararname uyarınca kurulan Rüsum-ı Sitte İdaresi’ne çok sert tepkiler gösterdiler. Çünkü iç borçların ödenmesi ve yukarıda belirtilen gelirlerin yönetiminin Osmanlı Bankası ve Galata Bankerlerinin eline geçmesi Avrupalı tahvil sahiplerinin hazmedemeyeceği bir gelişmeydi. Bunun üzerine Avrupalı tahvil sahipleri, Osmanlı Hükümeti ile iç borç alacaklıların arasında yapılan bu anlaşmanın uygulanmaması için çeşitli girişimlerde bulundular. Bu girişimler, kendileri açısından 1880 yılında olumlu gelişmelere sebep oldu. Osmanlı Hükümeti, 3 Ekim 1880 günü bir genelge yayınlayarak alacaklıların kendilerinin seçtikleri birer üyeyi İstanbul’a temsilci olarak göndermelerini istiyordu. Osmanlı Hükümeti’nin bu yaklaşımı üzerine alacaklılar kendilerini temsil etmek için aralarından seçerek belirledikleri temsilcilerini İstanbul’a göndereceklerini Osmanlı Hükümeti’ne bildirmişlerdi.

Avrupa’dan gelen bu alacaklı temsilcileri ile Osmanlı Devleti tarafından görevlendirilen memurlar bir komisyon kurarak devletin borçlarını ödeme şekillerini ve bir sistem kurarak bu işlerin takibi için çalışmalar yapacaklardı.

Osmanlı Hükümeti temsilcileri ile Avrupalı alacaklıların temsilcileri 1 Eylül 1881 günü başlayan ve yaklaşık 4 ay süren çalışma ve görüşmeler sonucu ortak bir metin üzerinde anlaştılar. Bu metin hükümet tarafından bir kararname şekline getirildi. Kararname, 20 Aralık 1881’de Padişah tarafından İrade-i Seniyye olarak yayınlanarak resmi bir nitelik kazanmış oldu. İrade-i Seniyye’nin yayın tarihi Hicri 28 Muharrem 1299 yılına rastladığından bu kararnameye Muharrem Kararnamesi denilmektedir.

Kararnamede Osmanlı borçlarının yönetimi için bir kurum oluşturulması konusunda anlaşılmıştı. İleride de çok tartışmalara sebep olan bu kuruma “Düyun-u Umumiye-i Varidat-ı Muhassasa İdaresi,” kısaca “Düyun-u Umumiye İdaresi” denilmiştir. Böylece ilk dış borçlanmasını 1854 yılında gerçekleştiren Osmanlı, II. Abdülhamid’in padişahlığı döneminde kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi ile borçlanma serüveninde yeni bir sayfa açıyordu.

İdare’nin Yapısı

Merkezi İstanbul’da bulunan Düyun-u Umumiye İdaresi’nin en yetkili organı olan İdare Meclisi’ydi. Toplam üye sayısı 7 olup, bunlardan 5’i Avrupalı tahvil sahibi temsilcisi, 1’i Osmanlı tahvil sahibi temsilcisi, 1’i de iç borçlar temsilcisi statüsündeydiler. İstanbul’da kurulan 4 merkez müdürlükleri ile bölge müdürlüklerinden oluşan taşra teşkilatları da genel müdürlüğe bağlanmıştı. 1898’in sonunda bölge müdürlüklerin sayısı 26’ya, il ve ilçelerdeki müdürlüklerin sayısı ise 720’ye ulaşmıştı.

Görevleri Muharrem Kararnamesi’nde belirtilmişti. Kararname gereği idare, kendisine verilen gelirlerin toplanması, tahsili, işletmesi ve tespit edilen plana göre alacaklıların borçlarının ödenmesinden sorumlu idi. Önemle vurgulamak gerekir ki, ödenmesi gereken sadece dış borçlar değildi, iç borç ödemesi de idare tarafından yapılacaktı. İdare, görevi gereği her yıl bir bütçe defteri tutmaktaydı. Bu defterde, iç ve dış düzenli borçlar, düzenli olmayan borçlar, esham-ı cedide ile devletçe taahhüt altında bulunan demiryolları teminatı bulunmaktaydı.

İdare’nin çalışmalarının büyük bir kısmı vergi toplamaktan oluşmaktaydı. Bu işte belli başlı olan görevliler şunlardı: A’şar memurları, gümrük memurları, muvakkat şıra memurları, müskirat resmi bey’iyye memurları ve kaçakçılığı önlemek için görevlendirilen kolculardı. Bu memurların çalışma şartları, görev ve yetkileri her bir kısım için ayrı ayrı nizamnameler hazırlanarak belirlenmişti.

Düyun-u Umumiye’nin Osmanlı Ekonomisi Üzerindeki Etkileri

Düyun-u Umumiye’nin Osmanlı ekonomisi üzerindeki en önemli etkisi, Osmanlı maliyesi üzerine kurduğu ayrıntılı ve etkin denetim nedeniyle Osmanlı tahvillerinin riskinin azalması oldu. Alacakların güvence altına alınması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu Avrupa para piyasalarında daha elverişli şartlarda ve daha düşük faizlerle borç bulmayı başardı.

Ama bu durumun bir ters etkisi de olacaktı. Kurulan ayrıntılı ve etkin denetim sayesinde artık net fon akımlarının yönü değişmiş ve yüksek oranlarda artı-değer Osmanlı ekonomisine kazandırılmak yerine kesintisiz biçimde Avrupa’ya aktarılmaya başlanmıştı.

Düyun-u Umumiye İdaresi görünürde Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kurumu, gerçekte ise hükümet yerine yalnızca alacaklılara karşı sorumluğu bulunan bir yapılanmaydı. Zamanla adeta Osmanlı ekonomisi denetleyen ikinci bir maliye durumuna geldi. Örneğin 1912 yılında Maliye Bakanlığı’nda yaklaşık 5.500 memur çalışırken, Düyun-u Umumiye İdaresi’nde tam 9.000 memur bulunmaktaydı. Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkisi zamanla o derece güçlendi ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri idare tarafından tahsil edilmeye başlandı.

Lozan ve Osmanlı Borçlarının Bitişi

Birinci Dünya Savaşı’nda sonunda İdare’nin yapılanmasında zorunlu değişiklikler oldu. Savaştan yenik çıkan ülkelerin tahvil sahiplerinin İdare’deki temsil hakları sona ermişti. Böylece İdare Meclisi tamamen, İtilaf Devletleri tahvil sahipleri ve Osmanlı Bankası temsilcisi elinde kalmıştı. Bu süreçte İdare, Birinci Dünya Savaşı’ndaki sürecin bir telafisi ya da intikamı olarak çalışmıştı. Artık Düyun-u Umumiye İdaresi aracılığıyla Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist isteklerini hem daha kolay hem de resmi bir şekilde gerçekleştirme imkanı elde etmiş oluyordu. Ayrıca İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilciler kendilerinin bulunmadıkları dönemlerdeki İdare Meclisi’nin çalışmalarının ve bu dönemde alınan kararların meşru olamayacağını belirtmişlerdi. Fakat bu itirazları haklı olmadığından elde edecekleri bir şey yoktu. Zira Muharrem Kararnamesi’ne göre Meclisin çalışabilmesi için en az üç üye olması yeterliydi.

1920 yılına gelindiğinde Düyun-u Umumiye İdaresi, Ankara’daki Milli Hükümet ile muhatap olmak zorundaydı. Çıkarılan Muvazene-i Umumiye Kanunu’nca Düyun-u Umumiye İdaresi’nin Milli Hükümet’e bağlı bölgelerdeki şubeleri normal tahsilat işlerine devam edeceklerdi. Topladıkları paraları makbuz karşılığı Ankara’daki Maliye Vekaleti genel veznesine yatıracaklardı. Maaş ve masraflar ise Ankara Hükümeti’nce ödenecekti. TBMM Hükümeti, Duyun-u Umumiye İdaresi’ne bir tebliğ göndererek bundan böyle vergi koyma ve alma hakkının TBMM’ye ait olacağını, İdare’nin İstanbul Hükümeti’yle daha önceden yapılan anlaşmaların TBMM’ce tanınmayacağı bildirilmişti. Bunun üzerine Ankara’da bir Düyun-u Umumiye Müdürlüğü kurularak memurlar bu müdürlüğe bağlanmış ve İdare’nin kontrolü altındaki gelir kaynakları da Milli Hükümet’e geçmişti.

Kurtuluş Savaşı başarıyla sonuçlanıp İtilaf Devletleri Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımak zorunda kalınca Lozan Konferansı’nda Osmanlı borçları ve Düyun-u Umumiye yeniden gündeme geldi. Ankara Hükümeti daha Kurtuluş Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin bıraktığı borçları bazı koşullarla kabul ederken, Düyun-u Umumiye’yi tek taraflı olarak tamamen reddediyordu. Çok uzun tartışmaların sonunda Lozan Antlaşması ile Osmanlı borçlarının, hem Balkan Savaşları’ndan, hem de 1 Ağustos 1914′den sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılan devletler arasında, her birinin aldığı arazinin geliri ile orantılı olarak paylaştırılması kabul edildi. Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra, 1 Temmuz 1925’te, Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda toplanan komisyonda Ankara Hükümeti toplam 129,6 milyon lira olan Osmanlı borçlarının % 65,2’sine denk gelen 84,6 milyon TL’yi ödemeyi kabul ediyordu. Daha sonra başka borçların eklenmesi ile bu tutar 107,5 milyon liraya ulaşmıştır.

Lozan Antlaşması’nda mutabakata varılan bir diğer konu da 1928 yılında kurulacak olan Paris Komisyonu idi. Komisyon, Lozan Antlaşması uyarınca çeşitli devletlere paylaştırılan Osmanlı borçlarını bu ülkelerden tahsil etmekle görevliydi. Paris Komisyonu’nun göreve başlamasıyla Düyun-u Umumiye İdaresi işlevini yitirmeye başlamıştı.

1929 yılında çıkan dünya ekonomi buhranı nedeniyle Türkiye, ödemesi gereken borç taksitlerini ödeyememişti. Birleşmiş Milletlerin aracılığıyla Türk Hükümeti, Düyun-u Umumiye Meclisi ile çeşitli görüşmeler yaparak 14.12.1932’de bir anlaşmaya varmış, bu anlaşma da 1935’te çıkan döviz sıkıntısından dolayı uygulanamamıştı. Bunun üzerine Türk Hükümeti, doğrudan Fransız Hükümeti’ne müracaat ederek 5 yıllık bir ödeme planı hazırlayıp 29.04.1936’da imzalanmıştı.

Türk Hükümeti’nin bu tek taraflı kararını Paris Komisyonu kabul etmeyeceğini bildiriyordu. Öte taraftan Türk Hükümeti’nin bu uygulaması Lozan Antlaşması prensiplerine de aykırı idi. Bunun üzerine hükümet, 1948 sonlarına doğru Paris Düyun-u Umumiye Meclisini Türkiye’ye çağırdı. Gelen heyet ile 1949 yılı başlarında imzalanan bir protokol ile Paris Düyun-u Umumiye İdaresi’nin Türkiye’ye ait görevlerine son verilmişti. Böylece Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi resmen ortadan kalkmış oluyordu. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ise, Osmanlı borçlarından kendi payına düşen son kısmını 25 Mayıs 1954’te ödeyerek bu yükümlülüğünden kurtulmuştur.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: